Ruhumuzu kışa hazırlamak: İnsan da karasuyunu bırakır

Yavaş yavaş yapılan kış hazırlıkları, o hazırlıkları usulca bekleme hâli, insan ruhsallığını kıvamlandırıyor. Hayatın asıl lezzetini de belki bu oluşturuyor. Kara suyunu bırakabilen sebze yemeğe tat katıyor. Kara suyunu bırakabilen insan da yaşama kendi özünden bir tat bırakıyor.
Ruhumuzu kışa hazırlamak: İnsan da karasuyunu bırakır

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Bazı sebzeleri ya da bakliyatları pişirmeden önce bir taşım kaynatmanız gerekir, acı suyunu ya da kara suyunu bıraksınlar diye. “Kara suyunu bırakmak” acılı ve tortulu tarafını geride bırakmak anlamında kullanılır. Acı suyla yüzeydeki burukluk, kara suyla derindeki tortu kast edilir daha çok.

“Kara su” genellikle rengi koyu, suyu bulanık sebzeler için kullanılır. Örneğin zeytin salamura edilmeden önce acı suyu çıkarılır ki,hem acısını ardında bırakmış olsun hem de tadı belirginleşsin. Veya patlıcan tuzlu suda bekletilir ki acı kara suyundan kurtulsun.

  • Sebzenin olur da insanın olmaz mı böyle suları?  Hem de nasıl olur. Hatta insanın nesi meşhurdur diye sorsak, “kara suyu” diye yanıt veririm. 

İnsanın acı suyu, gündelik telaşta hemen yüzeye çıkan kırgınlıklar, küçük öfkeler, ani tepkiler olabilir. Bir taşım kaynamakla geçer, biraz sabırla diner. Günlük hayatın gürültüsünde sık sık açığa çıkan ama kolayca bırakılabilen bir hâldir bu.

Kara su ise çok daha derinlerde yer bulur kendisine. Yıllar boyunca taşınmış yas, içine gömülmüş öfke, suskunlukla kemikleşmiş pişmanlıklar, suçluluklar, esirgenen sevgiler, yarım kalmış vedalar… Kendine inşa ettiğin kabuklar, sonra kurtulmaya çalıştığın kabuklar, içinde kırılan kabuklar, içine batan kabuklar, sertleşen kabuklar, bir türlü sertleşemeyen kabuklar hepsi kara suya karalık taşır. 

Hemen çıkmaz insanın kara suyu; bazen günlerce, haftalarca, yıllarca beklemek/bekletmek gerekir ki tortulaşsın, ağırlaşsın, salsın kendisini. İnsanın ruhunu bulanıklaştıran, yaşamın tadını bastıran o derin birikimdir kara su. Her şeye siner acısı. Kara suyu bırakmak, yüzleşmeyi, sancıyı ve sabrı göğüslemekten geçer.

Acı suyunu bırakan insan yumuşar, esner, rahatlar. Kara suyunu bırakan insan ise dönüşür. Çünkü acı su daha çok günü hafifletirken kara sudan arınmak ise hayatın yönünü değiştirme gücüne sahiptir. Acı süzülüp güce dönüşür, zehir arınıp şifaya evrilir.

Psikolojiden biliriz; duygular bastırıldıkça katılaşır, kendini başka biçimlerde ve daha güçlü şekilde göstermeye başlar. Oysa bırakıldığında, yani acının içinden sabırla geçildiğinde, bir dönüşüm başlar. Kara suyun çıkışı acı vericidir; kimi zaman gözyaşıyla, kimi zaman sessiz bir kabullenişle olur. Beklemeye, sabretmeye tahammül etmek belki zordur ama sonrasında, insanın ruhsallığından akan o ağır suyun ardından bir berraklık, hafiflik, özgürleşme hissi gelir.

Kara suyunu bırakmak kolay değil çünkü çoğu kez o acıya, tortuya tutunabilir insan. Çünkü alıştığımız yük, hayatımızın, benliğimizin bir parçası gibi gelir. Onsuz kim olacağımızı bilemeyiz. İşte tam da bu yüzden, kara suyunu bırakmak bir özgürleşme eylemidir. Ondan arındığında, insan daha esnek olur. Daha yumuşak. Daha akışkan. Kendi sesini daha sahici biçimde duyabilir.

Bırakılan kara su insana yeni bir güç kazandırır. Bu güç, sertlikten doğmaz. Aksine, kırılganlığın içinden filizlenen, kendini tanımış, kabul etmiş, fazlalığını bırakmış bir güçtür bu. Dönüşüm tam da burada başlar.

Dönüşüm demişken…

Son yaz günleri şimdilerde ya da sonbaharın ilk günleri mi demeli? Hem doğada hem de evlerde yavaş yavaş kışa hazırlık başladı bile. Kışa hazırlanmanın ciddiyet gerektirmesini oldum olası sevmişimdir. Doğaya yakın yerlerde yaşadığınızda mevsimin döngülerini çok net görebiliyor, ışığın kırılmalarını, suyun ve havanın değişimlerini, rüzgarın melodik farklılıklarını bariz bir şekilde duyumsayabiliyorsunuz. Bu da insana bir bütünün parçası olma hâlini hissettiriyor, bu bütünlüklü hâl de müthiş bir canlılık duygusu veriyor. 

Çoğu evde yaz mevsimini kavanozlara, bez torbalara saklama hazırlıkları başladı bile. Salçalar, domates sosları, turşular, tarhanalar… (Evet bunları yapan insanlar hâlâ ve iyi ki varlar.) Bağ bozumu henüz sona erdi; şaraplar, sirkeler fıçılara yerleşti. Tüm bu yapılanların emek, zaman ve sabır içermesinden çok etkileniyorum. Bu hız ve dürtüsellik çağında bekleyerek, beklemeye tahammül ederek yapılan her şeyin çok kıymetli olduğuna inanıyorum. Çünkü sabırla olgunlaşan şey, zamanın bilge ruhunu da içinde taşıyor. 

  • Bu çağ yangınında insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeyin zamanı tüketmek değil, zamanın içinde genişlemeye izin vermek olduğunu düşünüyorum. Zamanın dışına çıkarak onu yakalamak değil de, zamanla bir olmak… 

Şarabın mayalanması için tortusunu da bırakabilmesi gerekiyor, sonrasında zamana güvenebilmesi… İnsanın mayalanması da kendi tortusuyla kurduğu ilişkiden ve o tortudan ayrışabilme cesaretinden geçiyor. Kendi hafriyatını kabullenip onu uygun yerlere dökebilmesinden… Şarabın mayalanmasından, turşunun fermente olsun diye bekletilmesinden insanın kara suyunu bırakması adına öğrenecek çok şey var. 

Tıpkı kış için yapılan hazırlıkların sabırla mayalanması gibi, insanın içsel dönüşümü de zaman zaman karanlıklarda beklemekten geçiyor. Yaşadığımız çağ insanı ısrarla hıza ve hızlı tüketime yöneltse de yavaşlamak varoluşumuzu kendi ritmine geri çekiyor. Bu da insana özünü, hakikatini hatırlatıyor. Çünkü Milan Kundera’nın dediği hız unutturur, yavaşlık hatırlatır. O ısrarla arayıp bulmaya çalıştığımız mutluluk da huzur da oralarda bir yerlerde yer alır işte. 

Yavaş yavaş yapılan kış hazırlıkları, o hazırlıkları usulca bekleme hâli, insan ruhsallığını kıvamlandırıyor. Hayatın asıl lezzetini de belki bu oluşturuyor. Kara suyunu bırakabilen sebze yemeğe tat katıyor. Kara suyunu bırakabilen insan da yaşama kendi özünden bir tat bırakıyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst
∙

HİKAYE

Geleceğe hazırlıklı liderlik modeli: Değişimi anlatmaktan değişimin parçası olmaya uzanan yol haritası

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

Sinem Çelik

·

22 Eki 2026

Geleceğe hazırlıklı liderlik modeli: Değişimi anlatmaktan değişimin parçası olmaya uzanan yol haritası
AngstAngst
∙

HİKAYE

Etki Alanı #1 | Dolly Parton nasıl 'Book Lady' oldu?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

Zeynep Erdoğan

·

18 Eki 2026

Etki Alanı #1 | Dolly Parton nasıl 'Book Lady' oldu?
AngstAngst
∙

HİKAYE

İstanbul'un kayıp dereleri: Kent suyun yolunu nasıl kapattı?

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Pelin Cengiz

·

15 Eki 2026

İstanbul'un kayıp dereleri: Kent suyun yolunu nasıl kapattı?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Kabuk ile deniz arasında: Müşterekleşerek varolmak üzerine

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.

Eda Öztürk

·

14 Eki 2026

Kabuk ile deniz arasında: Müşterekleşerek varolmak üzerine
AngstAngst
∙

HİKAYE

Eleştirdiğimiz düzenin içinde kendimiz olarak kalabilmek: 24 yaşındaki hâlimiz bugün bizi görse ne derdi?

Yıllar geçtikçe sorumluluklar, kariyer, statü ve güvenlik uğruna bir zamanlar karşı çıktığımız düzenin parçası olurken verdiğimiz tavizler giderek alışkanlıklara, alışkanlıklar da karakterimize dönüşebiliyor. Gündüz Vassaf’tan Étienne de La Boétie’ye, Žižek’ten Byung-Chul Han’a uzanan düşünsel bir hat üzerinden, düzenin dışına çıkamasak bile ona bütünüyle teslim olmadan kendimize ait özgürlük alanları yaratmanın önemi üzerine...

Cem Arıdağ

·

14 Eki 2026

Eleştirdiğimiz düzenin içinde kendimiz olarak kalabilmek: 24 yaşındaki hâlimiz bugün bizi görse ne derdi?