
Geçtiğimiz hafta uzunca bir süre, Türkiye’nin bir çok yerinde, özellikle güneyde ve doğuda, yüreğimizi de yakan yangınlara şahitlik ettik, hala da ediyoruz. Bu bültenin tarihi itibariyle yangınların çoğunluğu kontrol altına alınmış olsa dahi tahribat büyük; hem doğada, hem yangın bölgelerinde ikamet edenlerde, hem söndürme çalışmalarına katılanlar da, hem de uzaktan seyir edenlerde. Kısacası, insan olan herkesin hayatında kaçınılmaz olan “acı” bu kez de yangınlar vasıtasıyla gelip elimizden tuttu, hayatımızın merkezine oturdu.
Oğuz Atay’ın “Oyunlarla Yaşayanlar” kitabında şöyle bir sözü vardı: “Artık hayatta yeteri kadar acı var, insanlar bunu görmek için tiyatroya gitmezler artık.” Gerçekten de, özellikle yaşı yaşıma yakın olanlar için bu söz doğruluğunu kanıtlamıştır, her türlü doğal afeti, salgını, bireysel acıları yaşaya yaşaya hayata tutunma halindeyiz. Tuttuğumuz yerlere güvendikçe, sanki acının coşkusu da artıyor gibi hissedenler de vardır eminim ki.
Mayıs ayının ilk bülteninde “Geçiciliğin Dayanılmaz Hafifliği” başlıklı yazımda Budizm’deki Anitya kavramından bahsetmiştim. Her şeyin geçiciliğinden. Anitya bize, dünyadaki her şeyin birbiriyle bağlantıda ve değişime tabi olduğunu hatırlatıyor ve bu da doğal olarak her şeyin geçici olduğunu fark etmemizi amaçlıyor demiştim. Peki geçiciliğin farkında olmak, olan bitene kayıtsız kalıp, geçip gitmesini beklemek miydi?
Hayatta bazen yapabileceğimiz şeyler, yapamayacağımızı hissettiğimiz şeylerden fazla olduğunda dünyanın mevcut olan acısına yeni acılar eklemeye devam ediyoruz. Kaygı, öfke, umutsuzluk, keder gibi. Güzel dünyamızda sürekli felaketler zinciri yaşanıyor, ekonomi, iklim, siyaset her geçen gün farklı zorluklar yaratmaya gebe şekilde eli kulağında bekliyor, hem evrensel hem de bireysel düzende sürekli olarak zorlu durumlar karşımızda beliriyor. Bu zorluklara karşı sürekli bir şeyler yapmaya çabalıyoruz, belki yapıyoruz elimizden geldiğince, belki de “yeterince” harekete geçmediğimizi düşünüp sürekli olarak kendi zihnimiz ve gönlümüzde de alevleri her gün çoğaltıyoruz.
Mindfulness yani bilinçli farklındalık çalışmalarının da temelinde bulunan, Buddha’nın çalışmalarının özünü içeren 4 asil gerçekten biraz bahsetmek istiyorum:
1. Acının gerçekliği ve yaşamın acı dolu olması (Dukkha)
2. Acının kaynağı, bu kaynakların gerçekliği (Samudaya)
3. Acının sona ermesi gerçeği (Nirodha)
4. Acının kesilmesine giden yolun gerçekliği (Magga)
Tüm bu 4 yola kısaca göz gezdirelim.
Öncelikle acının gerçekliğini anlamak gerekiyor. Hayatımızda acı var ve olmaya devam edecek. Doğum acı, yaşlanmak acı, felaketler acı, ölüm acı, sevdiğini kaybetmek, sevdiğinle birlikte olamamak, istediğini alamamak dahi bir acı kaynağı…Buddha’nın kişisel hikayesinde, sarayının dışına çıktığında gördüğü ilk üç acı, yaşlılık, hastalık ve ölüm olarak başlıklanmış olsa da, acının bir çok formu var ve herkese göre değişken olabiliyor. Çünkü insan hayatının özünde tatminsizlik var diyor Buddha. Arzular, istekler var ve bu arzu ve istekler tatmin edilse dahi, tatmin de geçicidir. Hastalık gibi dışsal nedenler olmadığında dahi tatminsiz hissedebiliyoruz. Felaketler, hastalıklar olduğunda ise zaten doğrudan acı ile yüz yüze gelmiş oluyoruz ve tatminsizliklerimizden kaynaklanan acıları bir anda unutuveriyoruz. Yine de kaynağa inmediğimizde, orada kalıp gün yüzüne çıkmak için bizi beklemeye devam ediyorlar.
Bu ilk asil gerçekte, önce gerçekten hayattaki acılardan ötürü ıstırap çekildiğinin anlaşılması önemli. Evet hayat acılarla dolu ve bu kaçınılmaz, buna ilk ok deniyor ve Buddha’nın dediğine göre bu ilk ok kaçınılmaz olan. Ancak sonrasında ikinci bir ok giriyor, işte ona şiddetli arzu deniyor. Niye, neden, nasıl soruları zihnimizi kaplıyor. Yetersiz miyim? Başka bir şey yapabilir miydim? Seviliyor muyum? Bunlar gibi sorular ilk oktan sonraki okları bize saplamaya devam ediyor. Acı ile ıstırabımız arasındaki farkı görebilmek için işte bu ilk ok ile sonrakiler arasındaki farkı net bir şekilde anlamamız önemli.
İkinci asil gerçek ise, acının kökeni, yani kaynağı. Aslında burada acının kökeni için aç gözlülük, nefret, hırs, cehalet gibi kavramlardan bahsedebiliriz ancak bunlar tek başına yeterli değil. Aslında burada ıstırabın ortak kaynağı şiddetli arzu. Bir şeyi istemek ve kendine doğru çekmeye çalışmak ya da istememek ve kendinden uzaklaştırmaya çalışmak. Örnek vermem gerekirse, harika bir ilişki istiyoruz, çok güzel bir ev arzu ediyoruz, az çalışalım, çok kazanalım istiyoruz, her şeyin en yenisini alalım istiyoruz. Ya da, hastalık bize uğramasın istiyoruz, yangınlardan kinse zarar görmesin istiyoruz, etrafımızdakiler sorunsuz bir şekilde mutlu ve sağlıklı olsunlar istiyoruz ve bunları tabii önce kendimiz için istiyoruz. Tüm bunlara, yani tüm bu arzulara yön veren bir kök var, bir kaynak var içimizde. Bunu fark etmeli ve tüm bu arzuların, bir şeylerin olmasına ya da olmamasına ilişkin bu bağlılığımızdan feragat edebilir miyiz sorusunu kendimize sormalıyız belki de.
Üçüncü asil gerçek, acının durması. Acı kendiliğinden durur mu? Dış etkenleri kendi kendimize ortadan kaldırabilir miyiz? Benim cevabım hayır. Ancak acıların sebebi olan arzularımızdan kendimizi özgürleştirebiliriz. Buddha, acı çekmeye sebebiyet veren arzulara bağlanmaktan özgürleşmenin kendini bu arzulara bağlanmaktan kurtarmak olduğunu söylüyordu. Arzulara bağımlığımız azaldıkça, acının da azalması mümkün.
Son olarak, acı çekmenin sona ermesi…Bu nasıl mümkün, ya da mümkün mü? Buddha’nın buna ilişkin reçetesi Sekiz Basamaklı Asil Yol”, yani bir dizi ilkeler bütünü. Doğru düşünce; doğru amaç; doğru söz; doğru anlayış; doğru geçim; doğru eylem, uyanıklık ve doğru odaklanma. Bunların her birinin sizin için ne anlam ifade ettiğini bir düşünün, başka bir yazıda Sekiz Basamaklı Asil Yol’u da daha detaylı ele alırız. Ancak bu çözüm yolu kısaca, etik davranış ve hareket, zihin eğitimi ve içgörü, yani doğru görüş ve doğru kararlardan geçiyor demek mümkün.
Bu noktada akıllara hiçbir şeye arzu duyulmamalı mı sorusu gelebiliyor. Mindfulness eğitmenim David Cornwell buna şöyle bir cevap vermişti; derin arzu gittiğinde, hedefine varıp varmamış olmak o kadar da rahatsız etmiyor. İstekler seçimlerimizi tabiki yönlendiriyor ancak o istek daha berrak bir yerden geliyor. Eyleminin sonuçlarına tutunmuyorsun, sonuçlarına ilişkin olarak yükselip alçalmıyorsun. Neticede şiddetli arzularının dinmesi, bir hedefsizlik yaratmak ziyade, eylemlerinin sonuçlarıyla senin ilişkini belirleyen bir şey haline geliyor.
Tüm bunları paylaştım ki, geçtiğimiz haftanın bizler için acıların sonu olmadığını, acının hayatımızda hep var olacağını birlikte kavrayalım. Sonrasında kendi ıstırabımızın, kendi yangınımızın kaynağını görmeye niyet edelim. Bakabilelim bizim elimizden gelen gerçekten nedir, suçluluğumuzu azaltmaya yönelik hissimiz, bizi daha fazla ıstıraba yönelten şiddetli bir arzu mudur? Hepimize biraz sevgi ve sarılma gönderiyorum içtenlikle.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

İçimdeki Dünya
İçimizdeki dünyaya yakınlaşabilir miyiz? Onu merakla keşfedebilir miyiz? Pratikler, ilhamlar, motivasyonlar ve şifa dünyasından haberler iki haftada bir posta kutunda!
İLGİLİ OKUMALAR



