İnzivalar, şifacılar, bilirkişiler: Güven vurgunu yemiş bir toplum nasıl düze çıkar?

Ruh-akıl-beden sağlığımızdan önce biz sorumluyuz. Güven duygumuzun bu kadar istismar edildiği bir ortamda aklımıza mukayyet olmak hiç kolay değil ama araştırmak, sorup soruşturmak, bilgiye güvenmek ve kalbimizin sesine kulak vermek zorundayız.
İnzivalar, şifacılar, bilirkişiler: Güven vurgunu yemiş bir toplum nasıl düze çıkar?

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Ağacından tohumuna, kadınından bebeğine, erkeğinden kedisine, köpeğine, tilkisine... Bu gezegene düşmüş her canlı, kuşkusuz ki yaşama hakkına sahip. Yaşayan her canlı ise varlığını sürdürebilmek için bulunduğu yere, ötekine, berikine, korunup kollanacağına güven duymak zorunda. Güven duygusu olmadan yaşama hakkından nasıl bahsedebiliriz bilmiyorum. 

  • Kişi, önce yaşamını güvenle sürdürme hakkına, yaşama hakkına zeval gelmeyeceğine, gelse bile yaşama hakkını birilerinin savunacağına dair güçlü bir güven duymak zorunda. Çünkü yaşama hakkı bunu gerektirir. Umut hakkını konuştuğumuz kadar güven hakkını da konuşabilmeliyiz.

İnsan canlısı, güven duygusunu besleyebilmek ve geliştirebilmek adına yüzyıllardır kurumlar inşa ediyor. Okullar yaratıyor, çocuklar öğretmenleri tarafından eğitilebilsin diye. Adalet kurumları yaratıyor, bir haksızlığa uğradığında hâkim, savcı, avukat işini çözebilsin diye. Hastaneler yaratıyor, hastalandığında doktorlar onu tedavi edilebilsin diye. Meclis yaratıyor, milletvekilleri tarafından hakkıyla temsil edilebilsin diye. Hükümet yaratıyor, insanca yaşayabilsin diye. Şirketler, işyerleri yaratıyor, güvenle çalışabilsin, hakkı olanı kazanabilsin diye. Medyayı yaratıyor gündemden, dünyadan sansürsüzce haberdar olabilsin diye. İnsanın olduğu her yerde elbette hatalar olabilir, bu hataları bertaraf edebilmek için ise denetleme mercileri yaratıyor. 

Bugün geldiğimiz noktada ise neredeyse yaratılan her kuruma karşı güven duygumuzu yitirmiş durumdayız. Neye, kime güveneceğimizi bilemiyoruz. Bu sebeple alternatifler yaratıyoruz. Bu alternatiflerin kimi içimize sular serperken kimi ise kötünün iyisi şeklinde karşımıza çıkabiliyor. Veli insiyatifindeki okullar, sigortanın karşılamadığı ve muayene ücretini ödemenin çok da mümkün olmadığı pahalılıkta klinikler, hukuğa güvenilmediği için mafyalar vs. 

Alternatifler yaratıldıkça birilerinin ötekileştirilmesi de artıyor, kutuplaşma alıp başını gidiyor. O okula gitmezse çocuk iyi eğitim göremiyor, o doktorda tedavi edilmezse ölüyor, o mafyayla işbirliği kuramazsa hakkını alamıyor. Güven duygusunun olmadığı yerde en başta eşitlik zarar görüyor. Güvensizlik ortamında yaşamak hiç kolay değil. Cinnetler, cinayetler, intiharlar da yaşadığımız hikayenin doğal sonucu gibi. Depresyonlar, anksiyeteler, anlamsızlıklar, bağımlılıklar da keza aynı şekilde... Kaçacak delik arıyoruz, o deliği bulamayınca ise kendimizden bir kara delik yaratıyoruz. O deliğin içinde debelendikçe debeleniyoruz. 

  • Mesleğimi soranlara psikoterapistim dediğimde şöyle tepkilere çok maruz kalmaya başladım: “Oo sizin işler iyidir, herkes delirdi memlekette,”“Herkesin size ihtiyacı var, kimse iyi değil.”

Doğru, iyi değiliz. Kalbimizle bağlantı kurmaya, iyi hissetmeye, hayattaki anlamımızı bulmaya elbette hepimizin ihtiyacı var. Ancak bu ihtiyaçlarımız ve iyi olmama hâllerimiz istismara çok açık bir alan da yaratıyor. Ne yazık ki birileri acılarımızı, anlam arayışımızı, güvenlik ihtiyacımızı, ruhsal sıkıntılarımızı da sömürüyor.

Büyük vaatler, bilirkişiler

Son zamanlarda insanlara büyük vaatlerde bulunan oluşumlara her zamankinden fazla rastlar oldum. Danışanlarımdan ve çevremdeki insanlardan çok havalı başlıklara sahip inzivalar, kamplar, şifa çalışmaları, çemberler, eğitimler, grup seansları duyuyorum. Çoğu güneydeki birtakım sahil kentlerinde bulunan merkezlerde yapılıyor. Bu yerler adeta sihirli bir değnekleri varmışçasına travmalarınızı çözeceklerine, artık kendinizi iyi hissedeceğinize, küllerinizden yeniden doğacağınıza, içinizdeki çocukla barışacağınıza dair cazip çağrılarda bulunuyorlar. 

  • Gerçekten etkilenmemek mümkün değil. Tüm bunların iyi niyetli olduğuna inanmak ve yapılan çalışmaların birilerine iyi geldiğini düşünmek istiyorum. Ancak bu çalışmaların bazı kişilere hiç iyi gelmediğini de biliyorum. 

Osteopatik tıbbın kurucusu, aynı zamanda cerrah olan Andrew Taylor Still, “Hekimin hedefi sağlığı bulmaktır, kim olsa hastalık bulabilir” der. İnsan, sosyal bir canlı; öteki tarafından anlaşılmak, görülmek ister. Yaralarına temas edilmesini ve yaralarından kurtulabilmeyi diler. Biri tarafından anlaşıldığımızı, görüldüğümüzü hissettiğimizde kendimizi ona kolayca açabiliriz. Bizim için en mahrem, en acı verici dertlerimizi bir derman bulabilmek adına bazı kişilerle paylaşabiliriz. 

Bu tarz çalışmalarda karşı tarafa güvenip içimizi açtığımızda, “bilirkişi” olduğunu düşündüğümüz kişinin açık bir yarayla ne yapacağını bilmesi, tetiklendiğimizde o tetiklenmeyi yönetecek ve bunu takip edecek bilgi ve beceriye sahip olması çok önemli. Ancak bu kişilerin yeterli bilgi ve donanıma sahip olmadan ne yazık ki kurtarıcı, guru, tanrı vs. olma rolüne soyunabildiklerini görüyoruz. Tanrı kompleksine kapılıp, işlerin sarpa sardığı noktada ise “Bu onun process'i” deyip işin içinden sıyrılabiliyorlar. 

  • Kişiyi iyileştirme vaadiyle ameliyat masasına yatırıp organlarını dışarıya çıkarıp gerekli tedaviyi, bakımı, pansumanı yapamadan “Haydi şimdi hayatına böyle devam et” diyerek insanları o hâlde yarı yolda bırakabiliyorlar. Organları ortaya çıkarmak meziyet değil, madem organları dışarı çıkardın onları tekrar yerine koyup dikişini dikebilmek meziyet.

Bu bilirkişiler onlara gelen insanların travmalarına dokunmayı ve onları açığa çıkarmayı bir ölçüde öğrenmiş olabilirler. Bunu yapmak çok da büyük bir mesele değil, zaten gelen kişi bunu yaptırmaya açık bir şekilde geliyor. Fakat asıl mesele, bunun sonrasında kişiyi o acıyla başbaşa bırakmak ya da bırakmamak. Öncelikle kişi o travmayı fark etmeye hazır mı? Bu fark edişin zamanı gelmiş mi? Peki o travma açığa çıktı diyelim, bu “bilirkişi”ler gerekli pansumanı yapacak, kanı durduracak bilgi ve beceriye sahipler mi? 

Burada psikoloji fanatizmi yapmayacağım. Çünkü memlekette psikologlara da doğru düzgün güven duyulamayacağını ve hâlâ bir meslek yasasının olmadığını çok iyi biliyorum. Orada da ne yazık ki kötü deneyimlerle, kendini bilmez kişilerle karşılaşabiliyoruz. O yüzden hiçbir unvanı ya da kurumu idealize etmeye gerek yok. 

Ancak “bilgi” denilen şeyin riskleri asgariye indirmek gibi bir işlevi olabilir. Ruhsal yaralarımızı açacağımız kişinin psikoloji, psikoterapi, psikiyatri eğitimi almış olması, en azından kişilik bozukluklarını, farmakolojiyi, psikozun ne demek olduğunu bilmesini sağlar. Ve bu da az bir şey değildir. 

Vurgun yemek

Suyun yüzlerce metrelik derinliğine tüpsüz dalış yaparsanız nefesinizi ancak belirli bir yere kadar tutabilirsiniz. Daha sonra, ya suyun yüzeyine çıkmanız gerekir ya da size destek verecek bir ekipmana ihtiyaç duyarsınız. Aksi hâlde ciğerleriniz parçalanır, boğulursunuz. Yanınızda kim varsa panik hâliyle onu da boğabilirsiniz. Dalış tüpünüz var ancak nasıl dalacağınız konusunda bir eğitiminiz yoksa da suyun derinliğine hızlıca dalıp, sonra hızlıca yukarıya çıktığınızda vurgun yersiniz. Alçak basınçtan yüksek basınca ya da tam tersine hızlıca geçmenin ölümcül tehlikeleri vardır suyun altında. 

  • Vurgun yememek için yüzeye yavaş çıkmalı, hatta belli derinliklerde beklemeli, o sırada var olan basınca uyumlanmalı ve sonra hareket etmelisiniz.

Bu inzivalarda kişiler çok yoğun içsel süreçler yaşayabiliyor. Üzerine çalışılması, düşünülmesi gereken çok fazla ruhsal malzeme, geçmişin zorlayıcı yükleri açığa çıkabiliyor; travmatik deneyimler hatırlanabiliyor. Böylesi yoğun bir inzivadan çıkıp gerçek dünyaya adım attığınızda vurgun yiyebilirsiniz. Çünkü o yoğun inzivaların ardından kişilerin ruhsal süreçleri ne yazık ki takip edilemiyor. Çünkü bu alan tutucular genellikle psikoloji/psikoterapi eğitimi almamış oluyorlar; kişinin ruhsallığını takip etmenin ne demek olduğunu ve bunun önemini bilmiyorlar. Yaptıkları birtakım çalışmalarla kişileri "şifalandırdıklarını" düşünüyorlar. 

  • Şifalanmadın mı, o zaman bu senin sorunun gibi bir bakış açısına sahip olabiliyorlar. Dolayısıyla inziva bitti mi, sen yoluna, ben yoluma. Peki bu açık yaralarla kişi şimdi ne yapacak? Bu soruyu kimse sormuyor. 

Bu çalışmalar bazı kişilere elbette iyi gelebilir ancak bazılarının gerçeklik algısının bile zarar gördüğünü, dağıldıklarını ve toparlanmakta ciddi güçlükler yaşadığını biliyorum.

Psikoterapi, ruhsal süreçleri hakkında kafa yormak isteyenlerin, ruhsal sıkıntılarını çözmek isteyenlerin ya da kişisel gelişimlerine katkıda bulunmak isteyenlerin gidebilecekleri bir yol. Elbette tek yol değil, ancak faydasına son derece inandığım bir yol. Bunu bir psikoterapist olarak değil, bir danışan olarak söylüyorum. Kısa bir yol değil, sihirli bir değneği yok ve kimseye gül bahçesi vadetmiyor. Ama zaten her değişim/dönüşüm böyle bir yerden geçmiyor mu, yavaş ama derinden. Zaman zaman zorlayıcı ama sindire sindire, tedricen… 

  • “Haftada 1 terapi mi olur ya” diyen insanlara çok rastlıyorum. Evet terapide süreklilik ve sıklık çok önemli, bunun nedeni de kişinin terapi seansında çıkan birçok ruhsal malzemeyle akabinde yine çalışılabilsin diye. O ruhsal malzeme işlendikçe kişi değişip dönüşebilir çünkü. Dolayısıyla emek isteyen, dikkat gerektiren bir süreç. 

İçi boşalan şifa

Şifa kelimesinin içinin bu kadar boşaltıldığı başka bir dönem olmuş mudur merak ediyorum. Şifaya bu kadar ihtiyaç duyarken, şifa kavramının birileri tarafından tüketim nesnesine dönüştürülmesi ve böylelikle insanların şifa arayışlarını sömürmesi gerçekten çok trajik. Şifa bulmak isteyen, şifa vermeye soyunuyor. Jung’un dediği gibi elbette hepimiz "yaralı şifacılarız" ancak tanrıcılık kompleksine kapılmadan önce kendi yaralarımızla uğraşmayı görev edinmeliyiz. 

İnsan ruhsallığıyla uğraşmak, bir nevi kansız cerrahi gibidir. Dolayısıyla bu işe soyunan kişinin alanında uzman olması şarttır. Psikoterapi eğitimi alması ve kendi psikoterapi süreçlerinden geçmesi gereklidir. Kimse aldığı yoga eğitimleriyle, koçluk sertifikalarıyla, Instagram'da bazı kitaplardan ezberlenen cümleleri paylaşmakla bu işi yapmamalı. Eğer bu kişilerin meslekî bir ehliyeti yoksa, meslekî bilgi, beceri ve donanımdan yoksunlarsa kaza yapmak işten bile değil çünkü. 

Bunun yanı sıra psikoterapistin başka bir uzman eşliğinde kendi psikoterapi sürecini de tamamlamış olması gerekir. Aksi hâlde her gelen danışanla birlikte, psikoterapistin kendi çözülmemiş sıkıntıları, tamamlanmamışlıkları, kendi anlamlandıramayışları terapi odasında eline ayağına dolanabilir ve danışanla birlikte ruhsal bir uçurumun kenarına rahatça yuvarlanabilirler. 

Şifa önce kendi kendimizin elini tutmakla başlıyor. Kendimize temas etmekle… Birine iyi gelen, ötekine iyi gelmeyebilir. Kimin heybesinde ne var, kim hangi yükleri taşıyor, neyin içinden ne çıkacak kimse bilemez. İşte buralar istismara ve manipülasyona çok açık yerler. Dolayısıyla bu ortamların çok da steril olmadığını düşünüyorum. Başka birinin açığa çıkan travması bir diğer kişiyi de tetikleyebilir ve o kişi ikincil travmaya maruz kalabilir. 

Ruh-akıl-beden sağlığımızdan önce biz sorumluyuz. Araştırmak, sorup soruşturmak, bilgiye güvenmek ve kalbimizin sesine kulak vermek zorundayız. Güven duygumuzun bu kadar istismar edildiği bir ortamda aklımıza mukayyet olmak hiç kolay değil. Kendimize önce kendimizden bir güven alanı oluşturabilmeli ve kaynaklarımızı doğru kullanabilmeliyiz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta