Kendinin en iyi versiyonu olmaya itiraz: The Substance üzerine

Aposto Gündem
Kendinin en iyi versiyonu olmaya itiraz: The Substance üzerine


Amazon’da Kasım ayı boyunca ‘Gülümseten Kasım’ fırsatları sürüyor Amazon Türkiye , “Gülümseten Kasım” kampanyası ile bu ay oyuncaktan elektroniğe, modadan ev, yaşam, spor ve ofis ürünlerine kadar tüm kategorilerde indirim ve fırsatlar sunuyor. 30 Kasım’a kadar devam eden kampanya, Amazon Prime üyelerini ise özel indirim ve fırsatlarla buluşturuyor, hem de Amazon Prime üyeliği ilk 30 gün ücretsiz. “Gülümseten Kasım” boyunca www.amazon.com.tr'den yapacağınız alışverişlerde kredi kartına taksit ve özel bonus fırsatlarından faydalanabilir, Maximiles Black kartınızla Aralık 2024 sonuna kadar ücretsiz Prime üyeliğine kavuşabilirsiniz. Neler oluyor? Kasım ayı boyunca 5 şanslı kişi çekilişle Citroën AMI kazanma şansı elde ediyor. Amazon websitesi veya mobil uygulamasına giriş yaparak tek seferde 1.000 TL ve katları tutarında alışveriş yapanlar çekilişe katılma hakkı kazanıyor. “Gülümseten Kasım” boyunca satıcısı Amazon olan ürünü başka yerde daha uygun fiyata bulursanız, aradaki fark hediye kartı olarak hesabınıza tanımlanıyor. Dahası: Yıl sonuna kadar Prime üyeliğini başlatan ve ayda bir kez alışveriş yapan üyeler, ilk 3 ay içinde alışveriş yaptıkları her ay için Prime ücreti kadar indirim kuponu da kazanıyor. “Gülümseten Kasım” kapsamında sunulan indirimleri buradan keşfedebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İnternette karşıma çıkan bir telefon reklamının tanıtımında telefonun arka kapağının kendi kendini onarabildiği, bu özelliğin günlük kullanımdan kaynaklı çizilmeleri engellediği ve bu sayede her zaman temiz ve yeni göründüğü söyleniyordu. Bu telefonun aynı zamanda esnek ve bükülebilir olduğu, hafifçe içe doğru eğilebildiği de ifade ediliyordu. Yani bu telefon markası, ürettiği telefonun neredeyse hiç darbe almayan, kırılmayan, çizilmeyen, eskimeyen bir nesne olduğunu iddia ediyordu.
Yaşadığımız çağ, tıpkı bu telefon reklamı gibi hayattaki tüm olumsuzlukları bertaraf etmeye çalışıyor sanki. Yaşlanmak, hastalanmak, başarısız olmak, hasar almak, yaralanmak pek de kabul görmüyor. İçe çekilmeye, durmaya hakkımız yok. Hep daha iyisinin peşinde koşmalı, genç görünmeli, güzel olmalı, her daim pozitif düşünmeli, asla durmamalı, kendimizin en iyi versiyonu olmalıyız. Azıcık performansımız mı düşüyor, kendimizi biraz kötü mü hissediyoruz, derhal antidepresanlara sarılmalıyız. Yaşlanma karşıtı kremlerle kırışıklarımızdan, saç boyalarıyla beyazlarımızdan kurtulmalıyız. Sarkan memelerimize, incelen dudaklarımıza, çatlayan derimize derhal müdahale etmeliyiz. Biraz kilo mu aldık, bilmem ne diyetiyle hemen fazlalıklarımızı yok etmeliyiz. Bize dayatılan güzellik standartlarına tâbi olmalıyız.
- Yaşam izlerine bedenimizde yer vermemeliyiz. Karda yürüyüp izini belli etmemek gibi, bu hayatı yaşamalı ancak hayatın yakıtı olan zamanın üzerimizden geçip giderken bıraktığı izleri ivedilikle yok etmeliyiz.
Geçen yıllarda, yağ aldırma operasyonu sebebiyle yüzünde ve vücudunda ortaya çıkan deformasyonlar nedeniyle aynalara bakamadığını, kariyerinin bittiğini ve bu nedenle inzivaya çekildiğini açıklamıştı model Linda Evangelista. Basında başka estetik mağdurlarına da sıkça rastlıyoruz. Medyatik bazı sanatçıları bu sebeple tanıyamıyoruz bile. “Ne kadar değişmiş” diyoruz. Doğrusu ne kadar “değiştirilmiş” olmalı.
Bir önceki yazımda bazı sektörlerin bizi nasıl istismar ettiklerini yazmıştım. Güzellik sektörü de pek tabii bunlardan biri. Bu sektörün mottosu ise “Ne kadar gençsen o kadar güzelsin.” Bu motto elbette çoğunlukla kadınlarda işliyor, zira erkekler için yaşlanma, karizmatik bir şey olarak ele alınırken kadınlar için ise geciktirilmesi ve hatta yok edilmesi gereken bir süreç oluveriyor. Peki buna kim karar veriyor? Ataerkil sistem ve bu sistemin en vahşi çıktısı kapitalizm karar mercilerinden bazısı.
- Kapitalizm, insan ruhunun hem bir şeylere aç olduğu hissini uyandırır hem de insanın ruhunu sömürerek onu aç bırakır. İnsanı hasta eder, sonra da o hastalığa uygun ilaçlar icat eder.
Güzelliğin dijitalize edildiği bir çağda yaşıyoruz. Dijitalize edilen güzelliğin tüm dünyada bir norm hâline gelmesi, insanın iç dünyasını değil, dışını şekillendiren bir unsur oldu. Endüstri, kadınlara dayatılan güzellik algısını yıkacağını söylerken kadını tahakküm altına alarak, onu like'larla/beğenilerle besliyor. Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflara kadınların daha zayıf, daha genç, daha güzel, daha bakımlı gözükmesini sağlayan filtreler getirerek kadını o likelara mahkum ediyor, kadının ruhsal özgürlüğüne darbe vuruyor. Sonra ne mi oluyor? Gelsin depresyon, tatminsizlik, yabancılaşma, anlamsızlık…
Güzellik endüstrisi herkesi birbirine benzeten, özgün olanı, farklı olanı, sahici olanı yok eden bir güzelliği dayatıyor. Oysa herkes gibi olmak, aslında hiç olmamak demektir. Kişi patriyarkal sistemin manipülasyonuna yenik düşerek kendisinde özgün olanı, sahici olanı yok ediyor ve kendine ait olmayanın kölesi hâline geliyor.
- Dışını güzelleştirmek isterken ruhunu hasta ediyor, içini çoraklaştırıyor. Sürekli dışa odaklanarak kendi içinin derinliğini, anlamını kaybediyor.
Zira güzellik endüstrisinin dayattığı güzellik anlayışı yalnızca dış kusurların düzeltilmesiyle ilgili. Endüstrinin kadını dış güzelliğe hapsetmesi, güzelliğe değil sahteliğe hizmet ediyor. Ardından bu sahteliği fark ediyor ve “doğal makyaj modası” gibi sahici ve doğal olanı taklit etmeye çalışan bir akım icat ediyor. Endüstri, doğayı ve kadını sömürdüğünü fark ediyor ki, ortaya “doğa dostu” ürünler çıkartıyor.
The Substance üzerine
Geçen günlerde yönetmenliğini Coralie Fargeat’nın yaptığı The Substance (Cevher) filmini izledim. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali'nde yapan ve Altın Palmiye için yarışan The Substance, festivalden “En İyi Senaryo” ödülüyle ayrıldı.
Film, artık çok yaşlı sayıldığı için çalıştığı TV kanalından kovulan bir kadın olan Elisabeth Sparkle’ın hikayesini anlatıyor. TV kanalının yöneticisi “genç” olanlara yer açmak için Elisabeth’i kanaldan kovuyor. Bu duruma katlanamayan Elisabeth, kendisinin daha genç bir versiyonunu yaratmayı vadeden “The Substance” adlı gizemli bir ürünü kullanmaya karar veriyor.
Elisabeth evine kargoyla gönderilen şırıngalar, tüplerden oluşan paketi açıyor ve iğneyi kendine enjekte ettiğinde omurgasından kanlar içinde Sue doğuyor. Sue, Elisabeth’in en iyi hâli. Daha genç, daha kıvrımlı, daha pürüzsüz. Ancak bu ürünün bazı kuralları var: Elisabeth sonsuza kadar Sue olarak yaşayamıyor. 7 gün sonunda kendi bedenine dönmesi ve kendi bedeninde yaşaması gerekiyor. O 7 güne kadar da asıl bedenden, yani Elisabeth’in bedeninden, bir doz omurilik sıvısı enjekte edilmesi gerekiyor. Yoksa Sue fenalaşmaya başlıyor.
Peki bu kurala uyulmazsa ne oluyor? İşte filmin düğüm noktası tam da burası. Sue, işler iyi gidince bedenini daha fazla kullanmak istiyor. Fazla omurilik sıvısı kaybeden Elisabeth’in bedeni de çürümeye başlıyor. Sue hırslandıkça, Elizabeth ölüyor. Oysa Elisabeth’in zarar gördüğünü anladığı anda bu sıvıyı kullanmaktan vazgeçme ve kendi olmaya dönme hakkı var ama bunu kabul etmiyor, durmak istemiyor, sonuna kadar gitmek istiyor. Kendi sonuna kadar... Sue da, Elizabeth de aslında aynı kişi ancak iki taraf birbirine savaş açmış durumda. Filmde dikkatimi çeken geçen bazı sloganvari cümleler var: “Sen ve o diye bir ayrım yok”, “Bir kişinin kullandığı şeyi, diğeri kaybeder”, “Dengeye saygı gösterirsen başka sorun yaşamazsın.”
Sue’nun gençliğine hırsla tutunması ve o gençlik, güzellik hiç bitmeyecekmiş gibi açgözlü davranması, Elizabeth’in yaşlanma korkusu ve direnci, güzellik standartlarının ve ötekinin beğenisine bağımlı olma hâlinin kadınları içten içe nasıl parçaladığını, onları kendi bedenlerine ve birbirlerine karşı nasıl yabancılaştırdığını düşündürüyor bana.
- Kişi birtakım fiziksel müdahalelerle “yeni” bir benliğe/bedene ulaşabilse bile, bunu yaptığı zaman eski benliğini sömüren, ona savaş açan birini de yaratıyor kendinden.
Oysaki kaynak sınırlı ve kaynak bir tane. “Eski” ve “yeni “diye bir ayrım yok, “sen” ve “o” diye bir ayrım yok, “geçmiş” ve “şimdi” diye de bir ayrım yok. Hepsi, her şey bir bütünün içinde. Hayatta yaşanan, var olmuş olan her şey şimdiyi ve şimdiki seni yaratıyor.
İnsanın kendisiyle savaşı, tüm dünya savaşlarından daha büyük. Çünkü kişi kendisiyle savaş hâlindeyse bu savaşı kazanma şansı yok. Fakat bu savaşa çok sık girilebiliyor ne yazık ki... Başarısız olan, hasta olan, yaşlanan, kaybeden tarafımızı kapsamayıp oraya savaş açabiliyoruz. Kendi kendimizden rakip, düşman, fail yaratabiliyoruz.
Son zamanlarda özellikle New Age camiasının moda söylemlerinden olan “Kendinin en iyi versiyonu ol”, bizi kendi içimizde bir yarış atı hâline getirip, habire kendimizle meşgul olmamızı sağlayan bir ortam yaratıyor. Hırslı tarafımız çocuğunu kurslardan kurslara sürükleyip çocuğuna nefes aldırmayan, ona sıkılma fırsatı vermeyen ebeveyn misali bir an bile yakamızdan düşmüyor. İşte savaş tam da o zaman başlıyor.
- Adına narsisizm denilen kendiyle barışık ve dengeli bir kendilik imgesi kuramayan, ötekinin ötekiliğine yer ver(e)meyen, herkeste kendi yansımasını görmek isteyen, kendisindeki zaaflarla, kusurlarla, yetersizliklerle yüzleşemeyen, kendisinden bir türlü çıkamayan hatta kendisinde kaybolan insanların korkunç bir kişilik tüneli oluşuyor.
Elizabeth kendisinin en iyi versiyonu olma uğruna, kendisinden başka birini yaratıyor yaratmasına ama bu durum onun sonunu hazırlıyor. Halbuki geçmişini, yaşlılığını, kayıplarını, korkularını kucaklayan, kaybettiği gençliğinin yasını tutabilen, sistemin eril tezgahını görebilen biri olsaydı muhtemel hayatını daha yaşanabilir kılacaktı. Kendisini ve hayatı daha kabullenici ve şefkatli bir yerden okuyabilecekti.
Güzellik, her ne kadar gençlikle özdeşleştirilse de esas güzellik, herhangi bir zamana has değildir, zamansızdır. Güzellik endüstrisi güzelliği yapay, ifadesiz ve derinliksiz bir şeye dönüştürmüş durumda. Oysa insan göründüğünden çok daha fazlası. İnsan sözüyle, bakışıyla, tavrıyla, derinliğiyle, özgünlüğüyle, sahiciliğiyle güzel. Güzellik memeye, popoya, dudağa, saça indirgenemez. Buna indirgenen ve kadını sömüren bu güzellik anlayışı ne yazık ki çok ciddi psikolojik ve toplumsal sıkıntılar ortaya çıkarıyor çünkü kişi kendisine yabancılaşıyor ve bir anlam yitimine maruz kalıyor.
Kendinin en iyi versiyonu olma arzusunu ne yazık ki bize içinde bulunduğumuz sistem salık veriyor. Tümgüçlü bu bireysel söylem, anne olarak, kadın olarak, çalışan olarak, eş olarak en iyi versiyonumuz olmamızı dayatıyor; kaynaklarımız ve zamanımız sonsuzmuş gibi...
- Çünkü sistemin ayakta kalabilmesi için kendi açığını kişileri manipüle ederek kapatmaya ihtiyacı var, hâliyle bu açığı bize yansıtarak kapatmaya çalışıyor. “Sen sorunlusun” diyor, “Sen değişmelisin,” “Hep daha iyisi olmalısın,” “Hep genç ve güzel kalmalısın.”
Buna itirazım var. Toplumsal kurumlar, içinde bulunduğumuz düzen, politikalar, hükümet, aile gibi sistemler kendilerinin en iyi versiyonu olmalı. Her şeyi bireye indirgeyemeyiz ve her şeyi psikolojize de edemeyiz.
- Filmin sonlarına doğru Sue sahnedeyken ve artık kanlı bir canavara dönüşmüşken fışkıran kanların seyircilere bulaşması tam da bu toplumsal eleştiriyi sembolize ediyor.
İnsan tabii ki ilerlemek ve gelişmek ister. Ancak bu, kendimizle savaş ve gerilim hâlinde narsisizmimizi pompalayarak değil; yapamadıklarımızı, beceremediklerimizi, yetersizliklerimizi, kusurlarımızı, korkularımızı, olamayanları da kabullenişten geçer. Kendimize yaşlanma, hastalanma, yaralanma hakkı vermekten geçer. Güzelliği başkasının bakışlarından kurtarmaktan ve güzelliği dış görünüşe indirmemekten geçer. Kayba tahammülümüzü geliştirmekten ve yas tutabilmekten geçer.
Her şeyi halledemeyiz. Kendimizin hep daha iyisinin peşinde koşamayız, bazen olana da saygı duyabilmeliyiz, onunla da kalabilmeliyiz. Düşme, kırılma, incinme, yaralanma, yaşlanma hakkımız var. Çünkü akıllı telefon ya da bir robot değil, kanımızla canımızla insanız. Ve insan oluşumuza sahip çıkmak, en temel ruhsal hakkımız… Ancak bu şekilde özgürleşebiliriz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu yılın Booker Ödülü sahibini buldu, Songwriters Hall of Fame adayları açıklandı. The Substance üzerinden "kendimizin en iyi versiyonu" olma baskısı üzerine düşünceler de bültende.
17 Kas 2024

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR



