Göğe bakan bir çift göz: Gökbilimin öncüsü Nüzhet Gökdoğan

"Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ikinci yazısında Türkiye’nin ilk kadın astronomu, dekanı ve senatörü Prof. Dr. Nüzhet Toydemir Gökdoğan var. İstanbul Kültür Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Prof. Dr. Dursun Koçer, hocası Nüzhet Gökdoğan'ı ve dünden bugüne Türkiye'de astronominin yolculuğunu anlatıyor.
Göğe bakan bir çift göz: Gökbilimin öncüsü Nüzhet Gökdoğan

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

1945 doğumlu Prof. Dr. Dursun Koçer, Haydarpaşa Lisesi'nin ardından İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde Matematik ve Fizik Bölümü’nü bitiriyor. Üniversitenin 3. sınıfındayken 1966’da astrofizik bölümünde Nüzhet Hanım’ın davetiyle çalışmaya, gözlem yapmaya başlıyor. 2003’te Nüzhet Hanım vefat edinceye kadar, yani 37 yıl boyunca kendisiyle birlikte çalışıyor. Şu anda da İstanbul Kültür Üniversitesi Fizik Bölümü’nde görev yapıyor.

İstanbul Kültür Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Dursun Koçer

Prof. Dr. Hatice Nüzhet (Toydemir) Gökdoğan ile aranızdaki ilişkiden bahsedebilir misiniz?

1966’da tanıştık, ben öğrenciydim. Mezun olduktan sonra astronomi bölümünde çalışmak isteyip istemediğimi sordu. “Bana esas olarak fizik ve matematik bilen biri lazım” demişti, bu ona Fransa’dan gelen bir bilgiydi. Dolayısıyla ben de çalışmaya başladım. Nüzhet Hanım’ın çok değişik yönleri vardı. İki örnek üzerinden nasıl bir kişi olduğunu ve hangi değerlere sahip olduğunu göstermek istiyorum.

Biz üç asistan arkadaştık; bugünkü adıyla araştırma görevlisi... Nüzhet Hanım bizi Fransa’ya gönderdi. Nice Gözlemevi'nin müdürü Jean-Claude Pecker çok eski arkadaşıydı, onun yanına gittik. O zaman uçak yoktu, gemiye binip Marsilya’ya gittik, oradan trenle Nice’e geçtik. Bizi aldılar, rasathanede misafir ettiler. Sabah kalkıyor, rasathanede dolaşıyor, bilgisayar merkezine gidiyor, oradan da kütüphaneye geçiyorduk. Kütüphane en çok ilgimizi çeken yerdi, çünkü Türkiye’de kaynak çok azdı. Seminerlere katılıp Nice ve civarında geziyorduk. 

Döndükten sonra hocanın odasına gittik. Arkadaşlarımızdan birini sözcü yaptık, başladı anlatmaya. Kütüphaneyi ve bilgisayar merkezini anlattı. Bunları anlatırken Nüzhet Hoca “Dur” dedi. "Evladım" derdi bize. “Evladım bir dakika, çok güzel ama ben sizi Fransa’ya neden gönderdim biliyor musunuz? Görün, tanıyın ve farklılıkları yaşayın diye gönderdim” dedi. "Bunu yaptınız mı" diye sordu, “Yaptık” dedik. “Tamam, zaten amaç buydu” dedi. Sonra şunu öğrendim ki Cumhuriyetin ilk dönemlerinde “Bilgi ve Görgüyü Artırma Yasası” diye bir yasa çıkmış. Ve biz gençleri bu yasanın gereği olarak Fransa’ya göndermişler. 

Diğer bir örnekse şöyle: Gözlemevi araştırmaları yaparken benim otomobilimle Muğla’ya gidiyorduk. Nüzhet Hoca benim yanımda önde oturuyordu, arkada iki arkadaşımız vardı. Bir ara Nüzhet Hoca “Evladım, siz yollarda müzik dinlemiyor musunuz?” diye sordu “Dinliyoruz hocam” dedik. “E neden çalmıyorsun?” diye sordu. Bu arada Nüzhet Hanım piyano çalan ve klasik müzik dinleyen birisiydi, bizse rock müzik dinlemeyi seviyorduk. Nasıl açalım? “Evladım, ben dinlerim” dedi. O zaman kasetler vardı. Ben de Beatles kaseti koydum. Bizimle birlikte tempo tutmaya başladı. “Yolculukta beraberiz. Birlikte eğlenerek gideceğiz” dedi. Bu da bir başka yanıdır.

Emekli olduktan sonra da sağlığı elverdikçe, ayda bir defa onu ziyaret ediyordum. Çok güzel pastalar, kekler hazırlıyordu. Bir yandan sohbet ediyor, bir yandan yiyorduk. Masasının üzerinde her zaman yabancı dilde dergileri vardı ve çok satan kitaplardan söz ederdi. Böyle bir figürdür Nüzhet Hanım.

Nüzhet Hanım'ın annesi ve babası oldukça donanımlı ve varlıklı kişiler. Babası Atatürk’ün silah arkadaşlarından ve birlikte birçok cephede savaşmışlar. Annesi ise üç yabancı dil (Almanca, Fransızca, Rumca) bilen ve çok iyi ud çalan, modern ve ileri görüşlü bir Türk kadını. Böyle bir ailede büyümek, Nüzhet Hanım üzerinde güçlü etkiler bırakmış olmalı. Sizin bu konudaki düşünceniz nedir?

Nüzhet Hanım 14 Ağustos 1910’da İstanbul’da doğuyor. Baba tarafından dedesi Cezayirli Ahmet Paşa tophane fabrikaları komutanı. Anne tarafından dedesi Mustafa Fevzi Paşa ise Akdeniz kaleleri kumandanı. Annesi Nebihe Hanım son derece kültürlü. Bir de dadısı var, Madam Frosso. Türkçe bilmiyor, Rumca biliyor. Nüzhet Hanım'ı büyütüyor. Bu nedenle Nüzhet Hanım Türkçeden önce Rumca öğreniyor. Annesi ud çalıyor. Babası Zihni Toydemir Paşa, Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından. Böyle bir ortamda büyüyor Nüzhet Hanım. 

Tatillerde Ankara’da babasının yanında kalıyor. Cumhuriyetin ilk dönemleri... Özellikle annesinin teşvikiyle yabancı dil öğrenmesi için önce Alman yuvasına gidiyor. Sonra Alman mektebi kapanınca İstanbul Kız Lisesi’nde Türkçe öğrenmeye başlıyor. Sonra Şişli Terakki’ye veriyorlar. 1923’te Erenköy Kız Lisesi’ne yatılı olarak gidiyor. 1928’de ise okul birincisi olarak mezun oluyor. Hem anneden hem babadan hem de okul hayatından müthiş bir altyapı oluşturmuş. 

Hayatı boyunca birçok yabancı dil öğrenmiş olan Nüzhet Hanım’ın Türkçesinin, lise yıllarına kadar gelişmediğini biliyoruz. Dil gibi, aidiyet açısından çok önemli bir olgunun eksikliğinde büyüyen bir insanın, buna rağmen Türkiye’yle kurduğu bu gönül bağı sizce nereden kaynaklanıyor?

Türkçesi zayıf olsa bile bu aile içinde bir problem olmamış. Liseye geçtikten sonra Türkçesi hızla gelişmiş. Fen bilimlerinde güçlü olduğu için kendisine “Madam Curie” diyorlar. Ama bir yandan da edebiyatta güçlü olduğu için, yanlış hatırlamıyorsam lise öğretmenleri onu İngiliz edebiyatına yönlendiriyor. Bu tamamen dadısının ona verdiği formasyon, Rumca da olsa. Bence babasının yanına Ankara’ya gitmesi ve Cumhuriyet'in ilk dönemlerini orada yaşaması, babasının çevresini tanıması gibi etkenler aidiyet hissini güçlendirmiş. Bu gönül bağını böyle kurmuşlar.

Nüzhet Gökdoğan, gözlemevi arama çalışmaları için Muğla'ya giderken otomobilde.

Cumhuriyet ilan edildiğinde orta üçüncü sınıfta olduğunu ve bir gün okula şapkayla gittiğini biliyoruz. Bu davranışında şapka devriminin nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Bence kesinlikle ilişkisi var, bu tipik Nüzhet Hanım davranışı. Annesinin de desteğiyle bir anlamda o devrime sahip çıktığını göstermek için yapmış. Ben annesinin büyük etkisi olduğunu düşünüyorum, çok küçük yaşta bunu düşünemeyebilir. Cumhuriyet değerlerine sahip çıkan bir ailenin etkisi. 

Bir şey daha anlatayım. Yine bir tatilde babasının yanına gidiyor. 13 yaşında. O sıra Mevhide ve İsmet İnönü bir resepsiyon düzenliyorlar. Babası da general olduğu için davetli. Nüzhet Hanım’ın giyeceği bir elbise yok. Babasına “Bana kumaş al, ben hallederim” diyor. Babası şaşırıyor, “Dikerim. Dikiş bir matematiktir” diyor. Babası ona kumaş alıyor, 13 yaşında kendi elbisesini dikip giyerek davete gidiyor. Herkes şaşırıyor. O yaşta müthiş bir özgüven.

Gözlemevi arama çalışmaları için Bodrum’da sahilde. Yanında oturan Prof. Dr. Edibe Ballı, ayaktaki ise Astronom Orhan Gölbaşı.

Ailesinin Nüzhet Hanım'ın iyi bir şekilde yetişmesi konusunda büyük bir özenle hareket ettiğini biliyoruz. Kendisi dört dil (Almanca, Fransızca, İngilizce ve Rumca) biliyor, piyano çalıyor ve edebiyatla ilgileniyor. Hayatının erken döneminde kazandığı bütün bu yetkinliklerin, ileriki yaşlarındaki başarısında nasıl bir etkisi oldu sizce?

Çok etkisi var, bunu biz de gözlemledik. Dört dil biliyor olması müthiş bir değer, gerçekten iyi biliyor. Dile karşı müthiş bir yeteneği var. Lisan bilmesi, üniversitede yabancı hocalarla onların anadilinde konuşmasında çok etkili oluyordu. Bu çok önemlidir, bir yabancıya kendi diliyle konuşmaya başlamak çok etkilidir. Nüzhet Hanım bunu sonuna kadar kullanmıştı. İsviçre’den gelen Profesör Becker, Nüzhet Hanım'ın Almanca bildiğini bilmiyordu, İngilizce konuşmaya başlamışlardı. Nüzhet Hanım Almanca cevap vermiş ve semineri Türkçeye çevirmişti. Bu durum yabancılarla iletişimi çok kolaylaştırmıştı. Çeşitli ülkelerden bilim insanlarını İstanbul’a davet etti ve bizlerin yetişmesinde çok etkili oldu. Ben Fransa’da doktoramı tamamladım örneğin. Fransa’dan bir hocayı (Dr. Oleg Bely) davet etti. Onunla Fransızca konuşuyordu. Bizi o gelen hoca yetiştirdi. 

Burada yine ilginç bir şey anlatayım. Dünya Astronomi Birliği, Londra’da toplandı. Bizi de aldı Nüzhet Hanım ve Londra’ya gittik. Toplantının yapılacağı yer Sussex Üniversitesi idi. Sabah yürüyoruz, karşıdan gelen birisi Nüzhet Hoca’yı tanıdı ve Fransızca konuşmaya başladılar. Birkaç şey söyledikten sonra Nüzhet Hanım onunla Rumca konuşmaya başladı. Adam (Prof. Dr. Macris) şaşırdı. Bize döndü ve İngilizce “inanılmaz” demeye başladı. Çünkü Nüzhet Hanım kendisiyle Girit Rumcası konuşmuştu. Makbul olan oymuş. Yıllar sonra Yunanistan’da bir konferansa gitmek istiyordum ama imkan bulamamıştım. Prof. Dr. Macris'e yazdım, kendisi her şeyi karşıladı. Çünkü ben Nüzhet Hanım'ın öğrencisiydim ve o kişi Nüzhet Hoca’yı ve Rumca konuşmasını unutamıyordu. Bu kadar dil bilmesi ona akademik anlamda birçok avantaj sağlamıştı.

Cumhuriyetin ilanı ile birlikte eğitim sisteminin de yenilenmesi gündeme geliyor. O dönem okuryazarlık oranı yüzde 5 bile değil. Dolayısıyla eğitimci kadrolar anlamında da ciddi bir eksik ve ihtiyaç var. Bu nedenle bilim, sanat, eğitim bilimleri gibi pek çok alanda yetiştirilmek üzere yurt dışına öğrenci gönderilmesi kararlaştırılıyor. Liseden mezun olmuş başarılı gençler arasında yapılan sınavlar sonucunda seçilen 22 kişilik ilk öğrenci grubu, 1924 yılında Almanya ve Fransa’ya gönderiliyor. Nüzhet Hanım ise 1928 yılında liseden birincilikle mezun oluyor ve sonrasında Fransa’ya gönderiliyor. Kendisi nasıl seçilmiş? Ailesinin tepkisi ne olmuş? Bize biraz bu süreçten bahsedebilir misiniz?

İlk kafile 1924’te gitmişti, bu kişiler İstanbul’da Darülfünun’da bir sınavı geçip gidiyorlardı. Sınava 35 kişi girmiş ve 21 kişi kazanmıştı. Bunların 17’si Fransa’ya, 2’si Almanya’ya, 2’si Belçika’ya gitmişti. Fakat enteresan bir şey var, bu ilk kafile genelde sosyal bilim ağırlıklı öğrencilerden oluşuyordu. İkinci kafile 1928 yılında gitti, Nüzhet Hanım da bu kafiledeydi. Bu ekipte fen, matematik ve mühendislik ağırlıklı öğrenciler vardı. Bunların bir kısmı ben İ. Ü.’de öğrenciyken benim hocam oldular. Lütfü Biran matematikçiydi ve Ali Rıza Berkem, İ. Ü. Kimya Fakültesi’ni kuran bir hocaydı. Burada ilginç olan bu kafilede kızlar da gidiyor. İlk kafilede kızlar yoktu. 

Önce Marsilya’ya gidiyorlar oradan ülkelere dağılıyorlar. Nüzhet Hanım da Fransa’da okuyacaktı, öyle planlanmıştı. Tabii gitmeden önce babasından izin alması lazım. Annesi hep arkasında ama babası “16 yaşındaki bir çocuk nasıl tek başına Fransa’ya gider” diye düşünerek izin vermiyor. Bunun üzerinde Nüzhet Hanım babasına sert bir mektup yazıyor, “Sen baba olarak bana şimdiye kadar büyük destek verdin ama şu anda benim geleceğimle ilgili son derece yanlış bir şey söylüyorsun” diyor, “Bizi Cumhuriyet Türkiyesi'nin ekibi gönderiyor, sen buna nasıl karşı çıkarsın?” Babası çok şaşırıyor tabii, böyle bir cevap beklemiyor. Mektubu yakın bir general arkadaşına, Cemil Paşa’ya veriyor. Cemil Paşa okuyup gülmeye başlıyor, “Sen bunu nasıl engellersin?” diyor, “Bu kadar kararlı, derli toplu bir mektubu yazabilen bu kızı nasıl engellersin? Bu mektubu yazan kişiye Fransa’da kimse bir şey yapamaz” diyor. Babası bu şekilde ikna oluyor ve izin veriyor. Nüzhet Hanım sonra Fransa’ya gidiyor. Ondan sonra babası her konuda çok desteklemiş.

Nüzhet Gökdoğan ulusal bir kongrede.

Kendisi lisede fen bölümünden mezun olduğundan Fransa’da da o bölümde okumak ve denklik almak istiyor. Fakat Fransa’da gittiği kız lisesinde böyle bir bölüm yok. Buna rağmen o okula devam ettiğini biliyoruz. Kızların ve erkeklerin konuşmasının ve birlikte etüt yapmasının yasak olduğu bir okul burası. Zaten bu nedenle de başka bir okula geçiş yapıyor. Oldukça genç yaşta başlayan, zorlu bir yurt dışı macerası. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu konuda bana anlattıklarından aklımda kalanları söyleyebilirim. Bir kere çok güçlü bir kişilik. Bir de anne ve babanın Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki yaşadıkları var. O dönemin beklentileri çok üst düzeyde, kız-erkek ayrımının Fransa’da bu kadar net olması onu müthiş rahatsız ediyor. Bundan çok etkileniyor ve tepki gösteriyor. Lyon'daki kız lisesinde yaşanıyor bu olay. Orada Fransızcasını geliştiriyor ama esas amacı matematik okumak. Ankara’ya yazıyor, “Ben Lyon Erkek Lisesi’nde matematik okuyacağım” diyor. Ankara’dan bu tip isteklere karşı çıkılması mümkün değil. Ankara’da bu çocuklara müthiş bir destek var, “Tamam” deniyor. Ve Nüzhet Hanım Lyon Erkek Lisesi’nde matematik okumaya başlıyor. Bütün derslerde birinci oluyor, diğer öğrenciler çok şaşırıyorlar. Oradan mezun olduktan sonra tekrar Ankara’ya yazıyor; Paris’e gidip fizik okumak istediğini söylüyor. Ona da “Tamam” diyorlar ve fizik okumaya başlıyor. 

Nüzhet Hanım'ın döndükten sonra nerede çalışacağıyla ilgili bir düşünce de var: Kandilli Rasathanesi. O nedenle fizik okurken bir yandan da Paris Gözlemevi'nde staj yapması isteniyor. Orada astronomi stajı yapıyor. Bu çok önemlidir. Çünkü maalesef Osmanlı İmparatorluğu'nda gözlemevinin olmaması astronomi anlamında çok büyük problemler yaratmıştır. 

Gözlem yapmanın ne kadar önemli olduğunu öğreniyor orada Nüzhet Hanım. Bunun fizik ve matematikle desteklenmesinin öneminin de farkına varıyor. 1933’te oradaki çalışmasını bitiriyor ve Türkiye’ye dönmek istiyor. Oradakilere döneceğini söylüyor. Onlar şaşırıyorlar. “Ne yapacaksın?” diyorlar çünkü Türkiye’de hiçbir şey yok. O da şu cevabı veriyor: “Bizi bu ülke büyük fedakarlıklarla buralara gönderdi ve bu eğitimi almamızı sağladı. Ben dönüp ülkemiz öğrencilerine burada öğrendiklerimi aktaracağım.” Bütün ısrarlara rağmen kalmıyor orada. Kalsaydı çok önemli bir bilim insanı olacağına eminim.

Nüzhet Hanım Lyon Üniversitesi’nde matematik bölümünde lisans öğrenimi gördü ancak sonrasında fizik bölümünde devam etmek istedi. Bu nedenle Millî Eğitim Bakanlığı ya da o dönemki adıyla Maarif Vekaleti ile görüştüğünü biliyoruz. Bu süreci anlatabilir misiniz? O dönemde başta Nüzhet Hanım olmak üzere yurt dışındaki öğrencilerin, Türkiye’deki ilgili kurumlarla konuşabilmesi ve taleplerini dinletebilmesi nasıl mümkün olmuş?

Nüzhet Hanım'ın kullandığı bir cümle vardı, “Uygarlık ayrıntıda gizlidir” derdi. Ben de öğrencilerime bunu sıklıkla söylüyorum. Kurumlar, gönderdikleri öğrenciler için çok ayrıntılı dosyalar tutuyor, her yazışma o dosyaya giriyor. Son derece sistemli bir arşivleme var. Öğrencilerden gelen önerileri, teklifleri de hemen dosyaya alıyorlar. İlgilendikleri alana göre planlamasını yapıp hemen öğrenciye telgraf üzerinden cevap veriliyor, en hızlısı o çünkü. Bütün bu bilgiler bakanlıklarda var. Prof. Dr. Feza Günaygun (bilim tarihçisi) bu konuları çok iyi bilir. Kendisi bu kurumsallaşma mantığıyla 500’ün üzerinde gencin yurt dışına gönderildiğini söylemişti. Dolayısıyla Nüzhet Hanım’ın talepleri de hemen yanıtlanıyor.

Yurt dışında okurken Türkiye’ye hizmet borcu olduğunu hiç aklından çıkarmıyor Nüzhet Hanım ve Fransa’daki okulda kalarak orada görev yapmasını söyleyen hocalarına da bunu açıkça belirtiyor. Bu psikoloji sizce benzer durumdaki bütün öğrencilerde var mıydı? Bunun Cumhuriyet'in yetiştirmeye başladığı ilk neslin ortak ruh hâli olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ben hepsinde ortak olan bir ruh hâli olduğuna inanıyorum. İnanmanın da ötesinde düşünüyorum. Neden böyle peki? Bir örnek daha vereyim. Atatürk 1921 yılında 1. Maarif Şurası’nı topluyor, daha cumhuriyet ilan edilmemiş. Burada öne çıkan bir şey var, toplantının asıl adı “Muallimeler ve Muallimler Kongresi.” Atatürk koyuyor adını, kadın ile erkek birlikte. Bu son derece önemlidir. Yurt dışına gönderilen bütün gençler işte bu amacı net olarak görerek gidiyor. Atatürk tarafından ortaya konan bir vizyon bu. Benim bildiğim hocaların hepsi bu amacı bildiklerinden geri dönmüşler ve 1933 sonrası dönemin reformlarında görev almışlardır.

Atatürk 1921’deki şurayı tamamladıktan sonra da hemen cepheye dönüyor, Sakarya Meydan Muharebesi olacak. Yani cepheden geliyor, şurayı topluyor ve cepheye geri dönüyor. Böyle bir mücadeleyi gören gençlerin geri dönmemesi mümkün değil.

Nüzhet Hanım daha Fransa’dayken Maarif Vekaleti'nden bir yazı alıyor ve bu yazıda kendisine, Kandilli Rasathanesi’nde görev almak isteyip istemediği soruluyor. Maarif Vekaleti, yurt dışına gönderdiği bütün öğrenciler için bu şekilde bir geri dönüş planı yapmış mıydı? Zorunlu hizmet olduğunu biliyoruz fakat bütün öğrencilerin döndüklerinde nerelerde görev alacakları ve ne işle meşgul olacakları önceden planlanmış mı?

Gerçekten planlı. Müthiş bir organizasyon var. Kurulan bir sistem var. Kurumsallaşma gerçekten o dönem kullanılmış, herkesin ne yapacağı belli. Nüzhet Hanım’ın da Kandilli Rasathanesi’ne gidip orada çalışması planlanmış. Dönüyor ve Bakanlık'a bilgi veriyor. Onlar da diyor ki "Rasathaneye git ve Fatin (Gökmen) Hoca’yla görüş."

Nüzhet Gökdoğan, bir yemek sofrasında.

Nüzhet Hanım'ın o kadar istemesine rağmen rasathanede çalışmaya başlayamamasının sebebi nedir?

Gidenlerin 8 yıl zorunlu hizmeti var. Nüzhet Hanım dönünce Rasathane’ye gidiyor. Tabii o dönem Rasathane’ye giden doğru düzgün bir yol bile yok. Babasıyla yürüyerek Rasathane’ye ulaşıyorlar. Fatin Gökmen önce alanı gezmelerini söylüyor. O dönem Rasathane’nin görevi saat ayarı vermek; teleskop falan hiçbir şey yok, astronomi zaten yok. Nüzhet Hanım, Fatin Hoca’ya Fransa’dan döndüğünü ve Rasathane’de görev alması gerektiğini söylüyor. Fatin Hoca ise onun burada yapacağı tek işin saat ayarı vermek olduğunu söylüyor. Nüzhet Hanım da Fransa’da uzun seneler matematik, fizik ve ardından astronomi okuduğunu söylüyor. Fatin Hoca en sonunda Nüzhet Hoca için kadrosu olmadığını söylüyor. Bunu söyledikten sonra Nüzhet Hanım ve babası Rasathane’den ayrılıyorlar. Oradan aşağıya yürüyerek inerken babası Nüzhet Hanım'a burada çalışamayacağını çünkü Fransa’da aldığı eğitimi aktarabileceği bir alan olmadığını söylüyor. Nüzhet Hanım da şunu söylüyor: “Saatlerin olduğu yere gittiğimizde hiç etrafa baktın mı? Toz içindeydi. Burada o bile yapılmıyor.” Burada çalışmasının mümkün olmadığına o an karar veriyor ve tekrar Bakanlık'a yazıyor.

Bakanlık kadronun olmadığı bilinmiyor mu?

Bence bilmemeleri mümkün değil. Fatin Hoca’nın kişisel tercihiydi büyük ihtimalle. Zaten Fatin Hoca’nın önceden gazetelere verdiği bir demeç var. 1918’de Almanya’dan ısmarlanmış bir teleskop var, 1925’te gelmiş. 1935’e kadar hiçbir şey yapılmamış. “Gazeteciler o teleskopla ne yapacaksınız?” diye soruyor Fatih Hoca’ya. Verdiği yanıt şöyle: “Bize Avrupa’dan şu yıldızı gözleyeceksiniz diyecekler, biz de gözleyeceğiz ve sonuçları telgrafla soran ülkeye göndereceğiz.” Fark ettiyseniz biz hangi yıldızı gözleyeceğimizi bilmiyoruz, aynı zamanda verileri bir makale hâline getirmeyi de bilmiyoruz. 1925’te bu ülkede astronominin durumunu gösteren bir demeç.

Nüzhet Hanım MEB’e görev beklediğini yazdıktan sonra 1934'te İstanbul Üniversitesi Astronomi Enstitüsü’ne doçent olarak atanıyor. Görev beklediğini yazmasaydı süreç sizce nasıl işlerdi?

Fransa’daki teklifleri reddedip ülkesine dönen bir insanın Kandilli Rasathanesi onu kabul etmediği için evinde oturması mümkün değil. Hemen Bakanlık'a yazıyor ve hızla yanıt geliyor. 1933 Üniversite Reformu yapılmış. Almanya’dan Prof. Finlay-Freundlich gelmiş. Astronomi Enstitüsü’nün kurulması isteniyor ondan. Prof. Finlay-Freundlich neler olması gerektiğine dair bir rapor yazıyor. Nüzhet Hanım’ı da Bakanlık, doçent olarak 29 Eylül 1934'te o Enstitü'ye atıyor. Prof. Finlay-Freundlich ve Prof. Gleissberg var. Nüzhet Hanım ile birlikte üç kişi birlikte çalışmaya başlıyorlar. Yine Nüzhet Hanım’ın dört dil bilmesinin faydalarını göreceğiz. Yanındaki iki Alman profesörle Almanca konuşuyor. 

Göreve 1934’te başlıyor ve 1948’de profesör oluyor. Prof. Finlay-Freundlich ile doktorasını yapıyor. Türkiye’deki ilk kadın profesör, dekan ve üniversite senatörü oluyor. İstanbul Üniversitesi Astronomi Enstitüsü kuruluşunda bu şekilde bilfiil görev yapmaya başlıyor.

Prof. Fraundlich Enstitü'yü kurmak için geldiğinde astronomiye dair hiçbir şey yok; teleskop yok, kitap yok, bilimsel dergi yok. Bina yapılıyor, ardından teleskop ısmarlanıyor. Prof. Finlay-Freundlich ayrıca kendi imkanlarıyla Almanya’dan kitaplar ve dergiler getirtiyor. Enstitü sıfırdan kuruluyor.

Türkiye'ye döndükten sonra başka ne gibi görevlerde bulundu? Yurt dışında kurduğu ilişkileri Türkiye’de değerlendirme imkanı oldu mu?

İstanbul Üniversitesi’nde Kerim Erim vardı, önemli matematikçilerden. Nüzhet Hanım’ı çağırıyor ve onu yüksek mühendis mektebinde (bugünkü İTÜ) öğretmen olarak matematik dersi vermek için görevlendirmek istediklerini söylüyor. Nüzhet Hanım da hemen kabul ediyor. 1936-1946 arası teknik üniversite ders veren ilk kadın öğretim üyesi oluyor. Bu sırada Mukbil Gökdoğan ile tanışıyor ve evleniyorlar. 1940’de kızı Gönül doğuyor, 1946’da da oğlu Can doğuyor.

Bölümde daha etkin hâle geldikten sonra yurt dışıyla iletişimi başlıyor. Fransa, İtalya, İsviçre, Bulgaristan, Macaristan, Yunanistan ve ABD’deki birçok bilim insanıyla mektupla haberleşerek onların İstanbul’a, Astronomi Enstitüsü’ne gelmelerini sağlıyor. O gelenlerin bu enstitüdeki gelişimi ne kadar etkilediğini bizler biliyoruz. Ayrıca enstitüye gelen yabancı hocaların derslerini de tercüme ediyor.

Nüzhet Hanım, Türkiye’de ilklerin kadını olarak da biliniyor. İlk kadın astronom, ilk kadın üniversite senatosu üyesi ve ilk kadın dekan oldu. Kendisine yeterli değerin verildiğini düşünüyor musunuz?

Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, üniversitede çalışmaya başladığı andan emekli olana kadar Nüzhet Hanım’a bu ülke çok değer vermiştir. 1954’te dekan oluyor. O zaman fakültede 4 tane kadın, 20 tane erkek öğretim üyesi var. O zaman dekanlar fakültedeki öğretim üyelerinin oyuyla seçiliyordu, başkaları seçmiyordu. Nüzhet Hanım “Beni erkekler dekan seçti” demiştir. Bu arada 2 erkek aday daha vardı, onların arasından kendisi dekan seçiliyor. Ardından 1978’de ikinci kez dekan oldu. 1980’de de yaş nedeniyle emekliye ayrıldı.

Nüzhet Hanım Türk Astronomi Derneği’nin kurucusu, Türk Matematik Derneği’nin kurucusu, Soroptimist Derneği’nin kurucusu, İstanbul Üniversitesi’nin Astronomi Enstitüsü'nün kurucularındandır. Ayrıca Ankara ve Ege Üniversitesi astronomi bölümleri kurulurken destek olmuştur. En önemli projelerinden birisi de TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’dir.

Aşağıdaki fotoğrafta ODTÜ’de düzenlenen ilk Ulusal Astronomi Kongresi’nin katılımcılarını görüyorsunuz. Ortada Nüzhet Hanım var. Yanında Dilan Hanım var, ODTÜ Fizik Bölümü'nden ve Amerika’da bir astronom. Arkada siyah gözlüklü olan kişi ise Abdullah Kızılırmak. Kendisi Ege Üniversitesi Astronomi Bölümü'nün kurucusudur. Bu resim bir belgedir çünkü Türkiye’de uluslararası bir düzeyde bir gözlemevi kurulmasına bu toplantıda karar verilmiştir. Bu kararı Nüzhet Hoca, Abdullah Hoca ve Dilan Hoca vermiştir. Tarihî bir fotoğraftır. Bugün Türkiye’de astronomi biliminin gelişmesinde oldukça önemlidir. Bu toplantıda alınan kararlar 1978’de İstanbul Üniversitesi Matematik Enstitüsü'nde toplanan ikinci toplantıda hayata geçmiş ve TÜBİTAK’a proje olarak verilmiştir. 5 Eylül 1997’de TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nin açılışı yapılmıştır.

1. Ulusal Astronomi Toplantısı, 6-8 Eylül 1968, ODTÜ.

Diğer fotoğraf ise gözlemevinin açılışında çekilmiştir. Erdal İnönü ile Nüzhet Hanım’ı görüyorsunuz. O süreçte bütün hazırlıklar yapıldı ve dosya TÜBİTAK’a verildi. Yer bile belirlendi, Antalya’da Saklıkent. O dönemki TÜBİTAK Başkanı bizim böyle bir projemiz yok deyip projeyi tozlu raflara kaldırdı. Ancak Demirel hükümeti zamanında başbakan Mesut Yılmaz iken ve Erdal İnönü devlet bakanı iken proje hayata geçebildi. TÜBİTAK o dönem Erdal İnönü’ye bağlıydı. Tosun Terzioğlu da TÜBİTAK'ta görevliydi. Kendisi Sabancı Üniversitesi’nin Kurucu Rektörü’dür. Tosun Bey’e gidildi ve durum anlatıldı. O ve Erdal Bey sayesinde proje raftan indirildi ve gözlemevinin açılması sağlandı. İşte bu fotoğrafta Nüzhet Gökdoğan’ı ve Erdal İnönü’yü görüyorsunuz.

Nüzhet Gökdoğan ve Erdal İnönü.

TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin açılışında Nüzhet Gökdoğan ve Erdal İnönü.

Cumhuriyetin ilk yıllarıyla günümüzü kıyasladığınızda, astronomi/gök bilimi alanında Türkiye’nin dünyadaki yeri nasıl değişti? O dönemle bugünü gerek eğitmen/öğrenci kalitesi, gerekse de yapılan yatırımlar ve devletin bu alanda ortaya koyduğu politikalar bağlamında kıyaslayabilir misiniz?

Astronomiye dair hiçbir şeyi olmayan Türkiye’de bir astronomi enstitüsü kuruluyor. 1968’de 15-20 kişilik bir ekip var sadece. Bugün ise profesyonel astronomlarımızın sayısı 150’yi geçti. Üniversitelerde astronomi ve fizik bölümlerinde çalışan gençler çok iyi yetişmiş. Neredeyse hepsi uluslararası projelerde yer alıyor. TÜBİTAK gözlemevi verilerini kullanarak yayın yapıyorlar. Bu durum üniversite reformu sonrasında astronomi alanında konulan hedeflerin (1. Astronomi Kongresi’nden itibaren) ne kadar doğru olduğunu gösteriyor.

Enteresan olan Almanlar ve İngilizler Türkiye’de bir süre geçirip geri gidiyorlar. Onların destek verdiği ve yetiştirdiği Türk gençler görevi devralıyor. Bunların çok ciddi sorunları var. Kitap yok, rasathane yok, alt yapı yok. Bir yandan altyapı kurup diğer yandan öğrenci yetiştirmeye çalışıyorlar. Uzun ve zorlu bir süreç. Kişisel olarak bugün baktığımda benim öğrencilerim artık büyük projelerde çalışan astronomlar. Hepsi çok başarılı kişiler. Bu nedenle Türkiye’deki astronominin iyi bir noktaya geldiğini ve bunun devam edeceğini düşünüyorum. İyi bir altyapı oluştu.

Cumhuriyet dönemindeki eğitmen ve öğrenci yetiştirme ülküsünün bugün de devam ettiğini söyleyebilir miyiz?

Tam olarak düşünmüyorum. Bir örnek vereyim. 1974 yılında bir eğitim şurası toplandı. O dönemki şurada bana göre inanılmaz derecede yanlış bir karar alınarak astronomi ve jeoloji dersleri liselerde zorunlu olmaktan çıkarıldı. Seçmeli yapıldı. Bunun karşılığında üniversite giriş sınavında da bu derslerden soru sorulmadığı için bu dersler tamamen yok oldu. Japonya’da jeoloji derslerini müfredattan kaldırabilir misiniz? Mümkün değil. Orası bir deprem ülkesi, öğrencilerin jeolojiyi öğrenmesi lazım. Türkiye de öyle değil mi? Ben lisedeyken jeoloji dersi almıştım, depremi öğrenerek büyüdüm. 

Astronomiye gelince dünyada her gün yeni gelişmeler yaşanıyor. Rusya’nın gönderdiği uzay aracı Ay’a inemedi, ama Hindistan’ınki indi. Neden? Çünkü Rusya uzay çalışmalarına ara verdi. Bunun sonucunu görüyoruz. Dolayısıyla bu gibi alanlara yatırımı yarıda kesmemek lazım. Türkiye’de Uzay Ajansı kuruldu. Bu çok iyi bir şey tabii; ama NASA’dan 60 yıl sonra kuruldu. 60 yıl çok uzun bir süre.

Başka çekincelerim de var. Ortaokulda fen bilimi dersini verecek öğretmenler hiç iyi yetişmiyor. Ortaokul 5, 6, 7 ve 8'nci sınıflarda fen bilimleri derslerinde astronomi var aslında. Ama eğitim fakültelerinde astronomi öğrenen öğretmen yok. Nasıl öğretecekler? Ayrıca temel bilimlerin haftalık ders saatleri de azaltıldı. Bunlar beni tedirgin ediyor.

Astronomi/gök bilimi alanında Türkiye'yi ileriye taşımak için Cumhuriyetin ikinci yüzyılında ne gibi adımlar atılmalı?

Astronomi penceresinden konuşuyorum. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nin desteklenmesi lazım. Bir gözlemevi daha kuruldu Erzurum Palandöken Dağları'nda. Adı Doğu Anadolu Gözlemevi. 4m teleskobu var ve ileri teknolojili bir gözlemevi. Burada Devlet Planlanma Teşkilatı’nın çok büyük desteği oldu. Bunlar genç astronomların yetişmesinde çok faydalı olacak. Bu gözlemevleri olmadan bir yere kadar gidebiliyorsunuz. Sadece kuramsal çalışmalar yeterli değil. Bu iki kurumun ülke yönetimi tarafından desteklenmesi lazım. Maddi olarak, donanımsal altyapısal olarak ve akademisyen olarak desteklenmeli. Nasıl üniversite reformunda yurt dışından bir çok akademisyen geldi yine benzer şeylerin desteklenmesi lazım.

Son yıllarda ülkemizde amatör astronomi hızla gelişti. Dünyada da çok önemseniyor. Türkiye’de genç kuşakta önemli bir birikim oluyor. Kendileri teleskop kurup gözlem yapıyorlar. 50-100 kişi gelirdi astronomi şenliğine. Şimdi 2.500 kişi geliyor. Amatör astronominin gelişmesi profesyonel astronomiye de destek olacaktır. Çünkü bu amatörlerin çocukları bu bölümlere girecek ve araştırmacı olacaklar. Bunu çok önemsiyorum.

Prof. Dr. Dursun Koçer, Antalya'da bir toplantıda hocası Nüzhet Gökdoğan'la birlikte.

Yurt dışına son 20 yılda giden yüksek öğrenimli Türk gençlerinin, bu alanda Türkiye için nasıl bir değer yaratacağını düşünüyorsunuz?

Yurt dışında çok iyi astronom gençlerimiz var. Cumhuriyetin 2. yüzyılı için bana müthiş ümit veriyorlar. Çünkü orada çok iyi pozisyonlarda çalışıyor, Türkiye’de yetişen öğrencileri yanlarına alıp doktora yaptırıyor, Türkiye’deki seminerlere gelip bilgi aktarımı yapıyor ve Türkiye ile ortak bilimsel araştırma projelerine katılıyorlar. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde Türkiye’de astronominin çok iyi bir yere geleceğini düşünüyorum ama desteklenmesi lazım.

Türkiye Uzay Ajansı’nın da bu konuya önemli katkısı olacaktır diye düşünüyorum. Oraya da ciddi bir para ve ekip desteği gerekecek. Yurt dışından desteklenmesi gerekecek.

Bütün bunları topladığımda ve destek verildiği takdirde Türkiye’deki kurumlarda çok iyi bir genç altyapının olduğunu görüyorum. Sadece desteklenmesi gerekiyor .

Ayrıca Türkiye’deki astronomi bölümlerindeki genç araştırmacıların da neredeyse hepsi İngilizce biliyor. Bu olmazsa olmaz. Bu sayede uluslararası projelere dahil olabiliyoruz. Heyecanım hiç bitmiyor ve çok ümitliyim. Nüzhet Hanım da derdi “Ümitsiz olmak bilim insanlarına yakışmaz” diye.

100. yılı kutluyoruz ama 100. yılı bu konumuna getiren büyük bir kitle var onları bilmiyoruz. Onları öğrenmemiz gerekiyor. Anmamız gerekiyor. Geçmişimize sahip çıkmamız gerekiyor.


Daha fazla bilgi için: 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Gözde Kara (Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi)

Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi'nden Gözde Kara

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta