Han Kang’ın hayaletler ülkesi ve karlı rüyaları

Rüyamda yazarın rüyasından kitabına sızan acılı seslerin, uğultulu kar fırtınasının, çukurlarda yatan binlerce insan gibi görünen karanlık ormanların, denizde yüzen kemiklerin arasında mıydım yoksa eski bir harita misali dökülen duvara bakarken ani şimşek çakımları gibi belirip kaybolan görüntüler, romanı okurken biriktirdiklerim miydi?
Rüyanın hayata benzemesinden değil yaralı bir kadının acısını hissetmiş olmanın sıkıntısıyla uyanmış olmalıyım. Daha sonraki günlerde benzer görüntüleri zihnimin kuytusunda taşıdım. Bilinçli değildi. Resimleri dillendiren kelimeler yazarın bilincinden benimkine aktı. “Ölümden sonra üşünür mü” diyordu bir ses. “Çok üşünür” diyordum ağaçlara dokunurken. “Böyle kar yağarken hep aklıma okulun bahçesinde korkuyla dolanan kız çocuğu gelir” diyordu başka bir ses. Loş sokaklarda kar sessizliğine eşlik ederek eve dönen ürkek kız çocuğunu hatırlıyordum. O bendim. Artık ben o değilim ama hâlâ korkuyorum.
Hatıraların uçucuğuluğu, rüyaların eksik hatırlanışı ve bilincin çarpıklığı arasındaki karmaşık ilişki Han Kang’ın ilgisini çekiyor. Rüyalar, tahakküm, zorbalık, yok etme dürtüsünün sınırsızlığı, kalıcı travmalar, hafızanın kırılganlığı, vahşi katliamlar ve tarihin karanlık dönemleri takıntıyı seven edebiyatının değişmeyen temaları. Kendini teslim etmeyi seven okuru o sarmala davet ettiğinde yaşayanlarla ölüler arasındaki ince çizgi yok oluyor. Ve belki esas rüya orada başlıyor. Ruhun bedenden kurtulduğu hayaletler ülkesinde.
O yoğun duygu karmaşasının, telafisi mümkün olmayan acıların, vahşetin, şiddettin estetize edilemeyen katı bir gerçekliği var. Malum; katliam, işkence, soykırım gibi meseleler hikaye edilirken istismara açık olabiliyor. Hâl böyleyken insanlığın dışına savrulan kurbanın çaresizliğini, yaşayan ölülerin ağır suçluluk duygusunu, tanıkların anlatılarını “imkansız” kılan dilini edebiyata dönüştürmek kolay değil. Hatta o keskin acının ruhuna ulaşmak bile mümkün değil.
Üst üste yığılarak katılaşan acının, “sessizliğin” dili ancak içselleşmiş bir şiir sezgisiyle etkili olabilir ki yazı macerasına beyaz mısralarla başlayan Han Kang tam da bunu yapıyor. Bilerek değil sezerek. Metinlerinin parçalı yapısına rağmen okuyana nüfuz edebilen efsunlu anlatımının temelinde bu türden “sırlı” bir yazma dürtüsü var.
“Hayatta kalmak için ödenecek bedel, reddetmektir. Hayatta kalmak inkar etmektir” diyordu Marc Nichanian. Eğer felaket, hayatta kalanların bakışıyla eksik kalmaya mahkum bir anlatıya dönüşüyorsa tanık olmanın imkansızlığına nasıl tanıklık edilir gerçekten? Ya da belki soruyu şöyle sormalı; insanın insanı umutlarıyla kırıp parçaladığı yerden kalkıp hayata devam edebilmek için geçmişi kazımak “yoksunluk” ıstırabını kısmen iyileştirebilir mi? Sessiz tanıkların hakiki seslerini, belgesellere, fotoğraflara, arşivlere, insan kıyımını yansıtan müze vitrinlerine bakarak duyabilir miyiz? Vaktiyle yok edilmiş insanların dehşete kapılmış sesleriyle uğuldayan dilsiz mekanlar ne anlatabilir? Edebiyat hayatın içinde gizlenen sırların açığa çıkmayan yanlarını hakiki bir sesle yansıtabilir mi?
Edebiyatının merhametli yüzü
Han Kang Vejeteryan isimli romanıyla Booker ödülüne kavuştuktan sonra Türkçeye çevrilen son romanı Veda Etmiyorum da Prix Medicis ve Prix Femina ödüllerini aldı. Üç kadının birbirlerinin bakışında eriyen, gerçekle rüyanın yer değiştirdiği katmanlı anlatısı, 1948’de Güney Kore’deki Jeju Adası’nda on binlerce komünistin katliamına neden olan dönemde kazı yapıyor.
1950 yazında savaşın başındaki Bodo Birliği katliamına kadar uzanıyor. Komünistlere ve komünizm sempatizanı olduğu düşünülen şüphelilere karşı yapılan katliamda yurt genelinde gizlice gömülenlerin sayısının tahminen 200-300 bin kadar olduğu hatırlatılıyor:
“Her gün yüzlerce insan kamyonlara yüklenip getirilince bu insanları hapishanede daha fazla barındıracak yer kalmadığı için askerler önceki mahkumların arasından insanları seçerek bu insanları kurşuna dizdiler.”
Romanın anlatıcısı, bu katliamı anlatan kitabın yazarı. Somut bilgiler sonuna doğru beliriyor zira niyeti katliamın vahşi ayrıntılarıyla okuru ürpertmek değil. İnsanın tabiatla, hayvanla, hafıza ve unutmaya dair karmaşık bağlarla, acıyla, korkuyla ilişkisini bir kameranın vizöründen izler gibi resmetmeyi seviyor.
Diğer kahramanı belgeselci İnson’un yaptığı gibi kara ağaçların üzerinden savrulan kar kristallerine, beyaz duvara yansıyan tekinsiz gölgelere, kuş kemiklerinde ağırlığı azaltmak için varolan deliklere, ölen insanların yüzlerinde biriken karlara, farklı yerlerde katledilmiş olsalar da hep birlikte sahneye fırlayan hayalet dansçılara, mağaralarda saklanan çaresiz insanlara, üst üste yığılmış kara ağaç köklerine, suda yüzen sahipsiz kıyafetlere, kumsalda yüzleri denize dönük kurşuna dizilmeyi bekleyenlere, fotoğraflardaki gri kafataslarına gözünü hiç kaçırmadan bakıyor. Ayrıntılar arasında dolaşırken katliamdan kurtulan insanın tarifi mümkün olmayan yılgınlığını, hayata tutunabilmeyi sağlayan merhamet duygusuyla birlikte kavramaya çalışıyor ki ben edebiyatının daha çok bu yönünü önemsiyorum.
İnsan diğerkam olmaya yatkın bir varlık değil. Kederi, iyileşmeyen yarayı, derininde biriken acıyı, ötekinin ıstırabını hissettiği vakit onunla fazla yakınlaşmamak için direniyor bazen. İnkarın, hayatta kalmak için tutunduğu koyu bencilliğin kökü orada. Kederiyle doğan insanın sırrını, acısını bozulmamış hâliyle aktarabilmesi pek mümkün değil aslında. Han Kang işte o sınırı aşıp içeride yananın alevli titreşimiyle yazıyor. Cümlelerine ruhunun baharatlı kokusu sinmiş yazarlardan. İnceliği ayırt edebilen gözlemleri senfonik zihin yapısıyla buluştuğunda anlatılarının melodisi de işitiliyor.
Romanları, otobiyografik anlatıları kendinden başka bir bir varlığa dönüşme arzusu ve korkusu taşıyan insanın hayallerini kışkırtınca kendine has tınısına kavuşuyor sanki. Yazarın aynı zamanda beste yapan bir müzisyen olması, görsel sanatlara merakı roman, öykü, deneme ve şiirdeki geçişken, parçalı yapıların temelini de gösteriyor. Zulmü kolektif hafızaya kazırken, insanın aşamayacağı kusurlarıyla ulaşmak istediği derinliği arasındaki salınışta hayatı yıkıp kelimelerle “yaratabilmenin” başka bir veçhesini gösteriyor bir anlamda.
Veda Etmiyorum geçmişi kanatan öfke, şiddet, korku, suçluluk duygusu kalıntıları sebebiyle hayata küsenlerin “vazgeçememesinin” de romanı. Rüyalarından kurtulamayan Gyongha’nın rüya görürken kendi gerçekliğini yaşamaya devam etmesi, umudu korumanın aynı zamanda yüzleşme cesareti olduğunu da hatırlatıyor. Seneler sonra yanlış yorumlamış olabileceğini düşündüğü saplantılı rüya kaderine hükmediyordu:
“Belki de yalnızca kişisel bir kehanetten ibaretti bu rüya. Kim bilir belki de suyun altında kalmış mezarlar ve suskun mezar taşlarından oluşmuş o arazi şimdiden geriye kalan hayatımı anlatıyordu.”
Bazıları için zaman yoktur. Zamanın ıstırabı vardır. Bir duyguya, bir insana, hatıralara sahip çıkmayı, bazen hazmedememeyi, incinmenin tortusunu, anları biriktirmeyi, her şeye rağmen hayret edebilmeyi, yaşama hevesini yitirmemeyi, kendini, geçmişini, geleceğin muhtemel kaygısını affetmeyi öğreten, hiç tükenmeyen bir yaşama sancısı.
Han Kang, bu kitaptan evvelki Beyaz Kitap’ın hemen başına yazmıştı:
“Yaşadığımız kadarlık zamanın sonunda pamuk ipliğiyle bağlanmışız gibi güç bela adımımızı atar, irademizi kullanmaya bile fırsat bulamadan, diğer adımımızı tereddütsüz boşluğa atarız. Cesur olduğumuzdan değil, başka bir çıkar yolu olmadığından. Şu an bile o tehlikeyi hissediyorum. Henüz yaşamadığım zamanlara doğru, yazmadığım kitaplara doğru pervasızca yürüyorum.”
Bu romanın kahramananları yazar Gyongha, belgeselci İnson ve annesi Jeong Sim kesik, çizik, oyuk dolu bedenleriyle müphem bir geleceğe yürürken hayatla barışamadıkları hâlde yaşamak zorunluluğun pençesinde kıvranan insanlar. Kendi hayatlarını tereddütsüz değiştirebilen insanlar.
Anlatıcının katliamı anlatan kitabı bitirdikten sonra düşündükleri romanın derdini yansıtan çaresizliğin tohumu:
“Yoldan geçen her insan bedeni kırılacakmış gibi çaresiz görünüyordu. O an insan hayatının ne kadar zayıf olduğunu iliklerimde hissettim. Şu et, organlar, kemik ve hayatlar ne kadar da kolayca ezilip kopabilme ihtimali ile kucak kucağa… Sadece tek bir karar ile.”
Bu aşamada insanın kendi hayatına dair aldığı mucizevi bir “devam etme” kararından bahsediyor romandaki yazar. Ancak bedelini ödemek gerektiğinin farkında:
“Katliam ve işkencelere dair bir kitap yazmaya karar verdiğim halde nasıl bu kadar da saf ve hatta şımarıkça düşünmüş ve bir gün bu acılardan kurtulabilmeyi ve tüm izleri kolayca silebilmeyi ummuştum.”
Romanın bedeni, ruhu ağırlaştıran diğer bir önemli sorusu da bu: Katliamlarla yüzleşebilenler bir gün o acının yıkıntısıyla yaşamayı öğrenebilir mi?
Herkes sonu belli olmayan yolculuğunda eriyen buzullar misali parçalanan duygularını, birilerini hatta kendini yalnız bırakır. Başka türlü hayatta kalamaz çünkü. Ama olana yüz çevirmenin, olmamış gibi yapmanın telafisi yok. Han Kang romanın tamamına nüfuz eden “varoluş melankolisine” rağmen, içine yeterince derin ve telaşsız bakabilenlerin anlayabileceği türden bir ebediyet bilinciyle yazıyor. İnsanın kendinden öte bir varlık olmadığını bildiği hâlde kayıp hayatlarla bütünleşme inadı var onda. Yarattığı dünyanın huzursuz dinginliğinde kalabilme inadı. Muhayyilede yaşatma inadı. Her şeye rağmen kırık bir kemik inadı.
Han Kang, kendisini dünyaya tanıtan romanı Vejeteryan hakkında konuşurken “En önemli soru, insanoğlunun içinde barındırdığı şiddeti tamamen reddedip reddetmeyeceği” diyordu. Bu soru ve türevleri, okuduğum bütün kitapları için geçerli. Karların usulca ağaçları örtmesini izlerken “Nasıl oluyor da gökyüzünden böyle bir şey inebiliyor” diye soran dalgın İnson annesinin tanıklığını anlatıyordu:
“Annem küçükken, askeri inzibatların tüm köylüleri öldürdüğünü ve o zaman bir tek ilkokul son sınıf öğrencisi olan annemle on yedi yaşındaki teyzemin bir iş için amcalarına gittiklerinden o olaydan kıl payı kurtulduklarını anlatmıştı… Her yerde üst üste yığılan cesetleri kontrol ettiklerini ve geceden beri yağan kardan her birinin yüzünün ince bir buz tabakasıyla kaplı donmuş olduklarını söylemişti. Kar yüzünden yüzler tanımadığı için teyzem çıplak elle yapamayınca mendille birer birer karları silmiş. ‘Ben karları sileyim sen de yüzlere iyi bak' demiş teyzem.”
Kang’ın edebiyatı tabiatın ritmiyle atıyor. Kahramanının rüyasında gördüğü “hayatın kendisi gibi capcanlı” olan siyah ağaçların tepesindeki ışıltılı kar kristallerini, yirmi gramlık fetüsle kuşların akrabalığını, adanın fon müziği olan ıslıklı rüzgarını, ninni söyleyen papağanları, hep aynı döngüde akarak biriken suları, yağmurları, deniz akıntılarını düşünürken aslında “Hiçbir şey tam geçmiyor” diyor. Her şey geçiyor gibi görünse de. Geçmiyor. Katliamlar, savaşlar, şiddetin, zulmün mağdurları asırlardır üst üste yığılıyor. Acı er geç azalıyor ama acı çekmiş olmak geçmiyor. Kırılganlığın sızısı uyanırsa bir daha hiç sönmüyor. Olacakların ürkütücü sezgisi hayat boyu dile getirilemeyenin ardına saklanıyor.
Sonuna doğru anlatıcının itirafı o örtük inancı açığa çıkarıyordu:
“Film üzerinden aktarılamayacak bir dolu his hikâyenin içinde aynı o masum insanlar gibi kaybolacaktı. Bu işi yapmaya çalışırken hayatımıza kâbuslar sızacaktı. Sınırları aşan bu korkunç şiddetin etkileri ortadan kalkacaktı. Dört yıl önce çıkardığım kitapta askerlerin alev makinaları ile caddede duran silahsız vatandaşları hedef almasını ya da yüzleri su toplamış ve vücutları beyaz boyayla kaplanmış acil servise kaldırlan insanları yazmamayı seçmiş olmam gibi, İnson da bu hikâyeyi filmleştirmeyi reddetmişti.”
Bu aşamada hâliyle yazarın bu meseleler etrafında şekillenen romanları yazma sebebini merak edilecektir. Kesin bir cevabım yok. Borges yazarların aslında hep aynı kitabı yazdığını düşünür. Han Kang’ın takıntıları—Çocuklar Geliyor’da da bir ayaklanma sonrasında gelişen katliamı anlatıyordu—insanın şiddeti, zulmü, zorbalığı kabullenme veya reddetme kapasitesini, gerçeklerden beslenen farklı hikaye kurgularıyla yazma arzusunda saklı.
Kutsal olan yazmak değil; insanın birilerine, boş bir sayfaya, geleceğe yazma arzusunun hiç geçmemesi. İnsan meçhul kaderinin içinden geçip giderken ne yaşadığını başkalarına bütünlüklü bir bakışla anlatamıyor. Çok istese de…Kırıldıktan sonra asla aynı şekilde birleşmeyecek olan incecik porselen parçalarını yapıştırarak vakti tamamlamaya çalışıyoruz. Hikaye etme tutkusunun kökünde “olanı" yaşandığı gibi dönüştürmeden anlatamama korkusu da var. Eksik kalma korkusu.
Savaş tanıklıklarını yazı diline tercüme eden Svetlana Aleksiyeviç, Nobel konuşmasında, “Ben beş kitap yazdım ama bana hepsi tek bir kitapmış gibi geliyor” diyordu. O “büyük tarihin” kibirle görmezden geldiği ayrıntılarla ilgileniyor. Acının, şiddetin, sevincin, yalnızlığın, bir zamanlar yaşamış olmanın derin izleri hafızadan kolay silinmiyor ama hayatın hakikatine ulaşamazsa mezarların altındaki sessiz kemikler kadar uzun yaşamıyorlar.
Suçun huzursuz eden kaygısı, neden olduğu acılar kişisel, toplumsal hafızdan silindiği vakit her şeyi kaybederiz. Han Kang, bunları olduğu gibi anlatmanın imkansızlığına rağmen bu sade gerçeği hiç unutmayalım istiyor. Geniş insanlık yelpazesinde, varoluşu bütün zaaflarıyla kucaklamanın neden böylesine acı veren bir duygu olduğunu anlatmaya çalışıyor. Yaşayan ölülerin, öldüğü halde yaşayanların sonsuz iç çekişlerini edebiyatla keşfettikçe muhtemelen yazının gücüne tekrar şaşırıyor. Belki de en çok kendisine…
Ve amacı olamayan bir varlık gibi yaşamaktan kurtulmak için kitabın bittiği “yerden” sonra hep yeniden başlıyor. Veda etmiyor.
- Veda Etmiyorum - Han Kang / Çev. Çek: Göksel Türközü - April Yayıncılık
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Esra Yalazan
1965'de Ankara'da doğan Yalazan, 1989'dan beri haftalık, aylık dergilerde, gazete ve eklerinde, süreli yayınlarda muhabir, editör, yayın yönetmeni, yayın danışmanı olarak çalıştı. 2008’den itibaren periyodik yayınlarda edebiyat üzerine değerlendirmeler yazıyor. "Yasemin Mürekkebiyle" ve "Kelimeler ve Kader" adlı iki kitabı var.

Aposto Kitap
Kitap incelemeleri, edebiyat haberleri, editörden okuma önerileri.
İLGİLİ OKUMALAR


