Göğüs kafesimizden taşan 'yeter'ler: Kadına yönelik şiddette, her adımda daha geriye

Şöyle bir geriye doğru baktığımızda, 2008’den 2024’e ne derece gerilediğimizi görmek çok ama çok acı verici. Hem ülke adına, hem kadınlar ve çocuklar adına. Burada dikkat çeken en önemli husus ise şu: Ülke siyaseti gerginleştikçe, iktidar politikaları sertleştikçe, kadınların haklarına kastedildikçe kadın cinayetleri artıyor ve cinayet biçimleri vahşileşiyor.
Göğüs kafesimizden taşan 'yeter'ler: Kadına yönelik şiddette, her adımda daha geriye

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Haftası, tüm dünya için önemli bir hafta. Kadına yönelik şiddetin konuşulduğu, şiddete ses yükseltildiği, eylemlerin yapıldığı, hepsinden evvel Mirabel Kardeşler’in, namı-ı diğer “Kelebek Kadınlar”ın anıldığı bir hafta.

Kadınların hakları için yıllardır kolektif mücadelenin içerisinde olan ve yazan biri olarak, her 25 Kasım yazıma Mirabel Kardeşler’i anarak başlarım, yine öyle yapayım.

  • Mirabel Kardeşler, Dominik Cumhuriyeti’nde faşist Trujillo yönetimine karşı mücadele veriyordu. Trujillo “Ülkenin en büyük iki sorunu kilise ve Mirabel Kardeşler’dir” diyerek Kelebekler’i hedef gösterdi. Akabinde, 25 Kasım 1960 tarihinde Mirabel Kardeşler, tecavüz edilmiş ve uçurumdan atılmış şekilde bulundu. Katilleri bulunamadı. Daha doğrusu bulunmadı. Bu vahşi cinayet, kayıtlara “trafik kazası” olarak geçti. Kısa süre sonra, Trujillo diktatörlüğü de devrildi. 25 Kasım, Mirabel Kardeşler anısına, tüm dünyada, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” olarak anılmakta.

Mirabel Kardeşler’in öyküsü üzerine aklımıza gelen hep aynı soru: 1960’lardan bu yana ne değişti? Dünya üzerinde hâlâ diktatörlükler var. Hâlâ diktatörlükler ses çıkaran kadınları hedef alıyor. Hâlâ kadınlar tecavüze maruz bırakılıyor ve öldürülüyor. Hâlâ eşitliğe ulaşabilmiş değiliz. Şiddet hâlâ politik ve hâlâ şiddetin niçin politik olduğunu bilmeyen milyonlarca insan var.

Hani iyiye gidecektik?

Örgütlü kadın mücadelesine katıldığım yılların başında, heyecanla oradan oraya koşuştururken, her geçen 25 Kasım’da daha iyi şeyler konuşacağımızı hayal ederdim. Her yıl vereceğimiz kadın cinayetleri sayısının azalacağını, yeni hukuksal kazanımlar elde edeceğimizi ve daha iyilerini hedefleyip çıtayı sürekli surette yükselteceğimizi düşünürdüm. Bunun böyle olmadığını anlamam uzun sürmedi. Kadın hareketi ve kadınlar güçlendikçe eril hegemonyanın da kendini devam ettirmek için sertleştiğine, hatta fazlasıyla çirkinleştiğine şahit olduk ve şahit olmaktayız.

Geldiğimiz noktayı idrak edebilmek için geriye bakmak önemlidir. 2024 Türkiyesi’nde kadınların geldiği noktayı görmek için geriye bakmak cesaret gerektirir. Zira, göreceğimiz şey bizi mutlu etmeyeceği gibi umutsuzluğa sürükleyebilir. Yine de tarihin bunun için var olduğunu hatırlayıp Anıt Sayaç’a göre kadın cinayetlerinin en az olduğu (68 kadın cinayeti) 2008 yılına gönderelim kendimizi. AKP hükümetinin henüz niyetini tam belli etmediği, halen AB’ye girme hayallerimizin olduğu yıllar. 

  • 2009 yılında, Opuz kararıyla AİHM Türkiye’ye ilk kez kadına yönelik şiddet bakımından devlet üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmediği için ceza vermiş. 
  • 2010 yılında Anayasa referandumu omuş, ortam gerilmiş, kadın cinayetleri sayısı 204’ü görmüş. 
  • 2011 yılında Opuz kararının utancıyla Türkiye İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan devlet olmuş, kadın cinayetlerinin sayısı 131’e düşmüş. 
  • 2012 yılında, ulusal hukukta şiddete hızlı bir çözüm üretebilmek adına, İstanbul Sözleşmesi temel alınarak 6284 Sayılı Yasa hazırlanmış ve yürürlüğe girmiş.
  • 2013 yılında Gezi direnişi baş gösterince AKP hükümetinin de bir nevi maskesi düşmüş, işler sertleşmiş, kadın cinayetlerinin sayısı 232 olmuş.
  • 2014 yılında İstanbul Sözleşmesi yürürlüğe girmiş, Anayasa madde 90 gereği uygulanma zorunluluğu başlamış. Kadına yönelik şiddetin temel sebebinin “toplumsal cinsiyet eşitsizliği” olduğunu söyleyen bu önemli Sözleşme’nin öngördüğü detaylı tedbirlerin uygulanması için uyarılarda bulunmaya başlamışız.
  • 2015 yılında, Özgecan Aslan öldürülmüş. TBMM’de artan boşanmaların önüne geçilmesi için çözümler üretmek üzere bir “Boşanma Komisyonu” kurulmuş, kadın cinayetlerinin sayısı 294 olmuş. 
  • Bu Komisyon’un 2016 yılında verdiği raporu görünce başımızdan aşağı kaynar sular dökülmüş. Zira, raporda kadınların kazanılmış haklarına saldırı niteliğinde birçok önermenin yer aldığını görmüşüz. Nafakanın sınırlandırılmasından, aile arabuluculuğuna, müftülük nikahından, istismar mağduru çocuk ile failin evlenmesi halinde cezanın affedilmesine kadar bir dizi felaket bu raporla önümüze konulmuş. O arada darbe girişimi de olmuş. 
  • 2017 yılında kadın cinayetlerinin sayısı 354’e fırlamış. 
  • 2018 yılında, 6284 Sayılı Yasa bir kısım gerici gazeteye her gün “Yuva Yıkan Yasa” diye manşet edilmiş. Bu Yasa’ya göre aldığımız koruma kararlarında sorunlar ortaya çıkmaya başlamış. Uzaklaştırma süreleri 6 aydan 1 aya düşürülmüş, hatta kimi zaman taleplerimiz reddedilmeye başlanmış. Şule Çet öldürülmüş. “Şüpheli ölüm” kavramı lugatımıza eklenmiş, çünkü failler ustaca suçlarını örtmeyi öğrenmişler. 
  • 2019 yılında muhalefetin yerel seçim başarısının hemen ardından iktidar tarafından açıklanan ilk hedef İstanbul Sözleşmesi olmuş, kadın cinayetleri sayısı 425’i bulmuş. Emine Bulut’un boğazının kesilerek öldürüldüğü o video herkes tarafından izlenmiş ve toplumda travmatik bir etki yaratsa da faile yine de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine müebbet hapis cezası verilmiş. 
  • 2020 yılında pandemi başlamış. Gülistan Doku kaybolmuş (hâlen bulunamadı). “Kayıp kadınlar/çocuklar” kavramı lugatımıza girmiş. Pınar Gültekin vahşice katledilmiş. Katillerin kadınları katletme yöntemleri giderek vahşileşiyor ve birbirine benziyormuş. Pandemi boyunca İstanbul Sözleşmesi’ni ve önemini anlatmışız. 
  • 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı çekilivermiş Devlet. Kadın cinayetleri sayısı 433’te seyrediyormuş. Artık kesin kadın cinayetleri kadar şüpheli ölümler de varmış. 
  • 2022 ve 2023 “En azından 6284’ü koruyalım” tedirginliğiyle geçmiş.

Gelelim 2024’e

Narin’in katli ve katillerinin halen bulunamayışı veya bulunmayışı… İkbal ve Ayşenur’un katli, şu ana dek şahit olduğumuz belki de en vahşi cinayetlere şahit oluşumuz… 2024 tamamlanmadan kadın cinayetlerinin 400’ü aşması… 2008’den 2024’e ne derece gerilediğimizi görmek çok ama çok acı verici. Hem ülke adına hem kadınlar ve çocuklar adına. Burada dikkat çeken en önemli husus şu: Ülke siyaseti gerginleştikçe, iktidar politikaları sertleştikçe, kadınların haklarına kastedildikçe kadın cinayetleri artıyor ve cinayet biçimleri vahşileşiyor.

Zaman akışında yazılanların hepsi gerçek, hepsini biz yaşadık, hepsi gözümüzün önünde gerçekleşti. Kadın cinayeti sayıları ise ortada. Kadına yönelik şiddetin politik olduğunu daha nasıl anlatabiliriz? Her şey yeterince açık değil mi? Şu durumda, kadına yönelik şiddete karşı olduğunu söyleyen ve “sıfır tolerans” diyen iktidara nasıl inanabiliriz? Samimiyetsiz oldukları, kadınların canlarını dahi önemsemedikleri apaçık ortada değil mi? 

Bu yazı yazılmadan birkaç saat önce bir savcının 30 yerinden bıçaklanarak katledilmiş bir kadının katili için hâlâ haksız tahrik indirimi isteyebiliyor olması kadınların bu iktidarın umurunda olmadığının bir kanıtı değil mi? Yıllarca kadınlar için mücadele eden herkesin, uluslararası sözleşmelerin, Anayasa’nın ve ulusal yasaların önerdiği tüm tedbirleri almayı reddeden bir iktidarın bundan sonra bir şey yapabileceğine inanılır mı? Kültürel iktidarlarını ve iktidarlarının bekasını sağlamak için kendilerine özel genç nüfus üretmek üzere kadınların bedenini araçsallaştıran bir iktidarın niyetine güvenilebilir mi? Kadınların doğum şekline dahi karışan, anne olmayan kadını yarım gören, feministleri şeytanlaştıran, hakkını savunan kadınları “sürtük” ilan eden, yaşı küçükse de evlensin, şiddet görse de yuvasını bozmasın diyen bir iktidar kadınları koruyabilir mi?

  • Hayır. Devasa bir hayır. Göğüs kafesimizden taşan “yeter”ler kadar hayır.

Peki yüzde 32’lik kadına yönelik şiddet oranı ile OECD ülkeleri arasında birinci sırada olan Türkiye’de işler ne olacak, nereye varacak? Öncelikle şunu belirtmek gerekir; bu iktidarın kadınların haklarıyla ve eşitlikle olan derdi hiçbir zaman bitmeyecek. Çünkü sömürü düzeni ancak ataerkil yapıyla kendini var edebilecek. Demokles’in kılıcı tepemizde sallanmaya devam edecek. Ülkeyi içine soktukları bu korkunç ekonomik kaosta en çok kadınlar mağdur olmaya devam edecek. Toplumun genelinde gerilim artacak, şiddet tırmanacak ve bu durum yine en çok kadınlara ve çocuklara yansıyacak. Şu ana kadar olan da buydu. Bu uyarıları yıllar önce de yapmaktaydık ve ne yazık ki yanılmadık. 

Bu vahim tablonun önüne ancak var olan yasaların en etkin şekilde işletilmesiyle ve kadına yönelik şiddet konusunda asla taviz verilmeyeceğine ilişkin bütüncül ve samimi bir tutumla hareket etmekle geçilebileceğini tüm ayrıntılarıyla açıkladık. Bu açıklamalarımız hiçbir zaman dikkate alınmadığı gibi henüz yapılamayan ve yapılmak istenen çok sayıda projeleri olduğunu biliyoruz. 

  • Örneğin, nafakayı sınırlandırmak, aile arabuluculuğunu getirmek, istismar mağduru çocuklarla failleri evlendirmek, 6284 Sayılı Yasa’yı pasifize etmek, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını neredeyse yeryüzünden silmek istediklerini biliyoruz. Üstelik bunlar yalnızca bildiklerimiz.

Neticede, bu tablonun aydınlığa kavuşması için öncelikle eşitliğe inanan ve samimiyetle kadınların ve dolayısıyla ülkenin kalkınmasını isteyen bir yönetimin varlığı şart.

Bekleyen tehlikeler

Sağ popülizm salgınından kurtulamayan ve ABD’yi kedili ve bekar kadınların yönetemeyeceği argümanı üzerinden propaganda yapan Trump’ın tekrar başkan olduğu dünyada da bir ileriye gidişten söz edilemez. Her şeye rağmen kadınların son derece bilinçlendiği dünyada erkeklik krizi de tırmanıyor. Erkeklik, kadınların güçlendiğini fark etti, panikledi ve silahlarını var gücüyle kullanıyor. Umulmadık tuzaklarla döşenmiş bir yolda öncelikle hayatta kalmaya ve yol almaya çalışıyoruz. Üstelik önümüze "tradwife" akımı gibi içimizden engeller de çıkıyor. Bütün bunları bir arada düşünmek, uyanık kalmak ve buna göre hareket etmek durumundayız. 

Örgütlü kadın mücadelesinde safları gevşetme lüksümüz olmadığı gibi aksine inadımızı elden bırakmamalıyız. Bu inadın yalnız sözle olmadığı aşikar. Her birimizin bulunduğu alanlarda cesaretle bildiğini yapmaya devam etmesi elzem. Tıpkı Tahran’da baskıyı iç çamaşırlarıyla dolaşarak protesto eden kardeşimiz Ahoo Daryai gibi. Uzanabildiğimiz kız kardeşlerimizin ellerini tutmamız hayati. Bu dünyanın Afganistan gibi bir ülkesinde nefes almaya çalışan kadınlar olduğunu unutamayız. Onlar orada nefes almayı kolaylaştırmak için birbirlerinin elinden tutarken, biz de burada inatla dik durarak dolaylı da olsa nefes üflemiş oluyoruz çünkü.

Mirabel Kardeşler’den ve çok daha eskiden beri değişmeyen bir şey daha olduğunu hatırlamalıyız: Umut etmek ve uzun vadede engelleri aşarak ilerleme kaydetmek. Evet, çok fazla öldük, kazanımlarımızın bazılarını kaybettik ve yıprandık. Ancak, tarihe baktığımızda dünyanın her yerinde kadınların bu zor zamanları yaşadığını, nihayetinde aştıklarını ve kazanımlar elde ederek bugünlere geldiklerini de biliyoruz. Direnmenin türlü hallerini keşfederek ve yaşayarak kazanmaya devam edeceğiz. 

Bizi yok etmeye çalışanlara inat, ne demiş Rosa Luxemburg: 

“Vardım, varım, var olacağım!”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto GünsonuAposto Günsonu

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

📬 Kreşe karşı hamle, kadına yönelik şiddet

CHP, AK Partili bakanlıkların belediye kreşlerini kapatmaya yönelik çabalarına sert tepki gösterdi. Millî Eğitim Bakanı talimatın kreşleri kapsamadığını söylese de İBB Başkanı İmamoğlu bakanlığın gönderdiği yazının orijinalini paylaştı.

25 Kas 2024

AA

YAZARLAR

Tuba Torun

İstanbul Barosu’na bağlı serbest avukat olarak çalışmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı ve Toplumsal Eşitlik Derneği yönetim kurulu üyesidir. Hukuk ve kadın hakları alanında çalışmalar yapmaya ve yazılar yazmaya devam etmektedir.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR