'Hâlâ bir daha asla böyle bir şey olmaz diyemiyoruz': Ümit Kıvanç'la Madımak üzerine

31 yıl önce yaşanan Madımak Katliamı, Türkiye'nin yakın tarihinde bir kara leke olarak duruyor. Peki kara lekelerle nasıl başa çıkmalı? Ümit Kıvanç, bir “toplumsal yüzleşme projesi” olarak ortaya çıkan Madımak Katliamı Hafıza Merkezi ve yönetmenliğini üstlendiği “Çok Kötü Bir Şey Oldu” belgeseli üzerine sorularımızı yanıtladı.
'Hâlâ bir daha asla böyle bir şey olmaz diyemiyoruz': Ümit Kıvanç'la Madımak üzerine

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

30 Haziran. Gece saatlerinde Ankara’da bir hareketlilik vardı. Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’nin önünde dernek çalışanları, tiyatro ve semah gruplarından gençler, Mülkiyeliler Birliği’nin sokağında ise Aziz Nesin ve Metin Altıok gibi fikir insanları sevenleriyle vedalaşıyordu. Aralarında sanatçıların da bulunduğu, çoğu Alevi yüzlerce insan 30 Haziran'ı 1 Temmuz'a bağlayan gece, Sivas'ta düzenlenecek Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ni kutlamak üzere yola çıktı.

Hem gidenlerin hem de geride kalanların kafasında birçok soru işareti vardı. Alevi ailelerin kolektif hafızasında Sivas, öteki olana tahammül gösterilmeyen bir yerdi. Bu düşünceyi besleyen en yakın örnek, devlet tutanaklarında “mezhepsel kıyım amaçlı olaylar” notuyla geçen 3-4 Eylül 1978 Katliamı’ydı. 

4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Etkinlikleri Afişi (Sivas, 1993) / Madımak Katliamı Hafıza Merkezi.

Fakat soru işaretlerinin tek sebebi bu değildi: Etkinliğin konuklarından Aziz Nesin, Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri romanını Türkçeye tercüme ettiği gerekçesiyle "şeytan" ilan edilmişti. Üstüne üstlük son üç senedir Banaz’da yapılan şenlikler, o sene dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’in teklifiyle Sivas Merkez’de düzenlenecekti. Bunun yanı sıra dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar da etkinlikte Pir Sultan Abdal anıtının açılışını yapmayı bizzat kendi teklif etmişti. Devletin varlığı, endişeli gönüllere biraz olsun su serpiyordu.

1 Temmuz. Gün, Bakan Sağlar’ın sebep göstermeden, ani bir şekilde şenliğe katılamayacağını bildirmesiyle başlasa da etkinliğin ilk günü hem sanatçılar hem de katılımcılar için güzel geçmişti. Hatta günün bitiminde etkinliğin düzenleyicileri “En korktuğumuz gün buydu, inşallah yarın da böyle güzel ve huzurlu geçer” demişlerdi.

Pir Sultan Abdal Semah Ekibi, Kültür Merkezi'nde semah dönüyor (1 Temmuz 1993) / Madımak Katliamı Hafıza Merkezi.

Fakat etkinliklerin sürdüğü Buruciye Medresesi ve spor salonunun dışında başka bir dünya dönmeye devam ediyordu: Sivas halkına “Müslüman Halkımıza Duyurulur” başlıklı bir bildiri dağıtılmış, Aziz Nesin ve yanındaki ekiple "hesaplaşma günü" için çağrı yapılmıştı.

2 Temmuz. "Çok kötü bir şey oldu." Yerel gazetelerin ve bildirinin de etkisiyle başlayan protesto, şiddetlenerek etkinliğe katılmak için şehre gelen birçok kişinin kaldığı Madımak Oteli’ne vardı. Kalabalık, Madımak Oteli’ne çıkan bütün ara sokakları kapatmış; “Cumhuriyet Sivas'ta kuruldu, Sivas'ta yıkılacak,” "Sivas, Aziz'e mezar olacak" sloganlarıyla otelin kapısına dayanmıştı. Ne Pir Sultan Abdal anıtının kaldırılması ne de dönemin Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun konuşması grubu sakinleştirebildi. Polis ve asker, kalabalığa müdahale etmiyor/edemiyordu. Taş ve eşya atılmasıyla başlayan saldırılar gittikçe ilerledi ve Madımak Oteli’nden alevler yükselmeye başladı.

Yangına kadar otelin içinde umutlu bir direniş hâkimdi. Ayrıca dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü de Vali’den gerekli bilgileri aldık, her şey kontrol altında, siz canınızı sıkmayın. Kimseye bir şey olmayacak” demişti. Alevler yükselmeye başladığında umut, yerini can korkusuna bıraktı. Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin'in de aralarında bulunduğu 33 konuk ve 2 otel görevlisi yanarak veya dumandan boğularak öldü. Aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu 51 kişi, kendi olanaklarıyla ağır yaralarla kurtuldu. Saldırganlardan ikisi ise Valilik binasına girmeye çalıştıkları sırada polis tarafından kurşunlanarak öldürüldü.

Sivas Katliamı’nda hayatını kaybedenler bu yıl 31. defa anılacak.

Sivas Katliamı'ndan bir gün sonra, 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra bu sayı 190’a yükseldi; gözaltına alınanlardan 124’ü tutuklandı. İlk dava yaklaşık bir yılın ve 18 duruşmanın ardından 37 sanığın beraat etmesi, geri kalanların cezasında ise “Aziz Nesin’in tahriki” gerekçe gösterilerek indirim uygulanıp 2-15 yıl hapse mahkum edilmesiyle sonuçlandı. Tekrar yapılan yargılama ise 2000 yılında 33 sanığa idam cezası verilmesiyle neticelendi. Son olarak 2002’de idamın kaldırılmasıyla bu cezalar ağırlaştırılmış müebbete çevrildi. "Gazanız mübarek olsun" diyerek kalabalığı kışkırtan davanın 1 numaralı sanığı, Refah Partisi’nin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak, 2011’de ölene kadar Sivas'ta yaşamasına, evlenmesine, askere gitmesine rağmen hiçbir zaman yakalanmadı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Madımak davasında müebbet cezasına çarptırılmış sanıklardan Ahmet Turan Kılıç’a 2020’de, Hayrettin Gül’e ise 2023’te af kararı çıkardı.

Davanın 1 numaralı sanığı, Refah Partisi’nin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak.

Bir “toplumsal yüzleşme projesi” olarak ortaya çıkan Madımak Katliamı Hafıza Merkezi, Türkiye’nin toplumsal hafızasında Madımak Katliamı’na gerçekleri kullanarak yeni bir yer oluşturmayı amaçlıyor. İstanbul'daki ilk gösterimini geçen hafta sonu Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapan “Çok Kötü Bir Şey Oldu” belgeselinin yönetmeni Ümit Kıvanç; Madımak Katliamı, Hafıza Merkezi ve toplumsal hafıza hakkında sorularımızı yanıtladı.



31 yıl önce yaşanan Madımak Katliamı’nın etkileri hâlâ taze. Ancak yakınlarını kaybedenlerin, otelden sağ kurtulanların halen hayatta olduğu, Türkiye’nin yakın tarihinin böylesine kritik bir dönüm noktası üzerine şimdiye kadar bu kadar kapsamlı bir belgesel çalışması yapılmamıştı. Siz bu belgeseli çekmeye nasıl karar verdiniz? “Çok Kötü Bir Şey Oldu” nasıl bir hazırlık sürecinden sonra ortaya çıktı?

Bu film, çok geniş bir projenin parçası. Madımak Katliamı Hafıza Merkezi projesinin. Sözlü tarih, sanal müze, dijital kütüphane, web belgeseli ve belgesel filmden oluşan bir proje bu. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu tarafından kurulan, geliştirilen bu projede belgesel filmi yapmamı onlar teklif etti. Sözlü tarih görüşmeleri üzerinden bir belgesel film yapılması üzerinde anlaştık.

Belgeselin ismi hemen dikkat çekiyor. “Çok Kötü Bir Şey Oldu” ağza alınamayacak, tahayyül edilemeyecek kadar büyük bir felaketi olduğu kadar, bir türlü adı konulamayan, “Olay” denilerek geçiştirilen tüm katliamları da çağrıştırıyor. Bir şeyin adını koymak, toplumda nasıl bir etki yaratıyor sizce? “Olay” demekle “Katliam” demek arasında nasıl bir fark var?

Elbette çok büyük fark var. Burada iki ayrı noktaya işaret etmem lazım. İlki, filmin adının kaynağı. Katliamda iki kızını birden kaybeden bir annenin, haberi aldığında, “Dünyada sağ kimse kalmadı, herkes öldü sandım” deyişinin hemen ardından ettiği söz bu. Bu kadar basit bir lafı bu kadar muazzam bir manevi ağırlıkla yüklemişti. Ham görüşmeleri izlerken buraya geldiğimde dondum kaldım. Çok vurucuydu, Çok ağırdı. Lafın görünüşteki basitliği, film izlenmeye başlandığında, giderek, nasıl bir ağırlıkla karşı karşıya kalındığını seyircinin daha güçlü hissetmesini sağlıyor olmalı. 

İkincisi de, sözünü ettiğiniz fark. Katliama olay demek sıradan bir davranış değil. Katliama katliam demeyen, olanı örtmek veya belki daha fenası, failleri gözden kaçırmak, aklamak istiyordur genellikle. En iyimser bakışla: Bizde katliam bol olduğu için, insanlar tarihin bu kadar kirli oluşuna dayanamayıp olay lafının arkasına saklanıyor da olabilirler.

4,5 saatlik belgesel, Madımak Katliamı’nın yaşandığı 2 Temmuz 1993’ün öncesi ve sonrasıyla tüm süreci ele alıyor; üstü örtülmek istenen tüm ayrıntılarıyla Madımak’ı tarihe kaydediyor. Belgeseli bu geniş çerçeveye oturtmak için yapbozun parçalarını birleştirirken Madımak’la ilgili daha önce sahip olmadığınız yeni bir perspektif kazandınız mı?

2 Temmuz Katliamı’yla ilgili olarak yeni perspektif kazandığımı söyleyemem, ama kabaca tarif edebildiğim veya hissedebildiğim şeylerin dayanaklarını bulabildiğimi, daha güvenilir açıklamaya kavuştuğumu söyleyebilirim. Artık daha etraflıca seçebiliyorum neler olduğunu. Sanırım filmi izleyenler de, arada değişik, bazen birbiriyle çelişik görüşlerle karşılaşsalar da, sonuçta olayı baştan sona makul şekilde izah edebilecekleri bir çerçeveye kavuşacaklardır. Ancak şunu eklemeliyim: 2 Temmuz günü dışında, Alevilerin bu topraklardaki hayatı ve özellikle katliamın yerleştirilebileceği genel pogromlar-katliamlar zeminine dair bilgim görgüm epey arttı. 

Belgeselde 2 Temmuz’un öncesine, özellikle Alevilerin Türkiye’de hangi şartlar altında yaşadığına da odaklanıyorsunuz. Sizce Madımak’ı tetikleyen faktörler nelerdi? Bunlar bugün Aleviler ve başka gruplar için ortadan kalktı mı?

Bu sorunuza çok genel bir cevap vermeyi tercih ederim burada: Farklılıklara, kendilerininkinden başka hayat tercihlerine, inanışlara, kılık-kıyafete vs. tahammülsüzlükle malûl, varoluşunu hep birilerinden üstün olmaya, birilerine tahakküm edebilmeye odaklamış çoğunluklar, güçsüz gördükleri azınlıklara hemen her yerde zulmediyor. İnsanlık bir yandan bu beladan kurtulmak için uğraşan bireyler ve gruplarla dolu, ancak tahakküm kültürü çok güçlü ve bundan sıyrılmak bir türlü mümkün olmuyor. 

İkinci olarak, bizdeki özel durum. Makbul insan tanımı üzerinde kavga sürüyor, ama makbul olmayan, ikinci sınıf, gözden çıkarılabilir, olmasa da olur, giderek, olmasa daha iyi olur, giderek, katli caiz, itilmesi kakılması, hapsedilmesi, öldürülmesi meşru… Böyle toplulukları tanımlarken ülkedeki başlıca düşman kardeşler biraraya geliveriyor. Bazen dinî, bazen etnik, bazen siyasi ölçülere göre tanımlanan topluluklar “gerektiğinde” derhal düşmanlaştırılabiliyor. Bunlara saldırılabiliyor, linç edilebiliyorlar, katledilebiliyorlar. Yerleşik-sürekli rejimimizin adeta doğal unsuru, varlığına katlanılan, katlanılmadığında ortadan kaldırılabilen bu insan gruplarının ayrıştırılması. Düşünün, bunca katliamdan, kandan, acıdan sonra, bugün hâlâ hiçbirimiz “Bir daha asla böyle bir şey olmaz” diyemiyoruz.

O günü yaşayanlar ve yakınlarıyla yaptığınız görüşmeler, hem anlatanlar hem dinleyenler hem de izleyenler açısından kolay geçmemiş olsa gerek. Sizi özellikle etkileyen bir an oldu mu?

Ben görüşmelerin pek azında fiilen bulundum. Benim herkesle “temasım” loş kurgu odasında, ekran karşısında oldu. Yeterince vurucu, ağır, sancılıydı. Ankara’da filmin ilk gösteriminde, o insanların bir kısmını karşıdan gelirken, az ötede otururken gördüğümde daha da çok sarsıldım. Sözü uzatmayayım, çok ağır bir süreç oldu.

Madımak Oteli’nde o gün elektriklerin kesilmesi sonucu önünü göremeyen insanların yaşadıklarını anlattıkları sahneler ışıksız ilerliyor. Bunun gibi seçimlerle izleyenlerin ekranda gördükleriyle bağlantısı da başka bir noktaya taşınıyor. Şimdiye kadar izleyenlerden bu sahnelerle ilgili nasıl tepkiler aldınız?

Özel olarak bu sahnelerle ilgili herhangi bir tepki almadım henüz. Belki filmle ilgili derli toplu eleştiri yazıları yazanlar olursa onlar sözederler. Dediğiniz gibi, seyredenleri saran duyguyu, atmosferi olabildiğince şekillendirmek için siyahın içinde kaybettim anlatanları. Cam kırılmaları da keza… 

Belgeselde devlet de bir aktör olarak karşımıza çıkıyor. Madımak Katliamı öncesinde, sırasında ve sonrasında devletin rolü neydi? Sivas’ta yaşananlar, bir kesimin devletle ilişkisinde bir kırılma noktası oldu diyebilir miyiz?

Bahsettiğiniz rolün “başrol” olduğunu söylersem sanırım sorunuzun ilk kısmına cevap vermiş olurum. 50-60 kişilik radikal grubun kitleyi kışkırtması sonucu bütün bu felaketin meydana geldiğine hükmedip işi orada bırakmak olacak şey değil. Başından, hattâ öncesinden itibaren, devlet güçlerinin yapabilecekken yapmadıklarıyla her şey gerçekleşiyor. 

Gece şehre dağıtılmış illegal bildiriyle ilgili de yapılan tek bir şey yok, ertesi gün, linç kalabalığı üç buçuk saat boyunca ana caddede gidip gelirken de. Kalabalığın otele yönlendirilmesi, otelin etrafında baştan hiçbir tedbir alınmaması, oteli sarmış kalabalığı dağıtmak için en ufak hareketin bile yapılmaması… Bunlar devleti doğrudan sorumlu kılan olgular. Kaldı ki, her şey bunlardan ibaret de değil. Filmi izleyenler dahasını da öğreneceklerdir.

Türkiye’nin geçmişle yüzleşme pratikleri bakımından nerede olduğunu düşünüyorsunuz? Bu konuda özellikle son 20-30 sene içerisinde nereden nereye geldik? Yoksa yerimizde mi saydık?

Feci bir yerde olduğumuzu düşünüyorum. Hrant Dink’in alçakça öldürülmesi, kat edilmiş onca yolu da tahrip etti. Ardından, AKP’nin iktidarda kalabilme yolunu İslâmcılık soslu Türk sağcılığını ırkçılıkla sınırsız ölçüde hemhal etmede bulması, yüzleşme-arınma yönünde atılabilecek adımların önüne, aşılması kimbilir ne kadar zaman alacak bir yeni duvar çekti. Birtakım sorunların çözümünü toplumun şu ya da bu kesimini ortadan kaldırmakta gören faşizan anlayışın bu meşruiyeti sürdükçe ve bu anlayış devlet düzeyinde pervasızca, geniş geniş temsil edildikçe yüzleşme ve medenileşme zor.

Hafıza, hakikat ve adalet arasındaki bağlantıyı nasıl yorumlarsınız? Dünyada da birçok örneğini gördüğümüz Hafıza Merkezleri’nin adalet arayışı ve toplumsal iyileşme süreçleri üzerinde nasıl bir etkisi oluyor?

Çok müthiş bir üçlü oluşturmuşsunuz! Biri olmadan öbürü olamayacak değerler, kurumlar. Kültürümüzde bunlar merkezî yer tutmadığı sürece kendimizi ne kadar “insan toplumu” sayabileceğimiz şüpheli, bence. 

Hakikat esas değilse, hafızanın anlamı yok. Hafızayı canlı tutmadan adalet sağlanmaz. Adalet duygunuz gelişmediyse, içgüdüleşmediyse hakikat size tehlikeli, düşman görünür. 

Bu bağlamda, bizdeki her türlü siyasi çizginin yoksun olduğu şeyi de zikretmek isterim. İşimize gelmeyen hakikatle ilişkimiz! Hakikati olduğu gibi ortaya koyduğumuzda zarar görüyorsak kendimizde sorun aramalıyız diye düşünüyorum. Hakikat ortaya çıktıkça düşündüğümüzü, söylediğimizi güçlendirmiyorsa yanlış yerdeyiz, yanlış işler yapıyoruzdur. 

Hafıza Merkezleri hakikatin yuvaları, yurtlarıdır. Bu tür kurumların kamusallaşması, resmen kurumlaşması gerekirdi. İnsanca bir toplum düzeni içerisinde yaşıyor olsaydık...

  • Madımak Katliamı'yla ilgili daha fazla görsel belgeye buradan ulaşabilirsiniz.
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Hazal Karabulut

Intern at Aposto

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Yumuşak güç sertleşirken: 36. NATO Zirvesi'nde diplomasinin yeni kodları

Bu yılki NATO Zirvesi; semboller, anlatılar ve kültürel güçle örülen "yumuşak gücün" ortadan kalkmadığını; aksine yeni bir biçim kazandığını gösteren anlarla doluydu. Savunma sanayiinin ve caydırıcılığın öne çıktığı bir dönemde yumuşak güç de bu gerçekliğe uyum sağlıyor; daha sert semboller, daha karizmatik lider imajları ve daha gösterişli ritüeller üzerinden yeniden üretiliyor.

Nart Özel

·

11 Tem 2026

Yumuşak güç sertleşirken: 36. NATO Zirvesi'nde diplomasinin yeni kodları
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Görüş | Butlan krizi nasıl bir fırsata dönüştürülebilir?

Mutlak butlan kararı, yalnızca CHP iç dengelerini değil, toplumsal muhalefetin yönünü, enerjisini ve mücadele kapasitesini de doğrudan etkileyen bir kırılma noktası oldu. CHP’nin seçilmiş yönetiminin butlan tartışmalarına ayırdığı enerjiyi azaltıp odağını muhalefeti örgütlemeye ve CHP’yi de aşan geniş bir özgürlük cephesi kurmaya yöneltmesinin imkanları neler olabilir?

08 Tem 2026

Görüş | Butlan krizi nasıl bir fırsata dönüştürülebilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Trump’ın Türkiye’ye hediyesi: CAATSA yaptırımlarının kalkması ne anlama geliyor?

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi aldığı için ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturan devletleri ekonomik ve askerî olarak sınırlandıran CAATSA yaptırımlarına Aralık 2020’den beri maruz kalan Türkiye’ye ABD Başkanı Trump’tan müjde geldi. NATO Zirvesi için Ankara’ya gelen Trump, hediye paketini Erdoğan’a sundu: Yaptırımlar kalkacak, F-35 konusu ele alınacak.

Pelin Cengiz

·

08 Tem 2026

Trump’ın Türkiye’ye hediyesi: CAATSA yaptırımlarının kalkması ne anlama geliyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

NATO hazırlıkları: Ankara’ya abiler gelmiş, başkentte bir bayram havası

Ankara’dan bir NATO Zirvesi geçti, geçiyor. En çok akılda kalan da galiba normal zamanlarda kavganın dövüşün, kirin pasın eksik olmadığı bir evin misafir gelecek diye çehresinin değişmesi oldu. Bütün vaktini oturma odasında geçiren ev ahalisinin beyaz örtülerle üzeri kapatılmış salon takımını görme şaşkınlığı… Ve o salona alınmayıp odaya kapatılan çocuklara yapılanların haksızlığı…

NATO hazırlıkları: Ankara’ya abiler gelmiş, başkentte bir bayram havası