İoanna Kuçuradi’nin ardından: Bir insan öldüğünde geriye ne kalır?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Bir insan öldüğünde geriye ne kalır?
Cuma akşamı kaybettiğimiz hocamız İoanna Kuçuradi’nin ardından bu kadim soruyu yeniden beliriverdi bilincimde.
Bu sabah erkenden yola çıktım. Saat 11.00’de başlayacak anma töreni için Maltepe Üniversitesi’ne vardığımda çalışma arkadaşları, öğrencileri, dostları, sevenleri çoktan konferans salonunun önünde toplanmıştı. 4 Ekim 1936’da doğan Kuçuradi, doksanıncı doğum gününde toprağa verilecekti. Bir insanın doğduğu gün uğurlanmasının yarattığı tuhaflık, yaşama ilişkin bildiğimiz en yalın şeyi bir kez daha hatırlatıyordu: Yaşam sınırlı. Ne denli önemli, güçlü, etkili olursa olsun insanın ölümlülük karşısında ayrıcalığı yok.
Yaklaşık iki saat süren törende devlet kurumlarının temsilcilerinden yerel yöneticilere, üniversite yöneticilerinden öğrencilerine, insan hakları alanında yolu onunla kesişmiş hukukçulardan akademisyenlere kadar pek çok kişi söz aldı. Konuşmaların her biri bir başka Kuçuradi’yi hatırlatıyordu: Filozofu, hocayı, insan hakları savunucusunu, yöneticiyi, çalışma arkadaşını... Ömrünü felsefeye, etiğe, insan haklarına vermiş birinin emeğinin bu denli farklı çevrelerce sahiplenilmesi, belki de toplum olabilmenin yolunun nerelerden geçtiğinin de göstergesi.
- Bu yazıyı ne İoanna Kuçuradi’nin düşüncelerini özetlemek ne de bugün yapılan konuşmaların dökümünü çıkarmak için yazıyorum. Bunlar zaten biliniyor; bilinmeyenler de kolaylıkla bulunabilir. Ben daha güç bulunabilecek bir şeyin peşindeyim: Bir insan, başka insanların hayatında nasıl iz bırakır?

Karşılaşmaların kıymetli olduğunu düşünürüm. Çünkü bazı karşılaşmalar olup bittiği anda değil, üzerinden yıllar geçtikçe anlam kazanır; insanın düşünme biçimine, sözcüklerine, yaptığı işe, hatta farkına varmadan verdiği kararlara karışır. Bir insanı tanımış olmak, sanırım, harmanınızda bıraktığı tortuyla ilgili olsa gerek.
Ben İoanna Kuçuradi’yle 1991’de tanıştım. İki yıl önce, 1989’da Platon’un Devlet kitabıyla karşılaşmam felsefe okumayı seçmeme neden olmuştu. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne geldiğimde ise bölüm başkanının kapısını çalan, taşradan gelmiş, biraz çekingen bir gençtim. Henüz 55 yaşındaydı ama saçları çoktan beyazlamıştı. Üzerinde çiçekli bir elbise olduğunu hatırlıyorum. Odaya girdiğimde, sonradan felsefe problemlerine bakarken de birçok kez göreceğim biçimde anlamaya yönelik o bitimsiz merakıyla gözlerimin içine baktı.
O günden sonra hayatımda hep oldu. Lisans ve yüksek lisansta hocamdı. Ama “hoca” sözcüğü ilişkimizi anlatmaya yetmez. Çünkü ders, ders saatinde başlayıp bitmiyordu. Harçlığımızdan “aşk acılarımıza” kadar ilgilenirdi. Kapısı gerçekten açıktı; gençliğin verdiği hoyratlıkla çat kapı girer, otururdum. Bazen ne kadar sert konuştuğuma şimdi düşündükçe şaşırıyorum. O sertliği büyütmez, usulca yumuşatır; talebimin içindeki makul noktayı bulmaya çalışır, yapabileceği bir şey varsa yapardı.
Belki de bu nedenle onu yalnızca düşünceleriyle hatırlamak bana eksik geliyor. İnsan İoanna vardı.
- Tekel 2000 içerdi. Paketin ağzını çuval açar gibi bütünüyle yırtardı. Lisans derslerinde arada, yüksek lisans derslerinde sınıfta sigara içtiğini hatırlıyorum; çok sonraları bıraktı. Kendisine gelen posta paketlerini, zarfları atmazdı. Keser, biçer, ters çevirir, yeniden kapatıp kullanırdı.
Dünyanın dört bir yanında toplantılara katılan, uluslararası felsefe kurumlarında sorumluluk üstlenen, devlet görevlileriyle insan hakları konuşan filozof, hiçbir şeyi aksatmadan vaktinde yerine getirirdi. Lisans, yüksek lisans, doktora derslerini aksatmaz; bir yandan Türkiye Felsefe Kurumu’nun çalışmalarını yürütür, konferanslar düzenler, yayınlarla uğraşır, diğer yandan uluslararası toplantılara giderdi. Felsefenin üniversiteye sıkışmasını istemez, kurumlarıyla yaşayan kamusal bir etkinlik olduğuna inanırdı. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü 1969’da kurmuş, 2003’te emekli oluncaya kadar bölüm başkanlığını yürütmüştü. Sonra da durmadı; 2006’dan itibaren Maltepe Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürdü.
Bugünkü törende Betül Çotuksöken, daha geçen hafta Kuçuradi’yle yeni dönemde vereceği ders üzerine konuştuklarını anlattı. Doksanıncı yaşının eşiğinde hâlâ yeni dönemin dersini düşünen birinden söz ediyoruz. Bu ayrıntı bana bütün unvanlarından daha fazla şey söylüyor. Felsefe onun için geçmişte yapılmış, sonuçları kitaplara konmuş, deyim yerindeyse donmuş bir etkinlik değildi, yaşam sürdükçe problemleri görerek ilgili ayrımları yaparak bilgi üretilmesi gereken bir uğraştı.
İşini ciddiye alırdı. Bunun ne anlama geldiğini ondan öğrendiğim bir Kant sınavıyla anlatabilirim. Yüksek lisansta kendisinden Kant dersi alıyorduk. Sınavda 11 sayfa yazmıştım. Sınıfta yaklaşık 10 kişi olduğumuzu düşünürsek önünde 80-100 sayfalık sınav kağıdı yığını vardı. Bir hafta sonra derse geldiğimizde hepsini okumuş, kırmızı kalemlerle pek çok şerh düşerek bize geri vermişti. Kağıtlarımızı sırayla okumamızı istedi. Sıra bana geldiğinde “Sen oku” dedi. Ben de yazdığım cümleleri, onun düzeltmelerini dikkate alarak doğru kavramı kullanarak okurken hemen sözümü kesti: “Yazdığını oku!”
- Sesinin yükseldiğini hatırlıyorum. O an biraz da mahcup olarak kağıda döndüm. Yıllar sonra o sahneden aklımda kalan Kant değil. Bir öğrencinin yazdığı 11 sayfayı okuyup bir hafta sonra onun karşısına çıkmak, öğrenciden de kendi yazdığı şeyin sorumluluğunu taşımasını beklemek. Hocalığın ne olduğunu öğrendiğim birkaç insandan biriydi.
Bir başka anım daha var: Henüz ikinci sınıftaydım. Şimdi Bilge Karasu Kitaplığı olarak kullanılan, o yıllarda yüksek lisans ve doktora derslerinin, bölüm toplantılarının yapıldığı seminer odasını haftada bir öğleden sonra bana vermesini istedim. Üstelik yalnızca odayı istemiyordum; bölümde bütün sınıfların o öğleden sonraki derslerinin de boşaltılmasını talep ediyordum. Bunu şimdi düşündüğümde, talep etmekten çok hoyratça emrivaki konuşmuştum.
Beni ilgiyle dinledi. Çaktırmadı ama hoşuna gittiğini anlamıştım. Talebimi karşılıksız bırakmadı. Sonra her hafta birini konuk etmeye başladım. Daha önemlisi, çağırdığım konukları çoğu kez kendisi karşıladı, açılış konuşmasını, “ev sahibi” olduğumdan bana yaptırır, konuşmaları dinlerdi. Bölüm başkanının ikinci sınıftaki bir öğrencinin girişimini yalnızca “izin vererek” değil, orada bulunarak ciddiye almasının ne anlama geldiğini, akademinin de hocalığın da ontolojisine dair bize neler söylediğini düşünebiliriz.
- Belki Kuçuradi’nin hocalığının ayırt edici taraflarından biri buydu: İnsanların yapabileceklerini, bazen kendilerinden önce ciddiye almak.
Cesurdu da. Söylemesi gerekeni söyler, ama söylediği sözün nerede durduğunu bilirdi. Türkçenin felsefe yapmaya elverişli olmadığı yolundaki bir tartışma sırasında dönemin başbakanının görüşü kendisine sorulduğunda verdiği cevabı yıllardır hatırlarım. Mealen, “Beyefendinin haberi olmayabilir ama biz Türkçe felsefe yapıyoruz” demişti. Bu, yüksek sesli meydan okumadan çok, yaptığı işe duyduğu güvenin kararlı ve sakin kesinliğiydi. Çünkü zaten yıllardır Türkçe felsefe yapıyor, yaptırıyor; temel metinlerin dilimize kazandırılması, felsefe yayıncılığı ve kurumsallaşma için çalışıyordu.
- Fakat ölümün ardından bir insan hakkında bunları sıralamanın tehlikesi de var. Hayat kolaylıkla başarılar kataloğuna, insan da kendi özgeçmişine dönüşebiliyor. Oysa insan yalnızca yaptığı büyük işlerde değil, başkalarının hayatında açtığı küçük geçitlerde de yaşamaya devam ediyor.
Cuma akşamından beri sosyal medyada birbirinden çok farklı çevrelerden insanların Kuçuradi hakkında yazdıklarını görünce bunu düşündüm. Popüler olmayı amaçlayan neredeyse hiçbir şey yapmadan bu kadar geniş kitlelerce saygı duyulan biri olmak, bugün pek sık rastladığımız bir durum değil. Belki de gördüğümüz, uzun bir ömrün ilmek ilmek ördüğü hayatın hasadıydı. Kurduğu kurumlar, yazdığı kitaplar, yetiştirdiği öğrenciler kadar; bir öğrencinin talebini dinlemek, başka birine “Sen yaparsın” demek, yüz sayfalık sınav kağıdını bir haftada okuyup geri vermek, doksan yaşında vereceği dersi düşünmek de o hasadın içindeydi.
Bugün törende Yusuf Örnek, 1831’de yaşama veda eden Hegel’in cenaze töreninde rektörün şu soruyu sorduğunu hatırlattı: “Eğer ölümsüz olan da bu hayatta ölüyorsa hayat dediğimiz şey nedir?” Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:
“Biz felsefeciler, hayatın kendisinin ne olduğunu bilmiyoruz, hayatı canlılar üzerinden biliyoruz. Ama hayatın ölümlü, sonlu olduğunu biliyoruz. Ama bu hayatta ölümsüz olmak için eserler bırakmak gerektiğini de biliyoruz; bunu da filozoflar, sanatçılar, düşünürler yapıyor.”
Evet, İoanna Kuçuradi hocamı ölümsüz olma mertebesine yaşamıyla, sözüyle, sözüne can verdiği eylemleriyle bu mertebenin pek az ölümlüye bahşettiği bu olanağı gerçekleştiren müstesna insanlardandı. Sonlu bir hayat, başka hayatların içine karışarak kendi sınırlarını aşabiliyor. Filozofların, sanatçıların, düşünürlerin “ölümsüzlüğü” belki tam burada: Ölmemekte değil, kendilerinden sonra başkalarının düşüncesinde, dilinde, eyleminde, anlam dünyalarında yaşamaya devam etmekte.

İoanna Hoca’nın ne bıraktığı sorusuna yalnızca kendi hafızamdan cevap vermek istemedim. Çünkü onunla karşılaşmış herkesin İoanna’sı başka. Öğrencisi olmuş ya da olmamış; birlikte çalışmış, konferansta dinlemiş, kitabıyla karşılaşmış, bir cümlesiyle düşüncesinin yönü değişmiş insanların hafızalarında da başka başka izler…
- Cenazede karşılaştığım bazı insanlara bu nedenle tek bir soru sordum: İoanna Kuçuradi’nin sizin anlam dünyanızdaki izdüşümü nedir?
Nuran Direk’in hafızasında İoanna Kuçuradi, insana ne yapması gerektiğini anlatan bir hocadan çok, onda henüz kendisinin de görmediği bir imkanı görüp onu harekete geçiren biri olarak kalmış. 1992’de Delphi’de, Çocuklar İçin Felsefe üzerine dinlediği bir bildiriden etkilenen Kuçuradi’nin “Bizde de olsa iyi olmaz mı?” sorusuna Direk “Elbette” diye karşılık vermiş. Kuçuradi’nin yanıtı kısaymış: “Yap öyleyse!” Direk’in şaşkınlığına ise “Tabii, sen yaparsın” demiş.
Direk yıllar sonra bu anı, kendi hayatındaki dönüm noktası olarak anlatıyor: Kuçuradi’nin kendisine duyduğu güven, onun da kendisine güvenmesini sağlamış. Türkiye’de Çocuklar İçin Felsefe (P4C) çalışmalarından felsefe kulüplerine, olimpiyatlara uzanan o uzun yolun başlangıcında, belki de tam olarak bu var: Bir hocanın öğrencisine bilgi vermesinden önce, ona henüz olmadığı kişinin olanaklarını göstermesi.
Simge Atsüren’in pandeminin başlarında bir YouTube videosu ile başlayan karşılaşması, daha sonra aynı üniversite çatısı altında öğrencilik ilişkisine dönüşmüş. Tanıklığın merkezinde ise Kuçuradi’nin “değer” kavramı var: Onu farklı kişiler, farklı kuşaklar, toplumsal çevrelerin benzer biçimde sahiplenmesini, hocanın ömrünü verdiği düşüncenin kendi hayatında doğrulanması olarak görüyor. Kuçuradi’nin yalnızca değerler üzerine felsefe yapmakla birlikte bunları yaşayan, yaşatan bir insan olduğunu; kendisinde bıraktığı en büyük izin de tam burada bulunduğunu söylüyor. Bu nedenle onu düşünmek, “değer”in bilgisini, o bilginin hayatta nasıl karşılık bulduğunu yeniden düşünmek anlamına geliyor.
Songül Üngüt Taşkın, İoanna Kuçuradi’yle yüz yüze tanışmamış olsa da onunla önce Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde adını duyarak, ardından yüksek lisans okumalarında, P4C eğitimi sırasında karşılaştığını söylüyor. Kuçuradi’nin onda bıraktığı asıl iz ise insan onuru, özgürlük, değerler üzerine söylediklerinden çok, bu değerlerin ancak yaşandıkları ölçüde anlam kazandığını fark ettirmesi olmuş. Bu nedenle onun mirasını, insanı ve insan onurunu merkeze alan yaşama dair bir tavır olarak görüyor; kendi felsefe yolculuğunda bu tutumu gelecek kuşaklara aktarmayı, Kuçuradi’den kalan izi sürdürmenin bir biçimi olarak düşünüyor.
Felsefe Olimpiyatları vesilesiyle okullarında ağırladıkları İoanna Kuçuradi’den geriye, öncelikle kavramlarla kurulan ilişkinin ciddiyeti kalmış. Mehmet Şirin, bir tanımın neden “efradını cami, ağyarını mâni” olması gerektiğini ondan öğrendiğini söylüyor. Kuçuradi’yle tanışmasının ardından kapsayıcılık üzerine daha ayrıntılı düşünmeye başladığını; kullandığı dile özen göstermenin, sözcükleri rastgele değil, anlamlarının yükünü taşıyarak seçmenin önemini de ondan öğrendiğini belirtiyor. Böylece Kuçuradi’nin onda bıraktığı iz, düşünülen şeyin nasıl düşünüleceğine, tanımlanacağına, kapsanacağına, söyleneceğine dair bir düşünme disiplini olmuş.
Sevil Kuvan, Kuçuradi’yi Hisar Lisesi’nde ağırladıkları bir konuşmadan hatırlıyor. Salondaki öğrencilerden biri telefonuna mı bakıyor, kahve mi içiyor, emin değil. Ama Kuçuradi’nin o anda konuşmasını durdurmasını unutmamış. Görmezden gelebileceği davranışı ciddiye almış; insanın her isteğini ortaya çıktığı anda karşılamak zorunda olmadığını, bazı şeyleri erteleyebilmenin de eğitimin parçası olduğunu söylemiş.
- Kuvan, yıllar sonra bu sahneden hatırladığı şeyin azar olmadığını, bilakis öğrenciyi muhatap alma, onunla kişi-kişi ilişkisi kurma yolu olduğunu düşünüyor: Koca bir salonda konuşmasını onun için durdurmak, o öğrenciyi ciddiye almaktı. Öğrencinin ne yaptığının unutulup Kuçuradi’nin duruşunun hatırlanması da belki başlı başına anlamlı; çünkü felsefe, bir bakıma nerede, ne için durduğumuzda da varlık buluyor.
İoanna Kuçuradi için “hocaların hocası”, “bilge”, “filozof” gibi pek çok şey söylendi. Kanaatim o ki daha da söylenecek. Hayatına dokunduğu pek çok insan için öncelikle “hoca” olan Kuçuradi, öğrencisinin ya da çalışma arkadaşının önüne kendi yolunu koyan değil, Nuran Direk örneğinde olduğu gibi, onda gördüğü olanağın peşinden gitmesi için onu destekleyen biriydi. Konuşmasını kesip liseli bir öğrenciyi muhatap alması, onunla konuşması ise bilginin doğru yerde ve zamanda dile getirilmesinin hayatı dönüştürücü gücünü gösteriyordu.
Bu tanıklıklardan tek bir Kuçuradi çıkmıyor. Birinin hayatında cesaret veren iki sözcük, bir başkasında kavramların sınırlarını doğru çizme titizliği, bir diğerinde değerleri yaşama sorumluluğu, bir öğretmenin hafızasında ise konuşmasını durduracak kadar dinleyici bir genci ciddiye alan bir hoca kalıyor. Belki insan öldüğünde geriye kalan tam da bunlardır: Kendisi artık orada olmadığı hâlde başkalarının düşünme, konuşma, davranma, anlama ve kuşkusuz bunların toplamı olan yaşama biçimlerinde yaşamaya devam etmesi.
Anısı önünde saygıyla…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Metin V. Bayrak
Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştır. Felsefe, uygulamalı felsefe, çocuklarla felsefe (P4C), alternatif eğitim, mimarlık, edebiyat ve sanat gibi alanlarda disiplinlerarası çalışmalar yürütmektedir. 2008 yılından bu yana uygulamalı felsefe alanında hem teorik hem pratik düzeyde konferanslar, atölyeler, eğitim programları ve projeler gerçekleştirmekte; felsefeyi kamusal alana taşımaya çalışmaktadır. 2014 yılında kurduğu Opus Noesis çatısı altında sosyal ve kültürel projeler geliştirmekte; katılımcı süreç tasarımları yürütmekte; kişilere, gruplara ve kurumlara felsefi danışmanlık yapmaktadır. Galatasaray Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak dersler vermekte; İstanbul Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde uygulamalı felsefe ve P4C alanlarında sertifika programları yürütmektedir. 2021 yılında kurduğu Opus Kitap aracılığıyla çocuklara, anne-babalara, uzmanlara ve eğitimcilere yönelik P4C metodolojisine dayalı kitaplar yayımlamaktadır. Çocukluk, etik, dijitalleşme, öğrenme, eleştirel düşünme ve toplumsal dönüşüm temalarındaki yazıları çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır. Akademik ve profesyonel yaşamını editörlük, danışmanlık, kolaylaştırıcılık ve yayıncılık ekseninde sürdürmektedir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Okullar açıldı; artık akşamlar, hafta sonları ve evler yeniden ödevle dolacak. “O ödevler yapılacak!” Peki neden? Çocuğun ilgileriyle konuşuyor mu? Ona beceri kazandırıyor mu? Kendi başına bir şeyin peşine düşmesini sağlıyor mu? Uğraş edinmesini destekliyor mu? Eğitimin öğretmeni, okulu, sınavı, müfredatı hatta okulun kendisini tartışmaya açtığımız bir dönemde, okulun en görünmez kurumlarından ödev üzerine düşünüyoruz.

Kadınların hayatının yaklaşık üçte birine yayılan menopoz, yüzyıllar boyunca doğurganlığın kaybı ve toplumsal değerin azalması üzerinden konuşuldu; sağlık boyutu ancak son yüzyılda görünür olmaya başladı. Bugün hormon tedavisinden osteoporoza, çalışma hayatından ayrımcılığa uzanan etkileri daha fazla tartışılsa da birçok kadın hâlâ ne yaşadığını anlamak, doğru teşhisi almak ve tedaviye ulaşmak için kendi başlarına bırakılıyor.

2026 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi Süheyla Doğan’a bu ödül başta Kazdağları olmak üzere pek çok yerde ekoloji mücadelesini cesaretle sürdürdüğü, doğayı ve yaşamı savunmaktan vazgeçmediği, kadın hakları için mücadele ettiği, devlet destekli ekokırım projelerine karşı ısrarla ses çıkardığı ve doğayla birlikte yaşam hakkını savunduğu için verildi. Doğan, “Yaşam için mücadele etmek benim hayattaki varlık nedenim. Baskıların da bir sonu olacak. Geleceğe dair umutlarımı da kaybetmiyorum” diyor.

Sabah dolabın karşısında “Bugün bunu mu giysem?” diye düşündüğümüzde aslında yalnızca kıyafet seçmiyoruz; kendimizi nasıl hissetmek, nasıl algılanmak ve hatta kim olmak istediğimize dair de bir karar alıyoruz. Moda bireysel görünür ama kolektif olarak öğrenilir: Kendimizi göstermek isteriz ama bazen başkalarının bakışından saklanmak da, değişmek isteriz ama aynı zamanda ait olmak da. Moda, bütün bu çelişkileri aynı anda taşıyabilen nadir alanlardan...

Y kuşağından önceki kuşakların takip ettiği "eğitim, iş, terfi, evlilik, çocuk, ev, emeklilik" senaryosu çökeli çok oluyor; yerine yeni bir senaryo da konmadı. Milenyaller, yetişkinliğin her şeyi çözmek ve garanti bir hayat kurmak olmadığını deneyimleyerek öğrenen, aynı anda sonsuz seçenekli bir dünyaya uyum sağlamaya çalışan ilk kuşak oluyor. Peki çok seçenek gerçekten özgürlük mü? Yaşanan ne kararsızlık ne de kimlik krizi; bildiğiniz seçenek krizi.




