Acılarımız politikleşirken: Siyaset terapi odasının dışında tutulabilir mi?

Kendi ruhumuzu tedaviye uğraşırken sosyal çarpıklıklara yol açan toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle boğuşurken bunun sorumlusunun toplum değil, kendimiz olduğunu düşünürüz. Halbuki Byung-Chul Han'ın dediği gibi "Devrimin mayası birlikte hissedilen acıdır." Psikoterapistler de bu acıdan muaf değiller, olamazlar da...
Acılarımız politikleşirken: Siyaset terapi odasının dışında tutulabilir mi?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Politik psikoloji alanında uzman olmayan bir klinik psikolog olarak bu yazıyı yazıp yazmama konusunda tereddüt ettim. Uzmanı olmadığım bir konuda haddimi aşmayı hiç istemem. Ancak ülkenin durumu öyle bir hâle geldi ki değil psikolojiyi herhangi bir konuyu, politik olandan ayrı düşünemeyecek haldeyiz.

Psikoterapistler, seanslarda siyasi ve politik konuları danışanlarıyla tartışmaktan çoğu zaman kaçınırlar. Danışan bu konuları getirirse terapist bu diyaloğu danışanın semptomlarına, başa çıkma becerilerine, çocukluğuna ve aile yaşantısındaki meselelere doğru çevirir; dışarıda olanın yansımasını içeride görmeye davet eder. Bunun son derece doğru ancak bir o kadar da yetersiz olduğunu giderek daha fazla gözlemliyorum. 

Bir psikoterapistin terapi odasında dindar olsa da dinci olması, ahlaklı olsa da ahlakçı olması, solcu olsa da bunu bir propagandaya dönüştürmesi elbette kabul edilemez. Ancak içinde yaşadığı toplumda vuku bulan hak ihlallerine, adaletsizliğe karşı sessiz kalması da aynı şekilde kabul edilemez. Hangi meslekte olursak olalım yaptığımız iş, içinde geliştiğimiz toplumun ekosisteminden ayrı düşünülemez. Bunu ayırmaya kalkmak psikoterapi çalışmasını sahicilikten uzak, ne idüğü belirsiz, mekanik bir sürece sokabilir.

Hepimiz 'politik yas'ta mıyız?

Son zamanlarda yaşadığımız ruh hâlini tanımlayan bir kavram olarak “politik yas” üzerine epeyce yazılıp çiziliyor. Klinik psikolog Darcy L. Harris, bu kavramı şöyle tanımlıyor:

“İnsanların iktidar sahiplerinin kararları ve eylemleri sonucunda yaşadığı doğrudan ya da dolaylı kayıplara verdikleri duygusal yanıt.” 

Her yas mutlaka bir kayıpla gelir. Toplumsal travmaların iyileşmesi için önce onunla temas kurulması, sonra da sembolik bir düzende yani kültürel hafızada yer bulması gerekir. Aksi hâlde toplum hafızası bastırılmış zorlayıcı duygularla tıka basa dolar. Öfke, bu duygulardan en başatı ve yıkıcısı olabilir.

Judith Hermann, travmanın dünyayı “güvenli, öngörülebilir ve adil” bir yer olarak görme becerisini zedelediğini söyler. Bizler son zamanlarda en çok güven duygumuzu kaybettik. Güven kaybının yanı sıra hukukun üstünlüğünü kaybettik. “Adalet mülkün temelidir” bilgisini kaybettik. Sesimizin duyulacağına, haksızlıkların son bulacağına dair inancımızı kaybettik. Kaybettik de kaybettik.

Güven kaybının insan ruhsallığında dönüp dolaştığı çok fazla katman olsa da bunu dış gerçeklikten ayrı tutamayız; politik yas, bu bağlamda en çok içsel güvenin sarsılmasıdır çünkü.

Maalesef birçok psikoterapist, terapi odasında politik meseleleri tartışmayacak şekilde eğitildiği için, hiç istemese de sorunun bir parçası hâline gelebiliyor. Kişisel sorumluluk, inisiyatif, yalıtılma ve sosyal statüko hakkındaki yanlış varsayımları ne yazık ki örtük olarak pekiştirebiliyorlar. 

Psikoterapi danışanın dış dünyaya uyum sağlamasına yardım etmeye mi, yoksa danışanı çevresindeki dünyayı değiştirmek için hazırlamaya mı çabalamalı? Danışanın iç dünyası dağılmış mıdır? Yoksa sözümona dış dünyada mı işler ters gitmektedir? Genellikle durum bu ikisinin bir kombinasyonudur ve iyi bir terapist, danışanına bu iki aşırı uç arasında yolunu bulmaya yardım etmelidir.

Ölemeyecek kadar canlı, yaşayamayacak kadar ölü

Byung-Chul Han, Palyatif Toplum: Günümüzde Acı isimli kitabında “Acılar şifrelerdir” der ve toplumu anlamanın anahtarının acıda olduğunu ifade eder. Bu sebeple de ona göre her toplum eleştirisi, acının yorumbilimini sunmak durumundadır. Acılar salt tıbba bırakılırsa acının imleme niteliklerini de göz ardı etmiş oluruz. 

Günümüzde acı verici deneyimlerden kaçınılmasını, acının anlamsız olarak algılanmasına ve acı karşısında bize dayanak sunacak ve yön verecek anlam bağlantılarının artık olmamasına bağlayabiliriz. Byung-Chul Han, acının tümüyle tıp ve eczacılık alanını ilgilendiren bir biyolojik sürece indirgendiğini, salt bedensel bir azap olarak sembolik düzenden çıkarıldığını söylüyor. Bunun sonucunda ise "hayatta kalma histerisi" adını verdiği bir kavramdan bahsediyor.

Han; sağlıklı beslenme takıntısı, wellbeing, kişisel gelişim trendleri gibi uygulamaları bir dijital hipokondri başlığı altında ele alıp, sağlık ve zindelik uygulamalarıyla kişinin sürekli kendini ölçmesinin, hayatı bir işleve indirgediğini belirtiyor. Bu sayede hayat artık anlatılabilir olmaktan çıkıp ölçülebilir ve sayılabilir olana dönüşüyor. Hayatı salt hayatta kalmaktan daha fazlası kılan tüm semboller, anlatılar ya da ritüeller hepten soluklaşıyor. Ve o çok etkilendiğim cümleyi ortaya koyuyor; 

“Hayatta kalma histerisinin hâkim olduğu toplum bir ölememişler toplumudur, ölemeyecek kadar canlı ve yaşayamayacak kadar ölüyüz.” 

Ölemeyecek kadar canlı, yaşayamayacak kadar ölü olma hâli, "şimdi ve burada"da mevcut olamamayı düşündürüyor bana. Kişinin hem kendisiyle, hem ötekiyle, hem hayatla gerçekten bir bağ kuramamasını düşündürüyor. Hayatta kalma histerikleri ötekiyle bağlantı kuruyor ama bağ kuramıyor. Gerçekmiş gibi ama bir o kadar da sahicilikten uzak. Ötekine bakıyor ama onu görmüyor; ötekini duyuyor ama onu dinlemiyor, dokunuyor ama hissetmiyor. Dolayısıyla alabildiğine sıkıcı ve yavan bir ruhsallık sergiliyor. Canlı ama ölü. 

Psikoterapistlerin de ülke yangın yerine dönmüşken koyu perdelerini çekip odalarında sessizce oturmasını tam da bu "canlı ama ölü" olana dahil ediyorum. Canlı ama ölü bir psikoterapist, öldürmeyen ancak yaşatmayan bir psikoterapi sürecini yönetebilir ve ister istemez "hayatta kalma histerisine" katkı sağlar. Suya sabuna dokunmayan bir psikoterapistin bu bağlamda sterilliğinden şüphe etmemiz gerektiğini düşünüyorum. 

Günümüz toplumunun anlamdan yoksunluğu da acıları katlanılmaz kılan nedenlerin başında gelir. Acılar, içinde hayatın salt hayatta kalma hâline dönüştüğü, anlamını yitirmiş toplumumuzu, anlatımdan yoksun zamanımızı yansıtır. Ağrı kesiciler ve ruhsal incelemelerin bu konuda yapabileceği pek bir şey yoktur. Psikoloji de tıp da bir yere kadardır çünkü. Acının sosyokültürel nedenlerini gözden kaçırmak bizi kısırdöngülerde tutar.

Byung-Chul Han, çağımızda mutluluğun bireyin kendi çabasıyla ulaşması gereken kişisel özel bir hedefe dönüşmesini, eziyetin ise artık kişinin kendi başarısızlığının bir sonucu olarak içselleştirilmesini eleştirir. Bu, bireysel psikolojiye dair de bir eleştiridir. Çünkü ona göre kendi ruhumuzu tedaviye uğraşırken sosyal çarpıklıklara yol açan toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle boğuşurken bunun sorumlusunun toplum değil, kendimiz olduğunu düşünürüz. 

“Halbuki devrimin mayası birlikte hissedilen acıdır. Fakat günümüz toplumunda devrimin yerini depresyon alıyor” der Han.

Bizler ülkemizde maalesef acıyı birlikte hissetmemize bile engel olmaya çalışan bir grupla yaşamaya çabalıyoruz. Her yerde yayın yasakları, şiddet, eril tahakküm, haksızlık, gücü bir iktidar aracı olarak kullanma hâli… Acı çekmeyi, yas tutmayı bile yasaklamak isteyen bir zihniyet. Haykırmak, öfkelenmek, acı çekmek yasak. "Başını kuma göm, dış gerçekliği inkar et" diyen bir sistem içerisinde deviniyoruz ne yazık ki…

“Devrimin mayasının birlikte hissedilen acı” olduğunu, “Ne yapmalıyız?” sorusu karşısında sık sık hatırlar oldum. Acının birlikte hissedilmesine izin vermemiz gerektiği aşikar. İnkar etmeden, bastırmadan, yalnızlaşmadan… Psikoterapistler de bu acıdan muaf değiller, olamazlar da. Ancak bir duyguda ortaklaşabilirsek, duyulmadığımıza inandığımız bir ülkede birbirimizin sesini duyup, birbirimizin sesi olabilirsek buradan başka bir yola doğru çıkabiliriz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst
∙

HİKAYE

İoanna Kuçuradi’nin ardından: Bir insan öldüğünde geriye ne kalır?

İoanna Kuçuradi'nin ardından pek çok şey söylendi: “Hocaların hocası”, bilge”, “filozof”... Onu tanıyanlara sorduğumuzda ise tek bir Kuçuradi çıkmıyor: Birinin hayatında cesaret veren iki sözcük, bir başkasında kavramların sınırlarını doğru çizme titizliği, bir diğerinde değerleri yaşama sorumluluğu... Belki insan öldüğünde geriye kalan tam da bunlardır: Kendisi artık orada olmadığı hâlde başkalarının düşünme, konuşma, davranma, anlama ve kuşkusuz bunların toplamı olan yaşama biçimlerinde yaşamaya devam etmesi.

Metin V. Bayrak

·

04 Eki 2026

İoanna Kuçuradi’nin ardından: Bir insan öldüğünde geriye ne kalır?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Yapay zeka çağında ödev: Disiplin ritüeli mi, epistemik imkan mı?

Okullar açıldı; artık akşamlar, hafta sonları ve evler yeniden ödevle dolacak. “O ödevler yapılacak!” Peki neden? Çocuğun ilgileriyle konuşuyor mu? Ona beceri kazandırıyor mu? Kendi başına bir şeyin peşine düşmesini sağlıyor mu? Uğraş edinmesini destekliyor mu? Eğitimin öğretmeni, okulu, sınavı, müfredatı hatta okulun kendisini tartışmaya açtığımız bir dönemde, okulun en görünmez kurumlarından ödev üzerine düşünüyoruz.

Metin V. Bayrak

·

27 Eyl 2026

Yapay zeka çağında ödev: Disiplin ritüeli mi, epistemik imkan mı?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Ölümcül körlük #3 | Menopoz: Kadınların 30 yılı nasıl tıbbın dışında kaldı?

Kadınların hayatının yaklaşık üçte birine yayılan menopoz, yüzyıllar boyunca doğurganlığın kaybı ve toplumsal değerin azalması üzerinden konuşuldu; sağlık boyutu ancak son yüzyılda görünür olmaya başladı. Bugün hormon tedavisinden osteoporoza, çalışma hayatından ayrımcılığa uzanan etkileri daha fazla tartışılsa da birçok kadın hâlâ ne yaşadığını anlamak, doğru teşhisi almak ve tedaviye ulaşmak için kendi başlarına bırakılıyor.

Ayça Örer

·

20 Eyl 2026

Ölümcül körlük #3 | Menopoz: Kadınların 30 yılı nasıl tıbbın dışında kaldı?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Süheyla Doğan: 'Yaşam için mücadele etmek benim hayattaki varlık nedenim'

2026 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi Süheyla Doğan’a bu ödül başta Kazdağları olmak üzere pek çok yerde ekoloji mücadelesini cesaretle sürdürdüğü, doğayı ve yaşamı savunmaktan vazgeçmediği, kadın hakları için mücadele ettiği, devlet destekli ekokırım projelerine karşı ısrarla ses çıkardığı ve doğayla birlikte yaşam hakkını savunduğu için verildi. Doğan, “Yaşam için mücadele etmek benim hayattaki varlık nedenim. Baskıların da bir sonu olacak. Geleceğe dair umutlarımı da kaybetmiyorum” diyor.

Pelin Cengiz

·

19 Eyl 2026

Süheyla Doğan: 'Yaşam için mücadele etmek benim hayattaki varlık nedenim'
AngstAngst
∙

HİKAYE

Moda ve benlik: Giyinmek neden sadece giyinmek değildir?

Sabah dolabın karşısında “Bugün bunu mu giysem?” diye düşündüğümüzde aslında yalnızca kıyafet seçmiyoruz; kendimizi nasıl hissetmek, nasıl algılanmak ve hatta kim olmak istediğimize dair de bir karar alıyoruz. Moda bireysel görünür ama kolektif olarak öğrenilir: Kendimizi göstermek isteriz ama bazen başkalarının bakışından saklanmak da, değişmek isteriz ama aynı zamanda ait olmak da. Moda, bütün bu çelişkileri aynı anda taşıyabilen nadir alanlardan...

Nazlı Tan

·

16 Eyl 2026

Moda ve benlik: Giyinmek neden sadece giyinmek değildir?