Berrak zihinler için yalın, zengin, bağımsız bir Türkçe dijital medya üyeliği.
Ücretsiz Kaydol →
Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.
Kadınlar arasındaki ilişkiler sabit değildir; tıpkı kadınların hayatları gibi hareket hâlindedir. Yakınlaşır, uzaklaşır, yeniden kurulur. Hayatımızda olan, hayatımızdan geçen ve içimizde iz bırakan tüm kadınlar, bir şekilde kim olduğumuzu şekillendirir. 8 Mart, hayatımıza emek vermiş kadınları hatırlamak, onlarla kurduğumuz bağların bizi nasıl dönüştürdüğünü düşünmek için de bir fırsattır.

Kemal zihninde yarattığı Füsun imgesine öyle âşıktır, ona öyle yapışıp kalmıştır ki Füsun’u tam olarak tanımaz, onun kim olduğunu bilmez bile. Bu da Füsun’da büyük bir öfkeye sebep olur. Görülmeyişin öfkesine. Bu öfke Füsun’u da Kemal’i de öldürecek güçtedir. Gücünü de nereden alır biliyor musunuz? Füsun’un aslında kendini göremeyişinden.

2025’e “adios” diyoruz artık. Bildiğimiz bir yerden ayrılıyor, 2026’nın belirsizliğine doğru yola çıkıyoruz. Bu belirsizlik, sadece kaybolma riskini değil; yolun bir yerinde yeniden bulunma, başka bir biçimde geri dönme ihtimalini de barındırıyor. Konforu sabit bir durak değil de, yolda kendimize eşlik edebilme hâli olarak düşündüğümüzde, belki de bu bilinmezlik yeni bir konfor alanına dönüşecektir kim bilir.

Viyana'daki Albertina Modern’de 1 Mart’a kadar ziyarete açık kalacak Marina Abramović sergisi, sanatçının iki işini öne çıkarıyor: Imponderabilia ve Counting the Rice. Birinde ötekiyle karşılaşmanın, diğerinde tek başınalığın zorunluluğunu görüyoruz. İnsanın hayatına dair en önemli sorumluluğunun yaşamında birliktelik ve bireysellik ihtiyacını gözetebilmesinden geçtiğini düşünürsek Abramović’in sanatı sanki bu sorumluluğun bir hatırlatıcısı gibi.

Hayatın ilk büyük evresi kırk yıl sürer, sonra benlik yavaş yavaş yeni bir evreye geçer. Bu kez kendi iç doğumuna tanıklık ederek, üstelik bu kez anne rahminden değil, kendi inançlarından, savunmalarından doğarak… Kimileri bu dönemde değişimin içsel çağrısını duyarak içine dönerken kimileriyse o çağrının sesini bastırmak için dışarıda değişiklikler yapmaya gider.

Yavaş yavaş yapılan kış hazırlıkları, o hazırlıkları usulca bekleme hâli, insan ruhsallığını kıvamlandırıyor. Hayatın asıl lezzetini de belki bu oluşturuyor. Kara suyunu bırakabilen sebze yemeğe tat katıyor. Kara suyunu bırakabilen insan da yaşama kendi özünden bir tat bırakıyor.

Çoğu zaman elimizde tuttuğumuz şey, bizi ayakta tutan bir dal gibi gelir. O dalı bırakırsak boşluğa savrulacağımızı, kaybolacağımızı sanırız. Oysa belki de o dal, aslında çoktan çürümüştür; tutunmak, düşüşü geciktirmekten başka bir işe yaramıyordur.

Slavoj Žižek’in "Gıdıklanan Özne" kitabında sözü edilen simgesel anlamda “babanın öldürülmesi” hayvandan insana geçiş için olması gereken bir adımdır. Çünkü baba otoritesinin simgesel anlamı, yasakları ve tabuları barındıran ve inşa eden kültürün temel kaynağıdır. Peki “baba” yarası, hem bireysel hem de toplumsal tekamüle yol açacak bir kilit olabilir mi?

Kendi ruhumuzu tedaviye uğraşırken sosyal çarpıklıklara yol açan toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle boğuşurken bunun sorumlusunun toplum değil, kendimiz olduğunu düşünürüz. Halbuki Byung-Chul Han'ın dediği gibi "Devrimin mayası birlikte hissedilen acıdır." Psikoterapistler de bu acıdan muaf değiller, olamazlar da...

Kadın kendi yurdu olmaya önce annenin kızına yurt olmasıyla başlar. Onu koşulsuzca sevmesi, kabul etmesi, saygı duymasıyla… Eğer bu yaşanmadıysa da bunun eksikliğine temas edip, bunun yasını tutarak ve başka kaynaklarla, başka iyileştirici ilişki deneyimleriyle bunun telafisini yaparak. Bunun aksi ise ruhları kemiren bir kurtla ömür boyu yaşamak zorunda kalmaktır.



