Hava, âdeta serince bir bahar günü idi

Bir de bizde okuyucu azlığından şikâyet ederler… Bir gazeteyi iki kişi okuyor, daha ne?

Mehmet Selahattin, 7 Aralık 1929

Bir sokak kavgası seyretmek isterseniz beni takip edin. Beyoğlu’nun işlek bir sokağında iki kadın Türkçeyi Rumcaya karıştırarak, küfür sırası gelince dünyada mevcut bütün milletlerin lisanından istifade ederek birbirlerine olmayacak şeyler söylüyorlardı:

“Kapatmadis! Rufyanos!”

“Sopa vire! Gayduri!”

Ve daha ağza alınmayacak birçok müstehcen laflardan sonra boğaz boğaza geldiler. Ellerini böğürlerine dayayıp kavgayı tarafsız seyreden birkaç kadın işin kızışması üzerine aralarına girecek oldular:

“Abre utanmazsınız?”

“Abre ayıp değildir o ki yapıyorsunuz?”

İyi ama dinleyen kim? Kavganın sebebini de bu arada hepimiz öğrendik: Ortada paylaşılamayan bir dost var. İki kadın bu dostu (!) -ne bahtiyar erkek- birbirinin elinden alıp tek başına tasarruf etmek istiyor. Fakat herif meydanda yok. Anlaşılan gürültüyü görünce kaçmış. 

Sakalı kırlaşmış, beli bükülmüş ihtiyar bir Ermeni dişsiz ağzını açarak güldü:

“Ee dünya ahir zaman oldu evlat. 40 kadın erkek diye bir balta sapına yapışacak demeorlar mıydı? İşte o zamandayız.” 

Hele hadise zabıtanın karışmasına ihtiyaç kalmadan halledildi de herkes yerli yerine çekildi. 

***

Kalabalık bir pastane. Üç kişilik bir grup pencerenin önünde masada çaylarını içiyorlar. Birinin elinde gazete haldır haldır okuyor. Fakat yaya kaldırımında camın arkasından aynı gazeteyi okuyan biri daha var. Hem öyle derin bir dikkat ve alaka ile okuyor ki içerideki okuyucu sinirlenerek elinden gazeteyi bırakmaya mecbur oldu. Camın arkasındaki adam galiba pek tatlı yerinde kalmıştı. Hani utanmasa camı vurup “Gazeteyi iyi tut! Sinemacılığa ait bir bahsi okuyordum.” diyecekti. Arkadaşım bana bunu işaret ederek:

“Bir de bizde okuyucu yoktur diye şikâyet ederseniz. Bir gazeteyi iki kişi okuyor daha ne istiyorsunuz?”

***

Bilmem sizin de dikkatinizi çekiyor mu? Elinde bir fırça, kundura parlatacak bir kumaş parçası, kahve kahve dolaşıp ayağının tozunu aldıracak adam arayan birtakım işsiz güçsüz çocuklar peyda oldu. Müsaade filan istemeden parlatma işine başlıyor. Bunlardan biri köşede oturan bir gencin kunduralarını parlattı. İşini bitirince bu zahmetinin karşılığını almak istediğini ima etti:

“Ayna gibi oldu beyim!” 

Öteki pişkin ve lakayt güldü:

“Ayna gibi olduysa suratına bak da çekil!”

“Birkaç kuruş vermeyecek misiniz?”

“Öyle bir niyetim yok.”

Çocuk ümit ettiği ihsanı göremeyip çekilince genç bize döndü:

“Dilenciliğin göz boyayıcı bir türü daha. Sermayesi bir arşın bezle 20 kuruşluk bir fırça.”

***

Opera Sineması’nın pasajında ağırbaşlı, kelli felli adamlar büyük bir dikkatle “Üç İptila“ filminin camekânda teşhir edilen pozlarını seyrediyorlar. 

“İvan Petroviç ne mükemmel oynuyor monşer!”

“Ya öteki, Alis Teri?”

“Yaman kadın!”

Badem şekeri satan adamın seyyar camekânı önünde kürk mantolu bir hanımın bir saniye duruşu ve satıcının hemen harekete gelişi:

“Az evvel kavurdum efendim. 50 dirhem tartalım mı?”

Emrivaki.

“Tartınız ama bayat olmasın.”

Küçük küreğin şekerler arasına daldırılışı ve hanımefendiye çeşnisine bakılmak üzere takdim edilişi:

“Lütfen tadına bakmaz mısınız? İki kavrulmuştur efendim.”

Bu nezaket karşısında kendi kendime “Sade badem şekerleri değil sahibi de iki kavrulmuş.” diye söylendim. Kadıncağız bir tek bakışın ceremesini 50 dirhem badem şekeri parasıyla ödemişti.

Hava da ne kadar güzel. Âdeta serince bir bahar günü. Herkes caddeye dökülmüş. Eline renk renk çiçeklerle gelip geçenlerin koklama zevkini okşayan satıcılar bugün her zamankinden fazla. Hele o karanfillerin güzelliği, o salep çiçeklerinin lüle lüle bükülüşü nedir? Çiçeklerin son turfanda mevsiminde ne mutlu sofrasını bunlarla donatabilenlere! Son turfanda dedim de hatırıma geldi. Dün bir kavuncu ile görüştüm. Meğer bizim eve ara sıra kavun bırakırmış. Laf olsun diye sordum:

“Kaça bu kavunlar?”

Yumruk kadar şeyler için “Denesini 50’ye veriyiz.” cevabını alınca yerimde bir kere sıçradım.

“Ne söylüyorsun?”

“Ele beğum. Zamanı geçende her şey bahalaşıyı.”

Buna karşılık elmaların en âlâsını 25 kuruşa veriyorlar. Evet doğru, her şey mevsiminde gerek. Yalnız insan müstesna. İçimizde mevsimi geçenlerin son turfanda da olsa kimse yüzüne bakmıyor!


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Karaborsada gazete satışı #56

gazete, İkdam, Kitap Yayınevi, Çağatay Anadol, tiraj, özgürlük

13 Ara 2022

gazet

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR