
Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.
Çağımızda birçok insan “özgür” olduğunu sanıyor ama aslında yalnızca dürtülerinin peşinden sürükleniyor. Birini arzuluyor ama temas kuramıyor. Birini istiyor ama yakınlığa dayanamıyor. Seks yapıyor ama sevişemiyor. Sürekli bağlantıda ama kimseyle bağ kuramıyor. Yalnızlık ise buralarda başlıyor. Bu kadar yalnız insan varken, niçin bu kadar yalnız insan var? Çünkü insanı yalnızlaştıran şey ötekinin yokluğundan ziyade kişinin kendisine tahammül edememesi ve tek başına kalamamasıyla ilgili…

Uzaydan dünyaya bakıldığında sınırlar kayboluyor, hepimiz dünya gemisinde aynı mürettebattayız. İçeriden bakınca ise oldukça dağınık, yaşanması zor hayatlar… Savaşlar, kıyametler, krizler… Kaygılar, depresyonlar, yalnızlıklar… Dünyayı değiştirmek mümkün değil belki ancak dünyayı daha yaşanabilir kılmak mümkün. Belki de sandığımızdan daha küçük yerlerden başlıyor bu.

Spontanlığı, yavaşlamayı, düşünmeyi yeniden hatırlamak yalnızca bireysel bir iyilik hâli meselesi değil aynı zamanda son derece hayati bir psikopolitik meseledir. Çünkü bazen bir felaketi başlatan, büyük bir ideoloji değil, sadece dürtüyle eylem arasındaki o hayati boşluğun çökmesi de olabilir. Bugün en radikal politik eylemlerden biri, hızın, öfkenin, teşhirin ve tepkiselliğin kutsandığı bir dünyada o boşluğu yeniden savunmaktır.

Kadınlığın kuşaklar boyunca nasıl aktarıldığını anlamak istiyorsak yalnızca anneden kıza uzanan hattı değil, babanın kendi annesiyle kurduğu ilişkiyi de düşünmek önemli. Çünkü bir kız çocuğunun babasının gözünde gördüğü, yalnızca kendi varlığı değil, aynı zamanda babanın geçmişte tanıştığı ilk kadının bakışından izler de taşıyor. Bayramı aile yanında geçirecek olanlar aileye bir de bu aktarım hattı üzerinden baktıklarında acaba ne görecekler?

Kadınlar arasındaki ilişkiler sabit değildir; tıpkı kadınların hayatları gibi hareket hâlindedir. Yakınlaşır, uzaklaşır, yeniden kurulur. Hayatımızda olan, hayatımızdan geçen ve içimizde iz bırakan tüm kadınlar, bir şekilde kim olduğumuzu şekillendirir. 8 Mart, hayatımıza emek vermiş kadınları hatırlamak, onlarla kurduğumuz bağların bizi nasıl dönüştürdüğünü düşünmek için de bir fırsattır.

Kemal zihninde yarattığı Füsun imgesine öyle âşıktır, ona öyle yapışıp kalmıştır ki Füsun’u tam olarak tanımaz, onun kim olduğunu bilmez bile. Bu da Füsun’da büyük bir öfkeye sebep olur. Görülmeyişin öfkesine. Bu öfke Füsun’u da Kemal’i de öldürecek güçtedir. Gücünü de nereden alır biliyor musunuz? Füsun’un aslında kendini göremeyişinden.

2025’e “adios” diyoruz artık. Bildiğimiz bir yerden ayrılıyor, 2026’nın belirsizliğine doğru yola çıkıyoruz. Bu belirsizlik, sadece kaybolma riskini değil; yolun bir yerinde yeniden bulunma, başka bir biçimde geri dönme ihtimalini de barındırıyor. Konforu sabit bir durak değil de, yolda kendimize eşlik edebilme hâli olarak düşündüğümüzde, belki de bu bilinmezlik yeni bir konfor alanına dönüşecektir kim bilir.

Viyana'daki Albertina Modern’de 1 Mart’a kadar ziyarete açık kalacak Marina Abramović sergisi, sanatçının iki işini öne çıkarıyor: Imponderabilia ve Counting the Rice. Birinde ötekiyle karşılaşmanın, diğerinde tek başınalığın zorunluluğunu görüyoruz. İnsanın hayatına dair en önemli sorumluluğunun yaşamında birliktelik ve bireysellik ihtiyacını gözetebilmesinden geçtiğini düşünürsek Abramović’in sanatı sanki bu sorumluluğun bir hatırlatıcısı gibi.

Hayatın ilk büyük evresi kırk yıl sürer, sonra benlik yavaş yavaş yeni bir evreye geçer. Bu kez kendi iç doğumuna tanıklık ederek, üstelik bu kez anne rahminden değil, kendi inançlarından, savunmalarından doğarak… Kimileri bu dönemde değişimin içsel çağrısını duyarak içine dönerken kimileriyse o çağrının sesini bastırmak için dışarıda değişiklikler yapmaya gider.

Yavaş yavaş yapılan kış hazırlıkları, o hazırlıkları usulca bekleme hâli, insan ruhsallığını kıvamlandırıyor. Hayatın asıl lezzetini de belki bu oluşturuyor. Kara suyunu bırakabilen sebze yemeğe tat katıyor. Kara suyunu bırakabilen insan da yaşama kendi özünden bir tat bırakıyor.



