Genç olamayacak kadar yaşlı, yaşlı olamayacak kadar genç: Hayat gerçekten kırkında mı başlar?

Hayatın ilk büyük evresi kırk yıl sürer, sonra benlik yavaş yavaş yeni bir evreye geçer. Bu kez kendi iç doğumuna tanıklık ederek, üstelik bu kez anne rahminden değil, kendi inançlarından, savunmalarından doğarak… Kimileri bu dönemde değişimin içsel çağrısını duyarak içine dönerken kimileriyse o çağrının sesini bastırmak için dışarıda değişiklikler yapmaya gider.
Genç olamayacak kadar yaşlı, yaşlı olamayacak kadar genç: Hayat gerçekten kırkında mı başlar?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Çok sık duyarız, hayatın kırkından sonra başladığını. Bu cümleyi kim hangi motivasyonla söylemiş bilmiyorum, böyle genellemelere de şüpheyle yaklaşıyorum ancak kırkına merdiven dayamış biri olarak kırk yaş psikolojisinin düşünmeye değer olduğu kanısındayım. 

40 sayısı dinlerde, çeşitli kültürlerde oldukça önemli. Örneğin yas tutmada kırk günün kritik olduğu biliyoruz. Bir alışkanlıktan kurtulmakta ya da bir şeyi alışkanlık hâline getirmekte de kırk günün geçirilmesi tavsiye edilir. Yeni doğan bebeğin kırkını uçurmak diye bir şey vardır, ölen birinin kırkı çıkması beklenir çünkü şaman inancına göre ruh, fiziki bedeni kırk gün sonra terk eder. Kadınlarda hamilelik genellikle kırk hafta sürer.

  • Kutsal metinlerde kırk gün veya kırk yıl arınma, bekleme veya hazırlanma süresidir. Katolik kilisesine göre kırk, insanın kanonik çağıdır. Yani zeka, bu yaşta bütünüyle gelişmiş olur. Hıristiyanlar, Paskalya'ya kırk gün oruç tutarak hazırlanır. 

Kırk sayısı, neredeyse bütün kültürlerde ve dinlerde bir eşiğe işaret eder. Tasavvuf inancına göre sufinin kırk günlük inzivaya katlanması şarttır. Hz. Muhammed’e peygamberlik, kırk yaşında gelmiştir. Ayrıca, Nuh tufanının kırk gün süren yağmurlardan sonra oluştuğuna, Hz. İsa’nın çölde kırk gün oruç tuttuğuna, Hz. Musa’nın kırk gün dağda kaldığına, Tanrı'nın Hz. Adem’in çamurunu kırk gün yoğurduğuna, dünyanın sonu yaklaştığında Mehdi’nin kıyametten önce kırk yaşında ortaya çıkacağına ve kırk yıl yeryüzünde kalacağına inanılır. 

  • Kırk sayısına eşlik eden hâller; çözülme, bekleyiş, arınma, yeniden doğuş olarak özetlenebilir. 

Malumunuz içinde kırk geçen öyle çok deyim/atasözü var ki, ilk aklıma gelenleri sıralayayım: Kırk fırın ekmek yemek, kılı kırk yarmak, bir fincan kahvenin kırk yıl hatırının olması, kırk dereden su getirmek, kırk tarakta bezi olmak, kırk yıllık dost vs. 

Kırk yaşın psikolojisine gelince... Bu dönemden hep "ikinci ergenlik" diye bahsetmemin bir sebebi var: Ergenlik öyle arafta bir dönemdir ki, artık ne çocuksunuzdur ne de tam olarak yetişkin. Çocukluktan çıkmanın tuhaf hüznünü hissedersiniz, yetişkinliğe geçiş yapmanın ise tedirginliğini, bilinmezliğini… Bir ayağınız çocukluğun hafifliğinde, bir ayağınız ise yetişkinliğin yüklü sorumluluklarında…

Kırk yaşında ise artık genç olamayacak kadar yaşlı ve yaşlı olmayacak kadar da gençsinizdir. Hayatınızda bir şeyler için geç kaldığınızı hissedersiniz ama o kadar da geç değildir sanki, ne dersiniz? Bir ikircikli hâl vuku bulur. Ne dışındasınızdır çemberin ne de içinde yer alırsınız. 

Bu kez mesele kim olduğunuzu bulmak değil, kim olmadığınızı fark etmektir biraz da. Artık bir kimliğe tutunmak yerine, yıllar boyu ördüğünüz kimliğin ipliklerini çözmeye başlarsınız. Gerekirse sil baştan yeniden örme cesareti de bulabilirsiniz. Kariyerinizi değiştirmek, yeni bir hobiye başlamak, başka bir kente veya ülkeye taşınmak, boşanmak, yeni arkadaşlar edinmek... 

Ama toplum pek de rahat bırakmaz sanki, bu cesareti kıracak onlarca söz söylenmiştir ne de olsa toplumun ağzı torba değil ki büzelim; kırkından sonra at olup da kuyruk mu sallayacak derler; kırkından sonra azanı teneşir paklar diye söylenir biri; kırkından sonra saza başlayan kıyamette çalar der bir diğeri. Bu sözler toplumun değişime, farklılıklara gösterdiği direncin ya da hayatını değiştirme cesareti gösterenlere duyulan hasedin bir ifadesi gibi gelir bana. 

Peygamberlik görevinin kırk yaşında gelmesini düşünürsek sanki o yaşta artık “ben”in gürültüsü bir nebze susmuş oluyor. İnsan şansı varsa kendi hakikatine biraz daha yaklaşıyor ve sesini dışarıdan değil içeriden duymaya başlıyor.

Kırk yaşında insanın kabuğu sertleşiyor belki ama o kabuğun içi daha kıvamlı, daha derin bir lezzet de taşımıyor değil. Artık dışarıya değil, daha çok içeriye dönülüyor.

Bu sebeple bir tür “ikinci ergenlik” diyorum bu döneme. Kimlerin sesiyle düşündüğünüzü, kimlerin gözünden kendinize baktığınızı, hangi rollerin ardında saklandığınızı anlama kapasitesinin arttığı bir yaş olarak görüyorum kırkı. Tabii bu pat diye olmuyor, buralara öyle fırtınalardan, öyle iç muhasebelerden, öyle dikenli yollardan geçerek varıyorsunuz ki yalan değil insan o yaşlara gelince biraz da dinlenmek istiyor. Şarkı haklı:

Dalgalandım da durulduuum, koştum ardı(m)dan yorulduuum. 

Bebek doğduktan sonra kırkı çıkmadan dışarı çıkarılmaz diye bir inanış vardır. Kırk gün boyunca hem anne hem bebek korunur, çünkü ruhun bedene, yaşamın zamana tam yerleşmesi için süreye ihtiyaç duyulur. Kırk gün sonra “kırk uçurulur”, bir doğumun tamamlanış ritüelidir bu. 

İşte kırk yaş da böyledir, hayatın ilk büyük evresi kırk yıl sürer, sonra benlik yavaş yavaş yeni bir evreye geçer. Bu kez kendi iç doğumuna tanıklık ederek, üstelik bu kez anne rahminden değil, kendi inançlarından, savunmalarından doğarak… Bu yeniden doğuşta hiçbir eksiğin tamamlanmak zorunda olmayışına ve her şeyin olduğu hâliyle yeterince tam olduğuna inanarak…

Kadın için kırk yaş, bedenin ve ruhun aynı anda dönüşüme hazırlandığı bir dönemdir. Menopoz ufukta görünür ama henüz gelmemiştir; bedensel döngüler yavaş yavaş ritmini değiştirir. Bu, kayıpla değil dönüşümle ilgilidir. Doğurganlık yavaşlarken, yaratım başka bir biçime evrilir. Çocuk doğurmak yerine anlam doğurmaya, bakım vermek yerine kendini ve anlamı beslemeye yönelir kadın.

Kırk, bir döngünün tamamlanıp yeni bir evrenin kapısının aralandığı sembol bir sayı. Jung’un deyimiyle, insanın “bireyleşme” yolculuğunda tam da ortadır; ne gölge tamamen tanınmıştır, ne de ışık bütünüyle kabullenilmiştir. Bundan dolayıdır ki Jung, "Hayat gerçekten kırk yaşında başlar. O zamana kadar sadece araştırma yaparsın” demiştir. Kırk yaş artık büyümenin değil, bütünleşmenin evresidir. 

Peki herkes için geçerli midir bu? Elbette değil, herkesin kırk yaşı kendine göre. Yine de kırk yaşı içsel dönüşümün zirve yaptığı dönemler olarak görüyorum. Bu sebeple ağrısı, sızısı, yası, farkındalığı bol bir dönemden çıkılarak giriliyor kırklı yaşlara. Öncesi gerçekten kan, ter, gözyaşı... 

Ancak o dönemlerde insan kendine dair içgörü geliştiremedikçe, içsel bir dönüşüm olmayınca çoğunlukla dışsal olan bir şeyleri değiştirme çabasında bulunabiliyor. Bedeniyle, yüzüyle, kılık kıyafetiyle, saçıyla başıyla, eviyle, arabasıyla daha çok oynamaya başıyor çünkü bir değişim istiyor, artık başka türlü olsun istiyor. O değişim bazen içeriye değil, dışarıya ilikleniyor. İçsel bir değişim/dönüşüm cesareti göstermektense dışarıdaki bir şeyleri değiştirmek bazen daha kolay olabiliyor. 

  • Ama bu dışsal hareketlerin hepsi, aslında içte olup bitmeyen bir şeyin ifadesi gibi geliyor bana. Ruh “değişmeye cesaret etmezse” beden hareketleniyor sanki. 

Belli bir yaştan sonra bir anda saçını uzatan, küpe takan, motosiklet sevdasına kapılan, varını yoğunu satan, genç kadınlar peşinde koşan erkekleri düşünelim mesela. Başka bağlamlarda kadınları da düşünebiliriz elbette. Biraz dikkatle bakarsanız içerisinin bayağı çorak, ama dışının da epey aksesuarlı olduğunu görebilirsiniz. Demek ki o kişinin gücü şimdilik dışını değiştirmeye yetmiş. 

  • Kırk yaş, bu yüzden çok sembolik bir dönem. Kimileri değişimin içsel çağrısını duyar ve içine döner; kimileriyse o çağrının sesini bastırmak için dışarıda değişiklikler yapmaya gidebilir.

Peki herkes içsel olarak değişmek zorunda mı? Elbette değil. Ama karşılaşmaya açık  olmak zorunda. İçsel değişim, bir hedef ya da proje hâline geldiğinde, “Kendimi dönüştürmeliyim, daha iyi olmalıyım” dediğinde, insan buradan kendisine yeni bir maske icat ediyor. Olağan akışında olması gereken şeyi bir performansa çevirebiliyor. 

Çünkü biliriz ki gerçek dönüşüm, genellikle insanın elinde olmaz; yaşanır, başa gelir. Yaşam değişimin içindedir. İşte tam da buna açık olmayı kast ediyorum. Dolayısıyla değişimin, hedeflenmiş bir “kendini geliştirme” ya da “gelişim ideali” değil, bir karşılaşma olduğunu düşünüyorum. 

Gerçek dönüşüm, insanın kendi direncine, kırılganlığına, gölgesine temas edebilmesinden geçiyor. Kırk yaş insanı sanırım bu temasa çağırıyor, değişmekten ziyade değiştiğini fark etmeye davet ediyor. Çünkü kırk yaşında insan, yalnızca yaşamın içinden geçmiyor, yaşam da onun içinden geçiyor; bazen kırıp dökerek, bazen okşayarak, bazen sessiz sakin bir şekilde. 

Asıl mesele, değişip değişmemekten ziyade değişimi hangi bilinçle yaşadığımız. Bazen dönüşüm, bir şey ekleyerek değil, bir şeyden vazgeçerek oluyor. Aktif bir yerden değil daha pasif bir yerden de yaşanabiliyor. Bas bas bağırarak değil de daha suskun bir yerden vuku bulabiliyor.  

Ezcümle, kırkın yüzleşmenin, ayrışmanın, bütünleşmenin sayısı olduğunu düşünüyorum. 

Hayat gerçekten kırkında mı başlar bilmiyorum, mevcut olduğumuz her yeni anda hayatın yeniden başladığını düşünüyorum ama kırktan sonra bazı ezberlerin bozulduğu kesin. E bozulsun bir zahmet, kırk yıllık hatırımız var şu hayatta, öyle değil mi?

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?
AngstAngst

HİKAYE

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Metin V. Bayrak

·

05 Tem 2026

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?
AngstAngst

HİKAYE

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Cem Arıdağ

·

03 Tem 2026

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?
AngstAngst

HİKAYE

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?

Deniz Aytekin

·

03 Tem 2026

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?