Hayaletler mi kahramanlar mı: Zeytin Ağacı ve kuşaklararası travma üzerine düşündürdükleri

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Malumunuz düğün mevsimi geldi çattı. Yoğun hazırlıklar, uçuşan elbiseler, keten gömlekler… Gelinler, damatlar… Bir yaz gecesi rüyasına öykünen organizasyonlar. Aileler, aileler ve yine aileler…
Cenazelerin mevsimi yok ama. Uçuşan elbiseler, keten gömlekler de yok orada… Kefen var ama. Pilav var. Ayran. İnancınıza göre dua organizasyonları, olası cennet/cehennem tasvirleri var. Bir de aileler, aileler ve yine aileler…
Bir aile sisteminin nasıl işlediğini anlamak istiyorsanız kendinizi bir düğünün ya da cenazenin tam ortasına bırakabilirsiniz. Aile bireylerinin krizleri nasıl çözdüğü, kendilerini nasıl sakinleştirdikleri ya da sakinleştiremedikleri, duygularını nasıl yönettikleri aile sisteminin nasıl belirlendiğini de gösteriyor. Yaşanan ya da yaşanamayan, olumlu veya olumsuz her neyse tüm bunlar bir ölçüde kuşaklardan kuşaklara da aktarılıyor.
Aile travmaları alanında önemli çalışmalarda bulunan Mark Wolynn, “Kalıtsal olarak devraldığımız veya doğrudan deneyimlediğimiz travmalar yalnızca sıkıntı mirasını oluşturmaz, aynı zamanda gelecek nesillerle paylaşılabilecek güç ve dayanıklılık mirası yaratır” derken bireysel ve dolayısıyla da toplumsal iyileşmenin önceki kuşaklardan bize aktarılanları anlamlandırıp, onların çözülebilmesiyle mümkün olacağını ifade eder.
Kuşaklararası travma meselesi üzerine çokça yazılıyor, bolca konuşuluyor. Netflix’de geçen hafta 2. sezonu yayınlanan Zeytin Ağacı dizisini bu durumla ilgili farkındalık geliştirmek adına önemli buluyorum. Aile dizilimi de dahil tüm psikoterapi yöntemleri, alanında yetkin kişiler tarafından yapılırsa insanın dönüşüm sürecine fevkalade katkı sağlayabiliyor. Yanlış kişiler tarafından uygulanırsa da felakete yol açabiliyor. Tek yol elbette terapi değil ama çok kıymetli bir yol olduğunu koltuğun iki tarafında da oturan biri olarak söyleyebilirim.
Dizinin temel sorusu, dizi karakterlerinden Ada’nın yazdığı makalenin başlığında yer alıyor: İnsan nasıl iyileşir? Dizideki bakış açısına göre birey iyileşirse sistem de iyileşebiliyor. Geçmişimizi tanımak, kendimizi tanımanın ön koşulu. Geçmişimizle bağ kurmak, kendimizle ve ötekiyle bağ kurmanın ve iyileşmenin ilk adımı. Hayatımızın tavan arasında saklananlarını bulup ortaya çıkarmak bizleri daha yaşanabilir, konforlu bir ruhsallığa yerleştirebiliyor.
Bugünümüzü değerlendirirken kuşak geçişliliğini yok sayamayız. Geçmişimizin kayıpları, travmaları, sırları, tutulamayan yasları şimdiki bizi inşa eder. Atalarımızdan sadece nereli olduğumuzu değil, varoluşsal nasılımızı, niçinimizi de devralırız. Geçmiş kuşaklarımızda yaşanan göçler, savaşlar, asimile edilmeler birtakım kayıpları, acıları da beraberinde getirir. Bunlar DNA’larımızda bile yerini alan yaşantılardır.
Judith Herman, Travma ve İyileşme isimli kitabında buna dair şunları söyler:
“Vahşet… Gömülmeyi reddeder. Halk arasındaki inanışlar, hikayeleri anlatılana kadar mezarlarında yatmayı reddeden hayaletlerle doludur.”
Atalarımızdan hayaletler mi yoksa kahramanlar mı yaratacağımızı geçmişimize dair farkındalıklarımız, içgörümüz şekillendirir. Geçmişi öğrenmek sadece nereden geldiğimizi öğrenmek değil, bugüne nelerin taşındığını da öğrenmektir. Bu şekilde yaşananlarla yüzleşilip barış sağlanabilir. Eğer bu yüzleşme gerçekleşmezse, köklerimizden sağlıklı bir ayrışma da mümkün olmaz. Ayrışma yoksa ne yazık ki birey oluştan da söz edemeyiz. Ayrışma olmazsa kurtulamadığımız bir yığın duygusal yükün altında ezilebiliriz.
Ancak nasıl ki mutlu sonlar, salt kötü veya salt iyi insanlar sadece filmlerde olur, gerçek dünyada bunlara pek rastlayamayız, sanırım hızlı iyileşmeler için de aynısını söyleyebiliriz. Hiçbir terapi yöntemi Zeytin Ağacı dizisinde olduğu gibi bir anda kimsede iyileşme yaratmıyor, hiçbir terapi yönteminin sihirli değneği yok. İyileşmek denilen hadise epey sancılı olabiliyor.
- İngilizcedeki “patience” kelimesinin hem “hasta” hem de “sabır” anlamına gelmesi çok manidar. Her iyileşme zaman ve dolayısıyla da sabır istiyor. Öyle şifalı taşlarla, otlarla, olumlamalarla, ataları onurlandırmayla tek seansta çat diye olmuyor.
Başucu kitaplarımdan Kurtlarla Koşan Kadınlar’da şöyle bir paragraf var;
“Dönüşümün çalışmadan gerçekleşmeyeceğini biliriz. Şu ya da bu şekilde yanıp kül olmamız, ardından bir zamanlar olduğumuzu düşündüğümüz kişinin küllerinin karşısında oturmamız ve buradan başlayarak devam etmemiz gerekeceğini biliriz.”
Evet tüm bunlar için de fazlasıyla zamana ihtiyaç duyarız. İçsel dönüşüm süreçlerinde hız beni korkutuyor. Çünkü dönüşüm denilen hadisenin pek de hızlı olamayacağını, beraberinde getireceği birtakım sindirim, yas gibi süreçlerin olması gerektiğini ve ancak böylelikle içselleştirilebileceğini gayet iyi biliyorum.
İnsan, içinde olduğu sistemin kayıp parçalarını bulmak ve bir bütünlüğe erişebilmek adına onları birleştirmek istiyor. Çünkü bütünlüklü hissetmek en temel ihtiyacımız. Bunun için hangi yol kime iyi gelirse o yoldan ilerlesin. Ama o yolun kendisine zarar verdiğini hissettiğinde de oradan ivedilikle geri dönsün, çünkü evet, zararın neresinden dönülürse kardır.
İnsan canlısı etten, kemikten, kandan oluştuğu kadar duygulardan, hislerden de oluşuyor. Bir insandan herhangi bir uzvunu nasıl ki ayrı tutamayız, duygularından da ayıramayız. Duygular bu kadar hayati bir öneme sahipken duygulara alan açmak hiç de kolay olmuyor. Başımıza ne gelirse de işte bu yüzden geliyor.
Duygular katman katman. Bir öfkenin altından hayal kırıklığı çıkabiliyor veya bir pişmanlığı başkasını suçlayarak alt ettiğimizi sanabiliyoruz. Yaşadığımız çağın hız ve performans odaklı hâli duyguları yaşayış şeklimizi de kuşkusuz etkiliyor. Örneğin bazı duygular var ki; üzüntü, yas, özlem, hayal kırıklığı, engellenmişlik gibi, bunları daha edilgen duygular olarak sınıflandırabiliriz. Bu duyguların doğasında kabulleniş, zamana bırakabilmek, durabilmek gibi kendinden menkul bazı hâller var.
Ancak bu hâllere tahammül edilemediğinde edilgen dediğim duyguların üstü daha etkin, aktif duygularla örtülebiliyor: Öfke, suçluluk, heyecan gibi. İşte ben buna “duyguların ereksiyonu” adını veriyorum. Aslında yaşadığınız bir olaydan dolayı çok üzgünsünüz ve elinizden ne yazık ki hiçbir şey gelmiyor ve bu üzüntüye alan açmaktansa birilerine öfke duyarak daha güçlü bir pozisyonda, daha erekte bir hâlde kalmayı tercih edebiliyorsunuz. Çünkü güçsüz, çaresiz ve edilgen hissetmek, hele bu çağın insanı için hiç kolay değil. Sürekli aktif ve güçlü hissetmeye ihtiyaç duyuyor gibiyiz. Çiviyi sürekli çiviyle sökmek istiyoruz ancak daha sonra çivinin ta kendisine dönüştüğümüzü asla fark etmiyoruz.
Tabii hayat böyle ilerlemiyor. Hayat kadar insanı kastre eden, azaltan, eksilten bir şey bilmiyorum. Hayatın kastre ediciliğinde insan ancak tamamlanırsa tamamlanıyor. Çoğalarak değil de eksilerek… Fakat kimsenin bu azalmaya tahammülü olmadığı için de insan hep yarım, eksik bir ruhsallıkla hayatını idame ettirmeye çalışıyor. İşte bu da eksik bir hayatı beraberinde getiriyor. Ne yapsa yetmiyor, yanındayken bile hasretini çektiği insanlarla çevrili oluyor. Çok paradoksal bir şey söylediğimi farkındayım.
Eksik ancak eksikliğin kabulüyle tamamlanabilir. Hayatla boy ölçüşerek değil de hayattan her seferinde boyumuzun ölçüsünü alarak…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
YAZARLAR

Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Hiç”, cümle içinde pekiştirme, kesinlik, miktar veya zaman bildiren çok işlevli bir sözcüktür. Olumsuz cümlelerde eylemin anlamını kuvvetlendirir, soru cümlelerinde belirsizlik veya olasılık belirtir, tek başına kullanıldığında ise mutlak yokluğu ya da değersizliği ifade eder.

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

Fas’tan İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk şehri Ceuta’ya yönelik kitlesel geçişlerde en az 57 kişi öldü. İspanya İçişleri Bakanlığı, 30 Temmuz’dan itibaren yaklaşık 50 bin kişinin kente girdiğini; Ceuta yönetimi ise sayının 60 bine ulaşmış olabileceğini açıkladı. Cuma akşamına kadar 48 bin 300 kişinin Fas’a döndüğü bildirilirken Madrid yönetimi sınır bölgesine asker ve ek güvenlik personeli gönderdi.

Üsküdar Belediyesi'ndeki yapı ruhsatı ve iskan işlemlerinde usulsüzlük yapıldığı iddialarına ilişkin soruşturmada Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın da aralarında bulunduğu dört kişi tutuklandı. İki şüpheli adli kontrolle serbest bırakılırken savcılık, belediye iştiraki Kent AŞ üzerinden müteahhitlerden para talep edildiğini ve ruhsat süreçlerinin yetkisiz kişilerce yönlendirildiğini öne sürüyor. Dedetaş suçlamaları reddederek müteahhitlerden para alınması yönünde hiçbir talimat vermediğini söyledi.

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.



