Fransa’da hükümet bir kez daha düştü: Siyasi krizin perde arkası ve olası yeni krizler

8 Eylül Pazartesi günü Fransa Başbakanı François Bayrou’nun Ulusal Meclis’ten talep ettiği güvenoyu yaklaşık üç saat süren bir oturumunun ardından 364 milletvekilinin aleyhte, 194 milletvekilinin ise lehte oy kullanmasıyla reddedildi. Böylece, Fransa’da 2024 yılında yaşanan siyasi krizler ve Barnier hükümetinin gensoruyla düşürülmesinin ardından kendini tecrübesiyle bir çare olarak ortaya koyan Bayrou’nun da hükümeti düştü.
- Macron’un ikinci döneminin üçüncü başbakanı, Anayasa’nın 50. maddesi uyarınca hükümetinin istifasını Cumhurbaşkanına sunmak zorunda kaldı.
Oysa 13 Aralık 2024 öğleden sonrası, Michel Barnier ile devir teslim töreni için Matignon Sarayı’nın avlusunu kayıtsız bir tavırla geçtiğinde Bayrou, kendi içinde bir zaferin tadını çıkarıyordu. Demokrat Hareket’in (MODEM) lideri merkez sağ siyasetçi, üç başarısız cumhurbaşkanlığı seçilme girişiminden sonra, Macron iktidarı sırasında yedi yıl boyunca başbakanlık koltuğunu arzulamıştı. Görevi teslim alırken kendisini çetin bir başbakanlığın beklediğinin farkındaydı, yine de gururundan ve özgüveninden taviz vermeden şu sözlerle makamı devraldı:
“Başarı ihtimalinden çok zorluklarla karşılaşma ihtimalimizin yüksek olduğunu biliyorum. Önümüzde duran Himalaya’yı görmezden geliyor değilim (…) Ama yine de denemek gerektiğini düşünüyorum.”
Ne var ki 75 yaşındaki tecrübeli siyasetçi, ne göreve gelirken iddia ettiği gibi herkesin güven duyacağı toparlayıcı bir başbakan olabildi ne de Macron yönetiminin yol açtığı sosyal huzursuzluğu derinleştiren bir dizi siyasi krizi engelleyebildi. Aksine siyasi tartışmalarla yıpranan, uzmanlık alanı olan kamu borçlarına ilişkin hiçbir yapısal reformu hayata geçiremeyen dağınık bir yönetim tarzıyla hafızalara kazındı ve başbakanlığı sadece 9 ay sürdü. 1958 Anayasasıyla kurulan V. Cumhuriyetin en kısa süre görevde kalan dördüncü başbakanı olarak Başbakanlık Binası Matignon’dan ayrıldı.
Bayrou’nun başbakanlık görevinin sonunu getiren, Anayasa’nın 49. maddesinin birinci fıkrasına başvurarak Ulusal Meclis’ten istediği güvenoyu oldu. Sabık başbakan, 15 Temmuz’da kamuoyuna açıkladığı 44 milyar avroluk tasarruf planını kendi iktidarının devamıyla doğrudan ilişkilendirerek parlamentonun önüne sadece hükümetinin sunduğu bütçenin ve iktisadi önlemlerin onaylanması talebini koymadı.
Güvenoyunun merkezine kamu borçlanmasını koyarak, Meclis’in kamu borcu karşısında acil harekete geçme gereğinin siyasi açıdan onaylanıp onaylanmayacağı hususunda bir karar vermesini istedi. Başka bir ifadeyle, Bayrou milletvekillerine, “Yapacağınız oylama sadece benim ve hükümetimin geleceğiyle değil, kamu borçlarına siyasi açıdan çözüm arayıp aramama kararınızla ilgilidir” demiş oldu.
- Peki, kendi tabiriyle karşısında Himalayalar kadar aşılmaz görünen siyasi krizler dururken ve göreve gelirken vadettiği toparlayıcılığı da gösterememişken Bayrou neden bile isteye Ulusal Meclis’in kendisinden hiç de memnun olmayan milletvekillerinin karşısına çıkıp güvenoyu istedi?
Bayrou’nun böylesine riskli bir stratejiyi benimsemesi, hem kişisel siyasi geleceği hem de ülkenin kurumsal istikrarı açısından son derece dikkat çekici. Zira parlamentonun gensoruyla feshinin üzerinden yalnızca bir yıl geçmiş, bir önceki hükümetin kurulması üç aydan fazla zaman almışken ve Fransa bir kez daha hükümetsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışken bu karar ülkede bir “siyasi kumar” olarak nitelendirildi.
Sonuçları 8 Eylül akşamından beri malum olan bu siyasi kumarı şekillendiren dinamiklerin başında bizzat Bayrou’nun siyasi kariyerinin merkezine oturttuğu, hatta kendisini yıllardır yakından takip gazeteci Nathalie Segaunes Bayrou’nun siyasetinin “markası”, alamet-i farikası olarak nitelendirdiği “aşırı kamu borçlanmasına karşı verdiği mücadele” gelmektedir.
- Öyle ki 2007 cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında da konuyu gündeme taşımış, hatta kampanyayı kamuoyu nezdinde pek de çekici olmayan ve kolaylıkla takip edilemeyen finansal meseleler üzerinden yürütmüştü. Kendisinden önceki Barnier hükümeti de %4,4 beklenirken %6’nın üzerine çıkan kamu borcu karşısında göreve geldiği andan itibaren Bayrou hükümetinin asli konusu borçla mücadele oldu.
Ne var ki 2007 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden beri siyasi hayatının merkezine koyduğu bu konunun çözümü hususunda Bayrou icracı koltuğunda otururken pek de elle tutulur öneriler sunamadı. Ulusal Meclis’in karşısına 2027 yılı için “beyaz yıl” ilkesini benimsemesi, yani devlet harcamalarının bir önceki yıla göre artırılmamasının sağlanması, bunun yanında 44 milyar avroluk tasarruf sağlanması ana öneriyle çıktı.
Bu tasarrufun sağlanabilmesi için de sosyal yardımların kısıtlanması, emekli olan her üç memurun yerine yalnızca bir yenisinin alınması, yaklaşık 3 bin kamu görevlisi pozisyonunun kaldırılması, vergi kaçakçılığıyla mücadele gibi tanıdık ve bir yandan da toplumsal memnuniyetsizliği artıran uygulamalar dışında yeni ve yaratıcı çözümler sunamadı.
Bu önerilere Fransa kamuoyunda Temmuz ayından beri tartışılan iki resmî tatilin (Paskalya ve 8 Mayıs) kaldırılması eklendi. Açıkçası kamuoyunun gündemini de en çok bu iki gün fazladan çalışma meselesi meşgul etti. Konunun tatillerle ilişkisi olması bir yana Sarkozy döneminin “daha fazla çalışın daha fazla kazanın” sloganından bile geriye düşüldüğü “daha fazla çalışın, aynı ücreti kazanın” fikrinin çalışanlara önerilmesi karşısında toplum Bayrou’ya sert tepki verdi.
Toplumsal memnuniyetsizliğe rağmen Bayrou’nun bu yaklaşımı işverenler nezdinde ilk etapta olumlu karşılandı. Solun kamu borcunun karşılanması konusunda sıklıkla gündeme getirdiği servet vergisi, verginin zenginler ve orta ve alt kesimler arasında adaletli hale getirilmesi gibi konular gündeme getirilmedi böylece iş çevreleri de plana soğuk bakmadılar. Ayrıca plan Macron’un politikalarıyla doğrudan çelişmediği için de onay gördü.
Hükümet blokundan sadece Macron’un ilk başbakanı Edouard Philippe, yapısal reformlar olmadan bu hedeflerin nasıl gerçekleşeceğinin belirsizliğini koruduğunu yüksek sesle söyleyen ve plana şerh koyan tek siyasetçi oldu. Öte yandan sol partiler (Sosyalist Parti ve Boyun Eğmeyen Fransa) ve aşırı sağın oluşumu Ulusal Birlik (RN) planı sert şekilde eleştirdi ve en çok dar gelirli kesimlerin ve orta sınıfın yükü omuzlamak zorunda kalacağını, ülkede zaten var olan toplumsal eşitsizlik ve huzursuzluğun derinleşeceğine dikkat çektiler.
Bütçe ve borçlanma konularına bu kadar uzun yıllar kafa yormuş, bunları siyasi mücadelesinin merkezine koymuş bir siyasetçi için oldukça zayıf öneriler içeren bu paket, yapısal reform ve hiçbir yaratıcı önlem öngörmeyen bu hâliyle Başbakan Bayrou’yu dersini, konusunu o kadar da iyi çalışmamış bir siyasetçi konumuna düşürdü. Sağdan da soldan da gelen eleştirilere doğru düzgün hiç cevap vermedi.
Üstelik muhalefeti ikna edebilmek için özel bir çaba harcamadı. Tatile çıkmadığını ve ofisinde çalıştığını kamuoyuna duyurduktan sonra tabir yerindeyse kendisinin ofisine kapattı ve muhalefet temsilcilerinin tatilde oldukları gerekçesini öne sürerek yaz boyunca kimseyle görüşmedi. Durumu kendi lehine değiştirmek için kilit konumda olan soldan bir başbakan atanması durumunda adı geçen Sosyalist Parti’den Olivier Faure gibi isimlerle hiç irtibat kurmadı. Yaz boyunca sadece eski cumhurbaşkanı sosyalist François Hollande’la konuştu, o konuşma da Hollande’ın doğumgününü kutlamak içindi. Ayrıca siyasi pazarlığı yapacağı kişi de Sosyalist Parti’deki ağırlığını çoktan yitirmiş olan Hollande değildi.
Özetle 15 Temmuz’da açıkladığı planını muhalefete birebir anlatmak yerine Bayrou kendi Youtube kanalını kurarak meramını bu yolla anlatmayı seçti. Halk nezdinde popülaritesi son derece düşük olan başbakanının Youtube stratejisinden de hiçbir olumlu bir sonuç çıkmadı.
Hem zayıf bir iktisadi planla yola çıkan hem de bu planı öyle ya da böyle anlatmak için muhalefet temsilcilerinin peşine düşmek yerine kendi köşesine çekilen Bayrou, aslında bu bütçeyi onaylatamayacağını anlamıştı. Buna rağmen güvenoyuna gitti, zira kendisini yakından tanıyan gazetecilerin aktardığı üzere son derece gururlu olan Bayrou düşecekse de gösterişli bir şekilde düşmeyi tercih etti.
Bu da Fransa’nın bu yeni krizle karşı karşıya kalmasının ikinci önemli dinamiğini teşkil ediyor. Bayrou bu törensel vedayla “Ben sorumluluğumu yerine getirdim, kamuoyunda bir elektroşok etkisi yaratarak dikkatleri aşırı kamu borçlanmasına çektim, siyasetin tüm aktörlerini de bu konuyu düşünmeye davet ettim” demiş oldu. Siyasi hayatı boyunca uzlaşma aramış bir siyasetçinin vardığı en yüksek pozisyondan ayrılırken arkasında iz bırakma ihtiyacıyla dışa vurulan siyasilere özgü ego yeni bir toplumsal krizin kapısının aralanmasına da yol açtı.
Hükümetin güvenoylamasına gitmesi bu denli yüksek bir siyasi risk barındırırken Cumhurbaşkanı Macron’un sessizce durumu kabullenmesi de konunun, üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir boyutu. Daha önce başbakan seçmek için haftalar, aylar harcayan Macron’un jet hızıyla Bayrou’nun yerine kendisine yakınlık ve sadakatiyle bilinen Sébastien Lecornu’yü ataması Fransa Cumhurbaşkanı'nın Bayrou’nun Matignon’dan ayrılışından pek de rahatsız olmadığını gösteriyor.
Aralık 2024’te başbakanlık koltuğuna biraz da Macron’a rağmen ve partisinin desteğini çekmekle Macron’u bir nevi tehdit ederek oturan Bayrou’nun cumhurbaşkanıyla çok da sıcak bir ilişkisi ve iyi bir iletişimi olduğu söylemezdi. Hatta ardında bıraktığı irili ufaklı tüm krizlere rağmen Ağustos sonundan beri Bayrou hükümetinin düşeceğine ikna olmuş görünen Macron çok daha rahat çalışabileceği kendi ekibinden hatta bizzat yakın çevresinden bir başbakan seçerek konforlu bir alana kendini yerleştirdi.
Aslında Macron’un gözünde Savunma Bakanı Sébastien Lecornu’nün başbakanlığa gelişi yalnızca dokuz ay ertelenmiş oldu. Zira yukarıda anlatıldığı gibi Aralık 2024’te Bayrou’nun kendini dayatmasıyla Macron’un gönlünde yatan asıl aslan olan Lecornu’nün önü kesilmiş oldu. Bayrou’nun düşmesiyle Lecornu’nün önü açılmış ve Macron da böylece en sadık, en sessiz ve aynı zamanda sekiz yılı aşkın süredir kesintisiz bakanlık yaparak hükümetin “en kıdemlisi” olan 39 yaşındaki siyasetçiyi başbakanlık koltuğuna yerleştirdi.
Normandiya kökenli, bir havacılık teknisyeni ile bir tıbbi sekreterin tek çocuğu olan Lecornu, 16 yaşında Halk Hareketi için Birlik’te (UMP) siyasete atıldı; ardından Cumhuriyetçiler’e (LR) geçti. 2008’de Eure milletvekili Bruno Le Maire’in parlamento asistanı oldu; 2014’te, 22 yaşındayken Vernon (Eure) belediye başkanlığına seçildi.
Yerel yönetim tecrübesinin ardından hızla ulusal siyasette yükseldi. Çevre, yerel yönetimler ve savunma gibi stratejik alanlarda çeşitli bakanlık görevlerinde bulundu. 2017’den itibaren Macron’un hükümetlerinde kesintisiz olarak görev yapan Lecornu, sadakati ve teknik dosyalardaki çalışkanlığıyla öne çıktı. 2020’de Denizaşırı Topraklar Bakanı, 2022’de de Savunma Bakanı olarak atandı.
Fransız halkının pek de tanımadığı, göz önünde olmayı pek tercih etmeyen Lecornu, atanmasının ardından hızla çalışmaya başladı. Yaptığı ilk resmî konuşmada, yürütmenin siyasetinde hem yöntem hem de içerik açısından “kopuşlar” gerektiğini vurguladı. Çarşamba günü düzenlenen devir teslim töreninde ise “daha yaratıcı” olmayı, “muhalefetle çalışmada daha ciddi” bir yaklaşım sergilemeyi taahhüt etti. Ardından cumhurbaşkanlığı koalisyonunu oluşturan partilerin ve Cumhuriyetçiler’in (LR) liderlerini kabul etti.
Bu hızlı başlangıç düğümlenen siyaseti çözmenin yeni yollarını aramak için olsa da Lecornu’yü hiç de kolay olmayan bir süreç bekliyor. Teorik olarak, 31 Aralık’a kadar yeni hükümetin bütçeyi sunması ve ardından parlamentoda oylatarak 1 Ocak’tan itibaren devletin ve idarenin işleyişini güvence altına alması gerekiyor. Aksi hâlde kamu otoriteleri memurların maaşlarını ve faturaları ödeyemez ve vergi toplayamaz hâle gelir. Bu da Beşinci Cumhuriyet tarihinde benzeri daha önce hiç görülmemiş bir siyasi, iktisadi ve sosyal krizin hatta blokajın kapısını ardına kadar açar.
Fransa’daki kriz, 2024’te Macron’un parlamentoyu feshederek ülkeyi erken seçime götürmesinden bu yana sürüyor. Seçmenler hem soldan hem de aşırı sağdan seçim zaferlerinin çalındığını ifade ediyorlar. Zira sandıktan Sol İttifak birinci, aşırı sağ bileşenlerin oluşturduğu Ulusal Birlik ikinci çıkmıştı. Macron elinde parlamento çoğunluğu olmadan Fransa Anayasası'ndaki cohabitation, yani cumhurbaşkanı ve başbakanın farklı siyasi geleneklerden geldiği bir birlikte yönetme durumunun ortaya çıkmasına engel olmaya çalışıyor.
Sosyal krizse siyasal krizden çok daha eski ve derinde. Macron, Covid 19 kapanmalarının imdadına yetişmesiyle Sarı Yelekliler hareketinden bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasına engel olacak düzeyde yara almadı. Ancak toplumun huzursuzluğu 2023 kışındaki emeklilik yaşına ilişkin önerilerle iyice arttı, düzenlemeye karşı sokağa çıkan çalışan ve sendikaların etkisi Macron yönetimi üzerinde çok daha yıpratıcı oldu.
Bugün de Macron yönetimi “Bloquons tout” (Herşeyi Durduralım) sloganıyla yola çıkan, siyaset tam olarak konumlandırılamayan ve sosyal medya üzerinden örgütlenen 10 Eylül Hareketi'yle baş başa. 8 Eylül’de ülke genelinde düzenlenen eylemlerle Bayrou’nun görevden ayrılmasını kutlayan platform, 10 Eylül Çarşamba günü yine ülke genelinde çok sayıda eylem ve grevi örgütledi.
Üst üste yığılan sosyal krizler ve halkın memnuniyetsizliği meselenin politik bir açmazdan çok daha derinlerde düğümlendiğine işaret ediyor. Bu nedenle, Cumhurbaşkanına en bağlı isimlerden biri olan Lecornu için bu yıldırım terfi, sadakatin ödüllendirilmesi anlamına gelse de muhalefetin ve halkın tepkisini çekme riski taşıyor.
Zira Lecornu, Fransız kamuoyunda “usta bir taktikçi” olarak görülmesine ve tüm partilerle diyalog kurma isteğini dile getirmesine rağmen, hâlâ Macronculuğun en saf temsilcilerinden biri olarak kabul ediliyor. Özellikle toplumsal muhalefetin okları tam da Macron’a ve Macron’un uyguladığı ekonomi politikalarına yönelmişken cumhurbaşkanına bu kadar yakın, birlikte tatile çıktığı bir arkadaşı olan birinin başbakan olması 2024 Haziran’ındaki yasama seçimlerinde cumhurbaşkanlığı kampına parlamento çoğunluğunu vermeyan Fransız seçmenin hiddetini uyandırabilir.
Jean Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) grubunun gensoruyla tehdit ettiği, Olivier Faure liderliğindeki Sosyalist Parti’nin müzakereye açık olsa da ön şartlar koştuğu, aşırı sağın lideri Marine LePen’in kendisiyle kişisel tanışıklığına ve partisinin içinde birçok ismin yeni başbakanla görüşebilecek durumda olmasına rağmen hâlâ “bebek Macron” olarak tanımladığı Lecornu’nün varlığı muhalefet nezdinde Macron’un başbakanlığı ele geçirdiği düşüncesini de beraberinde getiriyor ve bu yönüyle yeni başbakanın cumhurbaşkanının “kuklası” olacağı yönünde bir intibanın yerleşmesi riskini taşıyor.
Sonuç olarak Fransız siyaset sahnesine biraz yakından baktığımızda dünyanın pek çok ülkesindeki gibi sahnedeki aktörlerin hiçbiri Fransa'nın içinde bulunduğu toplumsal, siyasal ve bütçesel krizlerden çıkış yolunu garanti edebilecek konumda değil.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Merve Özdemirkıran Embel
Akademisyen. Uluslararası İlişkilerde, başta ekonomik aktörler olmak üzere, ulus-aşırı (transnasyonal) aktörlerin rolü, Türk Dış Politikası ve Fransa Siyaseti başlıca çalışma konuları arasındadır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


