Baba yaralarından büyümek: Şefkatli de olsa artık bir 'baba' istemiyor olabilir miyiz?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Sırrı Süreyya Önder’in cenaze törenininde kızı Ceren’in yaptığı duygusal konuşma birçoğumuzu epey etkiledi:
“Kendimi bildim bileli seni kaybetmekten korktum. Bu adam bana sadece ölerek acı çektirir derdim. Ben babalığına çok doydum. Bir babaya ihtiyacım kalmayıncaya kadar doyurdun beni. Ama dostluğuna doyamadım.”
Bu cümleler sanıyorum özellikle baba kaybı yaşayanların, fiziksel olarak hayatta ama duygusal olarak hiç olmayan babaların evlatlarının, babalarına ya da bir babaya özlem duyan insanların yaralarını kanırtan, imrendiren, belki haset ettiren bir konuşma oldu. “Babam ölse arkadasından nasıl bir konuşma yaparım, hatta bir konuşma yapar mıyım?”, “Bir babanın babalığına doymak nasıl bir şey?”, “Bir babanın dost olması ne demek?”, Peki ya “bir baba tarafından sevilmek, değer görmek?”
Bu sorular bu coğrafyada bazılarımız için oldukça yabancı kavramlar biliyorum. Bir diğer yandan o konuşmanın başka babaların babalığını sorgulatan bir minvalde olduğunu da umuyorum: “Öldüğümde evladım arkamdan nasıl bir konuşma yapar?”, “Çocuğumda nasıl bir iz bırakarak bu dünyadan göçeceğim?”, “Ben nasıl bir babayım?”
Cenaze çıkışında ise başka bir baba olan Selçuk Tengioğlu, Özgür Özel’e saldırdı. Bu saldırganın kim olduğuna baktığımızda 2004 yılında iki çocuğunu öldüren, diğer ikisini de yaralayan bir cani olduğu ortaya çıktı. O günlerde Selçuk Tengioğlu’nun biri yurt dışında yaşayan iki kızının yıllardır korku içinde olduğunu, babaları yüzünden sürekli adreslerini gizlemek zorunda kaldığını ve sosyal medya hesabı kullanamadığını öğrendik. Kızının Selçuk Tengioğlu için “Bu ismi duyduğumuzda sadece nefret hissediyoruz. Ölmesi için dua ediyoruz” diye bir açıklama yaptığı da internet kaynaklarında gözüküyor.
Nedir babaların hayatımızdaki işlevi?
Bir çocuğun ruhsal gelişiminde baba işlevinin yeri tartışmasız bir öneme sahip. Lacan, Babanın Adı'nda kanlı canlı somut babadan değil de, baba mantığından yani babalık işlevinden söz eder. Nedir bu işlev? Anneyi çocuğun, çocuğu annenin arzusundan ayırarak, yasayı gösteren, yasayı gözeten, sınır koyan, böylelikle ötekini ve dış dünyayı görmeye yer açan bir işlevdir bu.
- Bunu yaparken krallığını ilan edip “Yasa benim” dememeli veya pasif bir şekilde konumlanmamalı, çocukla ilişkilenip sevgisini göstermeli, onu koruyup güven vermeli, çocuğun hassasiyetlerine değer vermeli, rekabete ve dayanışmaya alan açmalıdır. Gerektiğinde koltuğundan kalkmayı da, sırasını savmayı da bilmelidir.
Babalık işlevi, anne ile çocuk arasındaki ilişkinin dipsiz bir kuyu olmasına izin vermez. Babalığın yapılandırıcı işlevi, üçgenleşmenin yani ödipal sürecin oluşturduğu çatıda kendisini gösterir. Bu bireyleşmenin, medenileşmenin önemli bir yapı taşıdır. Rekabete asla alan açmayan, krallığını ilan eden baba, psikoza, yani deliliğe giden bir yola sokabilir çocuğu. Babalık işlevindeki eksiklikler, çocukta çok ciddi kaygılara, korkulara, güvensizliklere yol açabilir. Aynı zamanda çocuk, ihtiyaç duyduğu baba işlevini onu ciddi oranda tehlikeye sokabilecek çok yanlış yerlerde arayabilir.
Somut ve soyut düzeyde baba işlevinin ruhsallığın bilinçli ve bilinçdışı katmanlarında, çocuğun psikolojik gelişiminde ve psikopatolojide temsil ettikleri çok boyutlu ve çok katmanlı bir mesele. Baba, “anne olmayan” biri olarak yasanın, üst benliğin, dış dünyanın, otoritenin, ötekinin temsilcisi olabiliyor. Bu durum çocuğa güvenli bir zemin, korunup kollanacağına dair bir inanç da veriyor.
Babadan hasar almış insanlara baktığımda bir kısmı o güvenlik zeminini kendi kendilerine vermek zorunda hissettiklerinden veya kendi kendilerini korumak zorunda kaldıklarından ruhsallıklarında daha sertleşmiş katmanlara rastlayabiliyor, bu durumun onları daha mücadeleci, belki daha sert ve köşeli ancak büyük ölçüde daha dayanıklı bireylere dönüştürebildiğini gözlemliyorum. O sertliğin içinde ise müthiş bir hassasiyet ve kırılganlık aynı zamanda yoğun kaygı çıkmazları olduğunu da görebiliyorum.
Baba yoksunluğu insanın kendi içinden daha eril bir ruhsallık yaratmasına neden olabiliyor. Bu erilliğin ne kadarı gerekli, ne kadarı gereksiz, ne kadarı sağlıklı ve sağlıksız başka bir yazının konusu olsun. Şimdiki moda terimlerimden biri olan “toksik eril” kavramını anlamak için baba işlevinin ve babasal olanın etrafında dolanmamız gerektiğini düşünüyorum.
Şefkatli bir lider ihtimali
İnsan çoğunlukla al(a)madığı şeyi vermekte zorlanan bir canlı. Bu ülkenin toprakları oğullarını, erkek kardeşlerini iktidar uğruna öldüren padişahlarla, muhalefetle hastalıklı bir rekabet sonucu muhalefeti haksız yere hapse tıkan, yasaya aracılık etmektense “yasa benim” diyen narsisistik politik figürlerle dolu.
Çok uzun zamandır hem Türkiye hem de dünya, sırtını yaslayacağı, güven duyacağı şefkatli bir baba eksikliğinden muzdarip. Karşımıza çıkan her şefkatli baba ihtimali içimizi çiçeklendirmeye yetiyor. Ancak hepimizin bildiği gibi birileri ihtimalleri de yok etmeye uğraşıyor ve biz ister istemez ihtimallerin de yasını tutmaya başlıyoruz. Politik yasa, ihtimallerin yası da dahil.
Dünyada barışçıl, farklılıkları kucaklayan, şefkatli bir lider formatı var mı diye düşünüyorum. Gandhi gibi, José Mujica gibi… Sanırım neoliberal dünyada ve onun yarattığı ekonomik yapıda şu an için iyiye yer yok. İyi olan sistemin işine gelmiyor çünkü.
Sistem için sürdürülebilir olan baskı politikaları ve sürekli bir korku dünyası yaratıp, bireyleri tek tek o korkunun gölgesine yerleştirme ve orada tutma hâli. Buradan çıkış yolu olarak ise bireyleri tüketime özendirerek ancak tüketimle kendilerini sağaltabileceklerine dair bir inanç yaratılıyor. Ancak artık burada bazılarımız boykotu, sadeleşmeyi, yerelliği, yerel üretime desteği minik minik hayatına sokarak uyanmaya başladı.
Şefkatli de olsa artık bir baba istemiyor olabilir miyiz?
Öğrenci protestolarının bana düşündürdüğü sorulardan biri de şu oldu: Acaba artık şefkatli de olsa bir baba istemiyor olabilir miyiz? Belki de istemiyoruz. Belki de aradığımız şey, benzer dili konuştuğumuz, bizi disipline etmeyen fakat birlikte yol yürüyeceğimiz anlayışlı, sağ duyulu rol modellerdir. Belki de baba fantezisini de, baba travmasını da bir kenara bırakmamızın vakti gelmiştir.
Travmaya yapışıp kalmak da büyümeye direnç çünkü. İnsan en çok yarasından büyüyor, yarasından hissediyor, yarasından iyileşiyor. O yaranın biz kabul etsek de etmesek de ruhsallıkta mutlaka bir işlevi oluyor.
“Baba” yarası, hem bireysel hem de toplumsal tekamüle yol açacak bir kilit olabilir mi?
Slavoj Žižek’in Gıdıklanan Özne kitabında sözü edilen simgesel anlamda “babanın öldürülmesi” hayvandan insana geçiş için olması gereken bir adımdır. Çünkü baba otoritesinin simgesel anlamı, yasakları ve tabuları barındıran ve inşa eden kültürün temel kaynağıdır.
Sembolik anlamda “babanın öldürülmesi”, öznelliğimizi inşa etme sürecine götürecektir bizi. Ve ancak sağlıklı bir öznellikle sağlıklı topluluklar kurabiliriz. Bu sağlıklı topluluk, hasretini çektiğimiz güven zeminini oluşturacak, korunup kollanma duygusunu verecektir bize.
İşte o zaman gezegenle, doğayla, bedenimizle, ötekiyle daha doyumlu, sahici, iyicil ve barışçıl ilişkiler kurmayı başarabileceğiz. Demin de dedim ya, insan en çok yarasından büyüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Dünyada her ay 2 milyardan fazla kadın regl oluyor. Bu durum kadın fizyolojisinin doğal bir parçası olsa da tıp literatüründe en az araştırılan konulardan biri. Bu görmezden gelme hâli, milyonlarca kadının güvenli hijyen koşullarına, hijyenik ürünlere ve doğru bilgiye erişemediği daha geniş bir tablonun parçası. "Ölümcül körlük" yazı dizisinin ikinci bölümünde regl tabusunun hastalıkların teşhisini geciktirmekten okulda ve işyerinde ayrımcılığa uzanan görünmez sonuçlarını kadınların tanıklıklarıyla ele alıyoruz.

Müfredatı, sınav sistemini, okul yapılarını ve öğretim araçlarını sürekli reformlardan geçiriyoruz. Fakat eğitimde karşılaştığımız hemen her güçlüğü yine okulun içinden, okulun dili ve araçlarıyla çözmeye çalışıyoruz. Oysa reformdan önce okula hangi gözle baktığımızı, öğrenmeyi neden okulla özdeşleştirdiğimizi ve çocuğu bir özne olarak görüp görmediğimizi sorgulamak gerekiyor.

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün son raporuna göre El Niño fenomeni, gelecek aylarda yağış ve sıcaklık düzenlerinde büyük etkiler yaratacak; sel, kuraklık ve aşırı sıcaklık riskleri artarak ortaya çıkacak. “Son 40 yılın en güçlü El Niño’su” olabileceği belirtilen bu durum için dünya genelinde olağanüstü hazırlık çağrıları yapılıyor.

Bazen birini o an biraz tedirgin etmek ya da yüzleşmekten çekindiği bir gerçeği sakince paylaşmak, uzun vadede hem ona hem de ilişkiye sunulabilecek en içten ve yapıcı katkı oluyor. Belki de esas mesele, ne patavatsızca her şeyi ortaya dökmek ne de çekinip sessizliğe gömülmek… Nezaket görüntüsü altında kendi rahatımızı mı, yoksa karşı tarafın ve ilişkinin gerçek gelişimini mi düşündüğümüzü kendimize dürüstçe itiraf edebilmemiz gerekiyor.

Tıp, uzun yıllar erkek bedenini temel alarak araştırdı, hastalıkları tanımladı ve teşhis kriterleri geliştirdi. Bunun sonucun ise kadınların özellikle bazı hastalıklarda daha geç veya yanlış teşhis alması, tedaviye erişimde eşitsizlik ve yalnızca kadınları etkileyen sağlık sorunlarının yeterince araştırılmaması oldu. "Ölümcül Körlük" dizisinin ilk yazısı, tıbbın cinsiyet körlüğünün nasıl oluştuğunu ve bunun kadın sağlığı üzerindeki sonuçlarını inceliyor.




