Görüş | Çerçevesiz yasa: Yasadaki eksikliklere ve hatalara rağmen Kürtler ne yapmalı?

Çerçeve Yasa ve Kürt meselesinin çözümü uzunca bir süre daha Türkiye’nin gündeminde olacak gibi görünüyor. Birçok ilgili, konu hakkında değerlendirme yaptı. Benim için de meseleyi ele almanın vakti zamanı geldi. Örneklerden yola çıkarak değerlendirmemi sürdüreceğim.
Ali Duran Topuz’un Numedya24.tv sitesinde yayımlanan 12 Ağustos 2026 tarihli makalesinde ilginç bir olguya işaret ediliyor:
“Bir tarafında Abdullah Öcalan’ın oturduğu bir teklifin Meclis’te 467 oyla kabul edilmesi her bakımdan dikkate değer özellikler içeriyor. İktidar bloku (AK Parti ve MHP), bütün denetimi ellerinde tutacakları biçimde kurgulanmış bir yasayla sürecin ‘yeni bekleme dönemi’ni yönetecek. Yasaya birçok eleştiriyle beraber ‘Evet’ diyen partiler aynı dönemi kendi politikalarını şekillendirme ve gelişmelere göre etki üretme çabası içinde geçirecek. İYİ Parti hariç, o zaten sadece bitsin bu süreç diyor.”
İstisnai ceza hukuku ve 'istisnai' yasa
Yazarın iki gün sonraki yazısından bir alıntıyla “Çerçeve yasa” hakkındaki fikirlerimi paylaşacağım:
“Çerçeve yasa parlamentoda onaylandı, tartışmalar devam ediyor, edecek de. İçinde adı geçmese bile bir tarafında Abdullah Öcalan’ın oturduğu bir masada konuşulanlarla bağlı olarak hazırlanmış (üstelik 467 oyla onaylanmış) bir yasanın tartışılmaması imkânsız. Kaldı ki yasada adı geçen ‘PKK/KCK’ zaten bizi doğrudan yine Öcalan’a götürür. Zaten Öcalan da yasanın (ufuktaki hukuk ve siyaset zeminine geçiş için) ‘kapı açacağını’ söylememiş miydi?
Hâsılı, yirmi iki ay yasayı beklemekle geçtiği gibi şimdi bilmediğimiz bir süreyi de ‘yasanın önünde’, yasanın uygulamaya geçip geçmeyeceğini bekleyerek, geçerse nasıl uygulanacağını bekleyerek geçireceğiz. Önce bir iş tamam olmalı, örgütün ‘silahsızlandığı ve feshin tamam olduğu’nu tespit ve teyit işi. Yani yasa hem var ve yürürlükte hem de yok ve olup olmayacağı da belli değil.
Yasayı nitelemek için kullanılan ‘çerçeve’ kelimesi sadece bir anlamda geçerli: Yasa, adını andığı örgütü ‘çerçeve’ içine alıyor, başka bir şeyin çerçevesi olma vasfı yok. Yasanın mevzuattaki ayrıksı duruşu (anayasaya aykırılık iddiaları, yürütmeye uygunsuz yetki verdiği, muğlaklıklar vs.) gerçekte Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) ayrıksı duruşuyla nispi bir paralellik içinde.
TMK da ‘olağan Anayasal sistem’in yani ‘olağan hukuk’un öngördüğü normlar hiyerarşisini dikkate almadan bir tür ‘paralel/istisnai ceza hukuku’ sistemi oluşturur. Bu haliyle Çerçeve Yasa, yürütmeye ‘Terörle Mücadele Kanunu’ çerçevesindeki muhakeme birikiminin bir kısmını tersine çevirecek bir güç bahşediyor. Nasıl ki TMK olağanüstü hukuk aracılığıyla belirli bir ‘hukuki gerçeklik’ üretmişse, Çerçeve Yasa da başka bir olağanüstü hukuk işlemiyle bu gerçekliğin bazı sonuçlarını geri alma yetkisini yürütmeye veriyor.
Yasayı eleştirenlerin önemli bir kısmı yasanın ‘olağanüstü karakteri’ne işaret ederken, yasanın ilgili olduğu suçlamaların, yargılamaların olağanüstü karakterine hiç bakmamakla TMK sisteminin ‘olağan sistem’ olarak kalmasını öneriyor. Yasa mevcut haliyle ‘olağanüstü hukuk’un icrasıyla oluşan ‘hukuki görünüm’ün yeni bir ‘olağanüstü hukuk’ işlemiyle değiştirileceğini de vaat ediyor; çünkü yasalar kendi kendine bir şeyi değiştirmezler, çıkaranlar bu vaadi verir ya da veriyor gibi yaparlar.
Elbette TMK ile kurduğum ‘paralellik’ sınırlı, çünkü durum simetrik değil. Sadece sonuçlar açısından geçerli bir paralellik bu. Örneğin yasa TMK ile kurulan sistemin tasfiye edileceğine dair hiçbir emare barındırmıyor, sadece ‘bazı sonuçları’nı bir takvim içinde ve koşullu olarak ortadan kaldırmayı düzenliyor. Oysa TMK ‘şiddet ve çatışma’ zeminindeki şiddetin yapısallaştığı, nesnelleştiği yer; ‘öznel şiddet’ ise bu nesnel şiddetin bir sonucundan ibaret.
Deniliyor ki ‘bu aşama geçtikten sonra’ yapılacaklar ile ‘hukuk ve siyaset zemini’ öne çıkacak, ne var ki bu ‘zeminin’ TMK tarafından sürekli tehdit altında tutulmasından neden ve nasıl vazgeçilecek, belli değil! Hukukun üstünlüğü üstün güçlerin paşa gönüllerinin bir ihsanı değil, dengeleyici güçlerin sağlayabileceği bir kontrattır. Öyle olmasa Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Can Atalay ya da Osman Kavala hapiste kalamazdı.”
Silahsızlandırma sonrasına dair üç ayrı görüş
Buraya bir nokta koyup “silahlı örgütün tasfiyesi” sonrası gelişmeye dair üç farklı görüşten söz edilebilir:
- AKP’nin aklından geçen: “Tehlikeli olabilecek siyasi yasal partilerin”, diğer deyimle siyasetin/siyasi muhalefetin iktidar tarafından tasfiyesi.
- Öcalan’ın söylemi: Örgütün silahtan arındırmanın ardından barışçıl ama mücadeleci sivil ve siyasal örgütlenme yoluyla bir parti ve harekete dönüşme.
- Yeni Parti: Silahlı çatışmanın sona erdirilmesini desteklemek suretiyle durumu idare etme. Yani Kürt meselesinin çözümüne öncelik ve ağırlık vermeden esas olarak “Butlancı CHP” (Kılıçdaroğlu ve çevresi) ile destekleyicisi AKP iktidarına karşı (iktidarın saldırılarını ve planlarını boşa çıkarmak adına) Yeni Parti eksenli ölüm-kalım mücadelesi vererek “alternatif güç/parti” olduğunu kanıtlayıp seçimi kazanmanın yoluna bakma.
Bir anlamda Türkiye ölçeğindeki genel demokrasi meselesi ve Kürt meselesinin acil çözümünü gündemin başına oturtmama siyaseti güdülüyor. Daha doğrusu günü gelince icabına bakma taktiği söz konusu.
Masadaki esas mesele ne olmalı?
Kimi fikirlerini/tenkitlerini önemsediğim Kürt aydınlarından Cemil Gündoğan ise Çerçeve Yasa’yı eleştirirken bu defa, eskisine oranla daha ağır bir üslupla mealen şöyle diyor:
“Öcalan ile (dolayısıyla) PKK mevcut sürece katılmakla, resmî çevrelerce tekrarlanıp vurgulanan ‘Terörsüz Türkiye’ söylemini de kabullenmekteler; yani kendilerine yönelik ‘terörist’ sıfatına itiraz etmiyorlar!”
Katılabileceğim bir eleştiri değil bu. Zira dünyanın birçok ülkesinde devlet ile örgüt arasındaki çatışmalarda iki kesim de hasmına yönelik olumsuz, suçlayıcı ve hatta hakaretamiz sıfatlar kullanmaktadır. Bu tür sıfatların veya suçlayıcı damgalamaların ortadan kaldırılması ise barış görüşmeleri öncesinde veya sonrasında değil, barış imzalanıp ilgili maddelerinin uygulanması esnasında olur.
Örneğin bilhassa Saddam Hüseyin dönemlerinde Kürtler, oradaki devlet ve Baas Partisi tarafından olmadık kötü sıfatlarla anılıyordu. Buna karşılık Kürt tarafı da Bağdat’taki iktidarı kötülüyordu. Bütün bunlara rağmen Irak hükümeti ile KDP görüşmelerinin ön şartı, “Şu küfrü, bu hakareti, diğer olumsuz kavramları ortadan kaldıralım” değildi. Öncelik genel çerçeve ile gündemin ana maddelerine verilmişti.
Keza gerek Koçgiri, gerekse Ağrı isyanı sırasındaki görüşmelerde birbirine olmadık yakıştırmalar yapıp küfür/hakaret/aşağılama anlamına gelen kelimelerin ortadan kaldırılması, TBMM Nasihat Heyeti ile Koçgiri önde gelenleri buluşmasında gündeme bile gelmemişti.
Ağrı İsyanı sırasında Doğubayazıt’taki buluşmalarda da devlet, isyancılara “eşkiya” demekten vazgeçmemiş; Kürtler “Roma Reş, Roma Xwinxwar, Roma Bêbext” tarzı sıfatları kullanmayı sürdürmüşlerdi.
Esasen “Terörsüz Türkiye” sloganının mucidi sayılan devlet erkanının Öcalan ile görüşmeye oturması, dağdaki kadrolarla bir şekilde temasa geçmesi ve Öcalan ile birlikte yıllarca İmralı’da kalmış bazı örgüt mensuplarının Türkiye ölçeğinde sivil-siyasi faaliyet göstermelerini kabul etmesinin örtük anlamı şudur: Devletin, on yıllar boyu kendisine karşı her türlü olumsuz sıfatı kullanıp dünyanın dört bir yanında aleyhte propaganda yapan “terör örgütü” ile diyalog kurup masaya oturması, aynı zamanda örgütün kendisine yakıştırdığı kötü sıfatları umursamaması anlamına gelmektedir. Nitekim İYİ Parti ile Zafer Partisi yetkilileri, AKP-MHP iktidarını bu sözlerle suçlayıp gözden düşürme çabasındadır.
Süreç içinde adım adım mutabakata varılacağı varsayımından hareket edilirse Yüzleşme ve Hakikat komisyonlarının kurulması sırasında bizce yapılması gereken şudur: Silahsız aşamaya uygun bir siyasete ağırlık verilmelidir. Bilhassa yüzleşme merhalesinde olağanüstü askerî-sivil rejimler zamanında çıkarılmış tüm istisnai (Terörle Mücadele Kanunu-TMK gibi) yasaların iptal edilmesi gerekir. Basit tadilat ve değişikliklerle geçiştirmek yerine TMK’nın her bir harfi, her kelimesi ve maddesi didik didik incelenerek ilgili komisyonlarca değiştirilip yerine yeni terim/kavram/ deyimler kullanılmalıdır.
2017 Referandumu sürecinde “terör, terör bağlantılı, terör iltisaklı olmak, terör örgütü üyesi olmamasına rağmen onun propagandasını yapmak” gibi kavramların kökten değiştirilmesi ve aynı zamanda “terör” tanımının yeniden düzenlenmesi gereklidir.
“Kürt ile terör” özdeşliğini ortadan kaldırmak demek, Kürtler için çıkarılması düşünülen doğal, siyasal ve demokratik hakların zeminini hazırlayıp Türkiye genelinde demokrasinin yaygınlaşmasına hizmet etmek demektir. Sadece Kürtlerin değil; aynı zamanda her gün hakları yenilen ve ihlal edilen Rumların, Ermenilerin, Süryanilerin, Alevilerin, Yezidîlerin vs. de dert ve davalarına ortak olmak demektir.
'Uzun ve meşakkatli bir yolun kapısı aralandı'
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” isimli çerçeve yasanın kanun teklifine ilişkin bazı açıklamalarda bulundu, özetliyoruz:
“Yol uzun, yol meşakkatli, yol kolay değil. İnişleri çıkışları elbette olacak, bunun farkındayız. Doğrusal bir düzlemde ilerleyemeyeceğini zaten doğası gereği biliyoruz. Bu konuda da gerekli farkındalıkları yaratmak için çaba sarf ediyoruz.
Olası riskleri minimize etmek, ortadan kaldırabilmek, bunlar için tedbirler geliştirebilmek için sayısız çağrı yaptık, görüşmeler yaptık, istişarelerde bulunduk ve geldiğimiz aşamada on yıllardır süren mücadelenin, ödenen bedellerin, yaşanan kayıpların, yürütülen müzakerelerin ve barış arayışlarının somut bir çıktısı ve sonucuyla karşı karşıyayız. Bu anın içinden geçiyoruz, tarihsel bir dönem. Ama Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında gelecek yüzyılı birlikte inşa etme yolunda bütün bu adımlar atılıyor.
Barışı kurmak zaten kendi başına bir süreç. O yüzden biz barış ve demokratik toplum süreci olarak adlandırıyoruz bu süreci. Bir inşa süreci. O yüzden birlikte söz söylemeye ve bu sözün gereklerini birlikte eylemeye davet ediyoruz. Ve o yüzden ortak mücadeleyi büyütmemiz, yan yana gelişleri artırmamız gerektiğine her defasında ısrarla vurgu yapıyoruz ve bunun için mücadele ediyoruz.
Eksiklerini elbette söyleyeceğiz. Eleştirilerimizi tabii ki yapacağız. Önerilerimizle süreci güçlendirmeye çalışacağız. Eleştiriler, öneriler, yapıcı katkılar bu süreci zayıflatmaz. Aksine güçlendirir, kalıcı hale gelmesi için de gereken mekanizmaların ortaya çıkmasını sağlar.
Bu düzenleme bütün sorunları bir anda çözen bir nihai düzenleme değil. Bir başlangıç. Bir anda Türkiye’yi demokratikleştirecek bir yasal düzenlemeden de bahsetmiyoruz. Böyle sihirli bir etkiyle Kürt sorununu da çözmeyeceğiz. Tüm bunlar bizim ortak mücadelemize bağlı. Geç kalınmış olsa da bu yeni başlangıç çok önemli bir başlangıç. Tamamlama çağrısı yapıyoruz. Bu teklif ortak geleceği birlikte kurabileceğimiz hukuki zeminin ilk taşı.
Ötekileştiren, dışlayan, itham eden yaklaşımlardan uzak durmayı değil, bunları tamamen unutmayı ve bunlardan vazgeçmeyi gerektirir. İfade ve örgütlenme özgürlüğünden yerel demokrasiye, ana dil haklarından toplumsal adalete kadar birçok talebin şiddet ve güvenlik ekseninden çıkarılarak siyasal zeminde, demokratik bir ortamda tartışılabilmesinin önünü açar. Bu yüzden 86 milyonun eşit bir biçimde soluklanmasını sağlayabilecek.”
Gelinen aşamada Doğan’ın meramını tek bir cümleyle ifade etmek mümkün görünüyor: “Siyasi ve hukuki bir inşa sürecinin ilk kapısı aralanmıştır!”
Abdullah Öcalan’ın yurt dışında yaşayan avukatlarından Mahmut Şakar, Meclis’e sunulan kanun teklifinin süreç için bir ilk adım olduğunu belirterek “Yasa, mevcut hâaliyle de zayıf. Anlaşıldığı kadarıyla aslında tek bir kanun değil, kanunlar süreci olacak” diyor. (6 Ağustos 2026)
'Çerçeve Yasa yeni ve değerlidir fakat çok eksiği ve yanlışı var'
Murat Karayılan, 15 Ağustos dolayısıyla yayımladığı mesajda, Meclis’te 10 Ağustos’ta kabul edilen Çerçeve Kanun’a ilişkin değerlendirmelerde bulundu, aktarıyoruz:
“Bu çerçevede, bu kanun yeni ve değerli bir adımdır. Fakat kanunun çok eksiği ve yanlışı vardır. Her şeyden önce bu sürecin mimarını, Önder Apo’yu kapsamamıştır. Halbuki bu süreci başlatan Önder Apo’dur. Yine, içinde Kürt kelimesi bile geçmiyor. Demokrasiden hiç bahsedilmemiş. Halkımızın hassasiyetleri, hareketimizin görüşleri ve hatta Önderliğimizin bile görüşleri fazla dikkate alınmamış. Meseleyi sadece gerillanın silah bırakmasına indirgemiştir. Oysa bu sorun, yüzyıllık büyük bir sorundur. Dar bir yaklaşım vardır. Şüphesiz bu dar yaklaşım, sorunu çözüme kavuşturamaz. Gerilla, neyin sonucunda tarih sahnesine çıkmıştır? Bu eğer iyi açılmazsa sorunun köklü çözümü de olmaz.”
'İktidar, yasal düzenlemeler ve demokratikleşme konusunda pek istekli değil'
2005-2009 yılları arasında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanlığını yapan Akif Beki, 26 Ocak 2026’da bile henüz geçerliliğini koruyan önemli bir tespitte bulunmuştu, paylaşıyoruz:
“Geldiğimiz nokta itibarıyla söylemek gerekirse, doğrusu hiç de azımsanmayacak bir mesafe kaydettik. PKK kendini feshetti, silah bıraktı, Öcalan’la kurulan ittifak belli bir noktaya geldi. PKK’nın adımlarına paralel olarak Öcalan’a ‘umut hakkı’ yasası ve PKK militanlarının durumunu iyileştirme konusunda adımlar atılacağı vadedildi.
İktidar doğal olarak sadece PKK’nın değil, Suriye’de SDG’nin de silah bırakmasının şart olduğunu söyledi. Ve sonunda Amerika, kullanım ömrünün dolduğunu ilan ederek SDG’yi denklem dışında bıraktı. Kısacası iktidarın ‘Terörsüz Türkiye’ için talep ettiği şartlar en azından kağıt üzerinde gerçekleşmiş oldu.
An itibarıyla PKK ve SDG’den talep edilen şartlar yerine geldiğine göre, iktidarın demokratikleşme adımları ve yasal düzenlemeler konusundaki vaatlerini yerine getirmemesi için hiçbir mazereti kalmamış bulunuyor.
Öyle anlaşılıyor ki iktidar, demokratikleşme konusunda pek de istekli değil… Hâl böyle olunca da ‘Terörsüz Türkiye’nin hedefine salimen ulaşacağı konusunda toplumda bazı endişeler oluşuyor. Bu yüzden de zaman zaman, neredeyse 50 yıldır Türkiye’nin önünü kesen bu problemin çözülmesini istemeyen, ‘suyun başını tutmuş birileri mi var’ diye sormadan edemiyoruz.”
'Dış mihraklar' söylemi
Türkiye gazetesi köşe yazarı İsmail Kapan, Kürt meselesinin çözümü yerine, neredeyse tam teslimiyet arzu eden bir yazı kaleme almış, özetliyoruz:
“Terörsüz Türkiye sürecinde atılan kritik adımlar karşısında ezberi bozulanlar var. Bunların bir kısmı pişmiş aşa su katmaya çalışıyor. ‘Yükselen güç’ olarak Türkiye’nin konumunu hazmedemiyorlar. Türkiye elli yıllık terör belasından kurtulmak için çok güçlü adımlar atarken birileri fena hâlde rahatsız oluyor…
Ancak zamanla ortaya çıkan bilgilere göre yapılan stratejik hataların nelere mal olduğu konusunda ibret verici sonuçlar karşımıza çıkıyor. FETÖ terör örgütünün Paralel Devlet Yapısı (PDY) şeklinde devletin kılcal damarlarına kadar sızmasının, bunca insan hayatına mal olduğunu yeterince irdeleyebilmiş miyiz acaba?
Diğer taraftan Amerika’dan İngiltere’sine, Almanya’dan Fransa’sına, Rusya’dan Hindistan’ına (evet yanlış okumadınız), İsrail’den Yunanistan’ına kadar sayısız ülkenin gizli-açık şekilde bölücü terör örgütüne verdiği siyasi, askerî ve lojistik desteğin, mahut yapıyı elli yıl boyunca ayakta tuttuğunu unutabilir miyiz?” (8 Ağustos 2026)
Sol söylem ve Kürtlerin hak talepleri
Deneyimli gazeteci Zafer Arapkirli’nin “Demokratik Cumhuriyet” başlıklı değerlendirmesinde Kürt hareketine ve hatta Kürtleri kapsayacak ölçüdeki genellemesine ilişkin perspektif ve yaklaşımında ciddi hatalar bulunuyor. Bu da onun Kürt mahallesinin ruhunu ve siyasi hareketin söylemini kavrayamamasından kaynaklanıyor. Yazının akışı içinde sıkça geçen “Kürt kardeşlerimiz” ibaresi bile hatalarını örtmeye yetmiyor. Kimi alıntılarla veriyoruz:
“…Bu topraklarda en az bir millenium kadar diğer kadim halklarla birlikte yaşayan Kürt kardeşlerimizin ‘Sorunu olan sadece biziz’ saplantısından kurtulamamış olduğu gerçeğidir. Bu saplantı, dünyanın ‘farklı halkların kaynaşması ve bir potada erimesi denen olgunun en yoğun ve karmaşık biçimde yaşandığı’ bölgesi olan Anadolu topraklarında, sadece Kürt kardeşlerimizin (aynı birtakım Türkler gibi) ‘saf kan ve katıksız etnik ve milli aidiyet hissettikleri ve bundan dolayı baskı gördükleri’ saplantısıdır aynı zamanda.
Tabii ki bu topraklarda ‘sadece kendilerinin baskı gördüğü’ ve ‘demokrasinin sadece kendilerinden esirgendiği’ saplantısı da bir yanılgıyı körüklemiştir. Yanılgı, hem de tarihi bir yanılgı olan bu ‘Biz 1984’te başlattığımız (ve başardığımız) silahlı isyan ve bu isyanla ödediğimiz bedeller karşılığında şimdi birtakım kazanımları hak ettik’ tezini de beraberinde getirmiştir.
Kürt siyasi hareketinin hiçbir zaman anlamak ve kabul etmek istemediği gerçek ise, kendilerine ‘Kürt olmalarından kaynaklı” yöneltilen anti demokratik-faşizan baskıların, bu topraklarda yaşayan tüm insanlara dönük baskının ‘ayrılmaz bir parçası’ olduğu gerçeğidir.
Silahlı örgütün önderi Abdullah Öcalan ve kadrolarının, tabana yaydığı ve önemli ölçüde de etkili olan propaganda da bunun üzerine tesis edilmiştir. Öcalan da, ‘silah kullanmasak ve o kadar kan dökmesek buraya getiremezdik işi’ içerikli tarihi 28 Şubat 2025 bildirisinde ‘zafer kazandık, şimdi masaya karşımıza oturun ve bize haklarımızı verin artık’ imasında bulunmuştur.
Öcalan’ın, neredeyse 50 senedir dilinden düşürmediği ve İmralı’daki yargılamalarda (Mayıs-Haziran 1999) da sıkça vurgu yaptığı bir ‘Demokratik Cumhuriyet’ kavramı vardır. Meseleye 28 Şubat 2025 bildirisindeki zaviyeden bakıldığında, ne ‘demokratik bir çözümden’ ne de bu çözümün ‘demokratik bir ortamda hayata geçirilmesinden’ söz edebiliriz.
Yani, ‘Verin haklarımızı, biz de örgütü feshedip silahlarımızı bırakalım’ diye bir müzakere ve anlaşma zemini olamaz. Üstüne üstlük, bu teklifi getirdiğiniz devletin, (Kürt siyasi ve askeri hareketinin her daim yaptığı vurguyla söyleyelim) ‘İnkâr (bir halkın, dilin ve kültürün varlığını yok saymak-asimilasyon) ve imha (toptan bir halkı) politikalarının mimarı, mühendisi ve uygulayıcısı olduğunu ‘unutmuş rolü yaparak’ bunu nasıl becereceğini bilmeden bu işi başaramazsınız.” (Birgün gazetesi, 7 Ağustos 2026)
'Kürt seçmeni matematik (hesabı) sananlar kaybeder'
Eğitimci ve tarihçi Hasan Köse, süreçle bağlantılı hayati bir noktaya işaret ederek siyasi partileri, bilhassa AKP yönetimini şöyle uyarıyor:
“Türkiye’de siyaset hâlâ eski bir kolaycılıkla okunuyor: Birkaç anket yan yana konuyor, adayların isimleri sıralanıyor, sonra da Kürt seçmenin oyları sanki boş bir haneye yazılacak rakamlarmış gibi dağıtılıyor. Erdoğan’ın tabanı şurada, CHP’nin oyu burada, DEM Parti’nin seçmeni ikinci turda ‘zaten’ muhalefete gider deniliyor. İşte tam bu noktada analiz bitiyor, propaganda başlıyor. Çünkü Kürt seçmen kimsenin tapulu malı değildir; DEM Parti de başka bir partinin eksik oylarını tamamlamakla görevli seçim aparatı değildir.
Emergia Teorisi siyaseti bu yüzeysel aritmetiğin altından okur. Toplumsal güç, tek tek oyların toplamından ibaret değildir. Güç; anlamın, güvenin, beklentinin, kurumların ve davranış tekrarlarının aynı yönde yoğunlaşmasıyla doğar. Egemenlik de bu yönün stabilize olmuş hâlidir. Seçim günü sandığa düşen oy, aylar ve yıllar boyunca biriken görünmez koordinasyonun son hareketidir. Bu nedenle asıl soru ‘Kimin kaç oyu var?’ değil, ‘Kim dağınık toplumsal enerjiyi ortak bir yöne çevirebiliyor?’ sorusudur… Neticede Kürt seçmeni matematik hesabı sanan seçimi kaybeder!” (Karar gazetesi, 7 Ağustos 2026)
Silahlanma yerine siyaset: Kürtler hak mücadelesi verecek, devlet talepleri kabullenecek
Gazeteci Ali Bayramoğlu, Çerçeve Yasa’nın nasıl değerlendirilmesi gereğine açıklık kazandırıyor:
“Çözüm arayışı, bunları gören bir arayıştır. PKK’nın başlattığı, devletin baş edemediği, iç ve dış politikayı silaha ve güvenliğe endeksleyen silahlı çatışmanın, silahlı isyanın bittiği, en azından kuvvetli bitme sinyalleri verdiği bir noktadayız.
Şüphe yok ki burada çözüm, sadece silahın ortadan kaldırılmasıyla gelmez. Sorunu doğuran toplumsal, politik, kimliksel nedenlerin ortadan kaldırılması, Kürtlerin ortak taleplerinin görülmesi ve tatmin edilmesi gerekir.
Bu, açıktır ki, bir kültür, bir topluluk, bir millet olarak Kürtlerin varlıklarını koruma, sürdürme, geliştirme istekleri ve haklarıyla ilgilidir. Geldiğimiz noktada bunun fark edilmesi de son derece önemlidir.
Silahların tümüyle ortadan kalkması, tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılmasından sonra asıl aşama devreye girecektir: Siyaset…
İki anlamda…
Bir. Kürtlerin, onlar adına siyasi bir muhatabın, Kürt taleplerini demokratik zeminde dile getirecek ve mücadelesini verecek siyasi imkânlara ve özgürlüğe kavuşmaları anlamında siyaset…
İki. Devletin ve siyasi sistemin, haklar ve özgürlükler bakımından Kürt taleplerinin karşılanmasını ve bunların bütünlüğü pekiştirici bir dille yapılmasını temel mesele kabul etmesi anlamında siyaset…
Sorun çözmekten korkulmamalı…” (Karar gazetesi, 8 Ağustos 2026)
'Siyasetin eksik kaldığı boşluğu devlet doldurur'
Akademisyen, gazeteci-yazar Hasan Bülent Kahraman, barış süreci hakkında dolaylı analiz ve önermelerde bulunarak esas olarak “devlet” faktörünün gözden kaçırılmaması gerektiğini vurguluyor:
“Terörsüz Türkiye adı altında devam eden çalışmaların içinde üç siyasal parti var: MHP-AKP-DEM.
Açılım şaşırtıcı bir biçimde MHP inisiyatifiyle başladı. Böyle bir hadisenin olumlu şekilde ilerlemesi, doğru bir zemine oturması, doğru ilkelerle şekillenmesi ve olumlulukla sonuçlanması için siyasetin daha da ağırlık kazanması gerekir. Eğer CHP gibi bunca etkin bir parti bu oluşuma katılmazsa ortaya çıkan sonuç toplumsal kabul ve onay açısından sakat kalır. Daha da beteri, siyasetin eksik kaldığı boşluğu devlet doldurur.
Bugünkü halde ben siyasetle devletin yani bürokrasinin yani güvenlik bürokrasisinin meseleye fazla müdahil olduğunu görüyorum. Bu nedenle önce şu devlet denen ‘cismi’ ve siyasete nasıl yön verdiğini başka bir açıdan bakarak tanımlamak istiyorum:
Geçenlerde yayınladığımız Richard Lachmann’ın Devlet ve İktidar kitabı dikkatle okunursa insanın ilk kez düşünmeye başladığı günden beri cevap aradığı devlet denen ‘varlık’ konusunda biraz daha farklı bir bilgi edinmek mümkün. Lachmann’ın temel tezine göre devlet kendiliğinden oluşmamış ve doğallıkla evrilmemiştir. Çeşitli sınıf ve tabaka çatışmalarının sonunda ortaya çıkmıştır.
Lachmann’ın, Reinhard Bendix ve Weber gibi sosyologlardan ve Marx’tan hareketle olgunlaştırdığı görüşlerinin gelip dayandığı en ilginç nokta devletlerin yok oluşudur. Bir dönemin süper gücü nasıl oluyor da bir sonraki döneme intikal etmiyor? Lachmann’ın soruya verdiği yanıt çok ilginç. Çünkü, diyor, ayakta kalan devletler yıkılan devletlerden dersler türetmiştir.
Bugün de iş oraya gidebilir diye bir korku içindeyiz. Çünkü, bütün varsayılan şeffaflığına rağmen nelerin olduğunu doğrudan bilmiyoruz. Yorumlar aracılığıyla öğrenmeye, anlamaya çalışıyoruz. Bugüne kadar hep ‘Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız’ demiş bir partinin (MHP’nin) her gün toplumu bir kere daha şaşırtan hamlelerde bulunması elbette başlı başına ve işin içinde neyin olduğunu düşündüren bir hadisedir.
Her şey MHP-AKP-DEM üçgeninde cereyan ediyor. Öcalan dördüncü ama denklem dışı/üstü/ötesi bir faktör. Henüz ve hâlâ tarafların birbirini tarttığı bir dönemdeyiz. Belli ki, seçimlere kadar bir sonuç sağlamayı iktidar kanadı özellikle istiyor. Öylelikle Kürtlerin bir kesiminin oyunu alarak iktidarı devam ettirme çabasında.
Hissedildiği kadarıyla her şey malum tabirle back channels üstünden, perde arkasındaki müzakerelerle devam ediyor. Olabilir. Ama yine anlaşılıyor ki, taraflar resmi bir şekilde karşı karşıya gelip bir müzakere masası kurmadan bu iş bitmeyecek!” (19 Mayıs 2026)
Çerçevesiz Yasa ve süreçteki son gelişmeler
Yukarıdaki derlemeleri de göz önünde bulundurmak kaydıyla bazı arka plan bilgilerine dayanarak Çerçeve Yasa ve süreç hususunda birkaç hayati noktaya değinerek yazıyı sonlandıracağım.
Bir: Çerçeve Yasa, asla yeterli değil. Olayın özünü, eksenini kaydırmak suretiyle Kürtlerin ulusal sorununu çözmek yerine, güvenlikçi bir bakış açısıyla yaklaşık 150 yıllık problemi sadece “terörü bitirmek, silahları tasfiye etmek, dağa çıkanların dönüşlerini sağlamak ama daha önemlisi kimin neye ne kadar bulaştığını, suç işleyip işlemediğini tespit ederek önce yargılamak daha sonra şartlı bırakılmalarına karar vermek gibi teknik/adli konulara ağırlık veriliyor. Bu haliyle Çerçeve Yasa, “çerçevesiz yasa” fikrini akıllara getirmiş oluyor. Umarım bundan sonra yeni yasalarla sürece katkı sunulabilir.
İki: Yasa hukuki de değildir. Henüz belirli bir hukuksal zemine ve anlayışa oturtulmadığı için kimin neye göre cezalandırılacağı, tahliye olduktan sonra tekrar hapse atılıp atılmayacağı tarzındaki tartışmalı konular Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki dudağının arasındaki talimatlara bağlıdır.
Üç: Evet, devlet uzun zamandan beri Abdullah Öcalan ile tartışmış, onu kendi fikrine ikna etmeye çalışmış; Öcalan da muhataplarını kendi önerme ve çözümlerinin daha isabetle olduğuna ikna etmeye gayret etmiştir. Her durumda sözlü bir mutabakata varılmıştır. Fakat mutabakat kayda geçmesine rağmen resmen yazılı değil, hâlâ sözlüdür.
Dört: Bundan sonraki aşamada diyaloğun müzakereye dönüşmesi kararlaştırılmış; atılacak adımların öncelik sıralaması belirlenmiştir. İlk sırada ana dili, entegrasyon çerçevesinde statü, tutsakların tahliyesi, kayyum sorununun halledilmesi ve anayasal garantisinde eşitlik temelinde Kürtlerin yanı sıra ötekileştirilen kesimlerin (Aleviler başta olmak üzere farklı etnik ve inanç toplulukların vs.) doğuştan gelen haklarına ilaveten demokratik, sosyal, siyasal haklarının kademeli olarak verilmesi.
Beş: Sonraki adımlar ise genel olarak ülkenin demokratikleşmesine yol açacak bazı anayasal ve yasal düzenlemeleri içerecektir.
Altı: Öcalan, kendisi için İmralı’da inşa edilmiş ve kullanıma hazır hâle gelmiş binaya geçmeyi şimdilik istemiyor. Yukarıda sıralanan maddeler üzerinde olumlu kararlar alındıkça Öcalan da, sürecin aciliyetine ve önemine göre dışarıdan davet edeceği uzman, akademisyen, basın mensubu, siyasetçi, hukukçu, ekonomist, siyaset bilimci ve kimi kanaat önderleriyle görüşerek müzakereler sırasında daha donanımlı olarak masaya oturmayı planlamaktadır. Devletin izin verip vermeyeceği ise ayrı bir husustur.
Yedi: Çözüm-süreç noktasında devlet ikiye ayrılmış gibidir: “Norm devlet” Türkiye’nin “selameti ve gelecekteki güvencesi” açısından Kürtlerle diyalog-dayanışma-güç birliği içinde dünyadaki ve bölgedeki fırtınayı/felaketi göğüslemeyi öngörüyor. Kürtlere çok şey vermeyi düşünmese de gönüllerini alacak bazı hakların temin edilmesini sağlayabilir. Halk içindeki genel tabiriyle “derin devlet” ise süreci ve çözümü sabote etme gayretindedir.
Bu hâaliyle AKP içinde küçümsenemeyecek bir desteği olan bu kanat, icabında İYİ Parti ve Zafer Partisi ile Yeni Parti’nin koyu Kemalist sivil-asker kesimini yanına çekerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ikna etme, çevreleme ve çözümü reddetme hususunda farklı yöntemlere başvurabilir. Erdoğan belki de “devre dışı kalırım, pasifleştirilebilirim” endişesiyle şimdilik sürekli dengeleri gözetlemekte ve gidişata göre durumu idare etmektedir.
Dolayısıyla bu kanadın ne yapacağını, Erdoğan ile veya onsuz masayı devirmeyeceğini şimdiden kestirmek zordur.
Diyarbakır’da Yüksel isimli kişinin BBC’ye söyledikleri önemlidir: “Çerçeve Yasa, iki tarafın kısıtlı bir alanda uzlaştığı bir belgedir. Yine de barış için kim adım atacaksa elinden tutmak lazım, umudumuzu diri tutacağız.” Kürt Araştırmaları Merkezi Yöneticisi Reha Ruhavioğlu’nun BBC’ye açıkladığı gibi: “Kürt sokağında tereddütler fazla olsa da yasayla atılan adım, sürecin daha iyiye gittiğinin bir işareti olarak görülmektedir.” (14 Ağustos 2026)
Her şeye rağmen bütün engellemelere, risk ve müşkülatlara karşın Türkiye Kürtleri ilk kez bir masada muhatap alınmıştır. Barışta ısrar eden Kürtler denklik ve egemenliğin paylaşımında ısrar etmeli; masayı devirmeye yönelik girişimlere aldırmadan haklı taleplerini sonuna kadar savunmalıdır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Faik Bulut
Araştırmacı gazeteci, yazar

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


