☕ Lavların demlediği kahve: Pacaya Volkanı

Sabahın 3’ü. Guatemala kırsalında karanlık bir ormana dalıp yürümeye başlıyoruz. Patika siyah, ince volkanik kumla kaplı.
Önde rehber, arkasında Burak ve en arkada ben varım. Onların adımlarını takip ediyorum. Kısa sürede botum kum taneleriyle doluyor. Durup temizlemenin bir manası yok, 5 dakika sonra aynı şey olacak.
O kadar sis var ki kafa fenerimi yakınca sanki karşımda beyaz bir duvar var. Zaman zaman "Gözümde bir perde mi var?" diye düşünüyorum. 2 metre görüş mesafesiyle yaklaşık 1,5 saat tırmanıyoruz. 3 gün öncesine kadar varlığından bile haberdar olmadığım Pacaya Volkanı’yla tanışma hikayemi düşünüyorum. Her şey 15 dakikada bir patlayan Fuego Volkanı’nı görmek için Acentenango Volkanı’na çıktığım gece başladı. Gece boyunca alev püsküren Fuego’yu izleyip aşağı inince bir afişle karşılaşıyorum. Akan lav fotoğrafını görünce çarpılıyorum. "Burası neresi?" sorumun cevabı Pacaya oluyor. Tırmanış nedeniyle hâlâ bacaklarım sızlarken "Başka bir volkan Pacaya’ya gitsem mi?" sorusu kafamın içinde dolaşmaya başlıyor. Yatakta, lokantada, Antigua sokaklarında hep aynı ikilemdeyim. Değer mi, yoksa zaten en güzelini gördüğüm için boş mu vereyim?
Fuego Volkanı
En sonunda kararımı verip ertesi sabah gün doğumunda lav akışıyla meşhur Pacaya yoluna koyuluyorum. Son dönemde hareketlilik olmadığı için lav akışının pek olmayacağını söylüyorlar. Ancak bu havadis merak dürtüsü gıdıklanmış bir harikuladelikler avcısına pek bir etki oluşturmuyor. En fazla daha da çok ağrıyacak bacaklarıma, acıyacak dizlerime biraz söverim diyorum. Son yarım saat zemin kumdan kayaya dönüyor. Sivri ve kara kayalar arasından sekerek nereye gittiğimizi bilmeden rehberin arkasından ilerliyoruz. Uzaktan sanki ıssız bir gezegende karşılaşmışız gibi görünen fenerli başka bir ekip görünüyor. Uzay gemilerini yanlış yere indirmişler ve sanki buluşma yerine yoğun sis içinde tek sıra yürüyorlar. Gerçeküstü bir filmin içinde, ıssız ve düşman bir gezegende hayatta kalmaya çalışan uzay kovboylarıyız adeta.
Siste kayaların üstünde biraz daha hareket edip bir noktada duruyoruz. Zaten durmazsak kafamızı gözümüzü yarma riskimiz her adımda daha çok artıyor. Kayalar sivri, hava karanlık, sisten dolayı fenerler 1 adım önümüzü zor aydınlatıyor ve hâlâ afyonumuz patlamamış.

Marşmelovlu sakal ve bıyıklarıyla Kerimcan
Rehberimiz çantasından bir paket marşmelov çıkartıyor. Çubuklara saplayıp üzerinde durduğumuz kayayla yandaki kayanın arasındaki yarığa sokuyor. 1 dakika sonra kızarmış şekerlemeyi yemeye başlıyoruz. Erimiş şekerleme sakalıma, bıyığıma bulaşıyor. Onları temizlemeye çalışıyorum. Açıkçası "Bu macera giderek manasız bir maceraya dönüyor," diye geçiriyorum aklımdan. Etrafımızı saran sis, karanlık gökyüzü kaya arasında pişen şekerleme ve uyku sersemliği birleşince çevrede yaşananları pek idrak edemiyorum.
Rehber bir süre sonra yarığa bir tencere yerleştirip su kaynatmaya başlıyor. Çevremizde akan koyu turuncu renkte lavların kaynağını arıyorum. Ancak sadece birkaç metre yanımızda siyah kayalar var. Yarığa elimi sokuyorum, fırın gibi sıcak. Rehberimiz gülerek “Çevremizde arama, hemen altımızda” diyor. Biraz ilerideki küçük oyuğu gösteriyor. Delikten altımızdan akan lavı görebiliyorum.

Delikten görünen lav, Pacaya Volkanı
Üstünde zıplayıp sonra da oturup dinlendiğimiz kayalar ise aslında çok taze donmuş lavlar. Dünyanın içinden kaynayan o bölgenin hemen üstünde dinlenmeye devam ediyoruz. Günün ilk ışıkları dünyaya ulaşırken elimde ateşsiz demlenmiş bir kahve var. Sis ve uykum hafifçe açılıyor, çevremin farkına varıyorum... Gördüğüm gerçek olamaz!
Aktif bir volkanın tepesinde, altı hala sıcak, üstü bir hafta önce soğumuş lavların üzerinde oturuyorum. Kahvem bitiyor. Sisin ardından yükselen güneşe bakıp derin bir nefes alıyorum. Çevrede yürümek istiyorum. Rehberimiz her adımdan önce mutlaka yeri hafifçe basarak kontrol etmemizi istiyor. Kimse volkandan tek ayakla dönme riskini almak istemediği için ceylan gibi ürkek adımlarla kara kayaların üstünde dolaşmaya başlıyoruz. Arada bulduğumuz deliklerden aşağı bakıyor, akan lavları izliyoruz. Meditatif bir gücü var lavların. İlk insanların ateşe taptığı gibi, lavlar derinlere daldırıp izletiyor kendini. O eski tanrının atası var aslında karşımızda. Dünyayı oluşturan, hayatı başlatan ateşin ta kendisi.
Güneşin doğmasından sonra hemen altında bulunduğumuz volkanın kraterinden gürültüler gelmeye başlıyor. 2 gece önce 15 dakikada bir Fuego’dan gelen gümbürtüleri dinledikten sonra bunu çok umursamıyoruz. Ancak kısa süre sonra sesler şiddetlenmeye ve birkaç yüz metre yakınımıza ufak parçalar düşmeye başlıyor. Rehberimiz hızlıca toparlanmamızı ve topuklamamızı söylüyor. Bir süre sonra naifçe kontrol ederek adımladığımız kayalar üstünde ufak bir atletizm yarışı başlıyor. Bu esnada kraterdeki hareketlilik giderek artıyor.

Pacaya'nın zemini
Kısa süre sonra güvenli bir alana geliyoruz. Herkes bir nefes alıyor. İçinden kayaların ve lav parçalarının fırladığı Pacaya’yı izliyoruz biraz. Hepimizdeki hafif gerginlik yerini keyfe bırakıyor. Çevreme bakıyorum. Mutluyum ve yaşadığım şeye sindirmeye çalışıyorum. İleride adeta anıt gibi dikilen tek bir ağaç var. Onun yanına gidip gölgesinde dinleniyorum.
Bir Jules Verne kitabının kahramanı gibi hissettirdiği için dünyaya teşekkür ediyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Erimiş şekerlemeler, açılmayan bir sis, siyah kayalar ve Guatemala kırsalında kafaya yağan taşlar... Ruta'nın rotasında lav püskürmekte olan Pacaya Volkanı var.
13 Tem 2022

YAZARLAR

Kerimcan Akduman
Turizm profesyoneli, yazar, fotoğrafçı. İstanbul'da doğdu, yetişti. Reklamcılık yapmaktan sıkılıp 1,5 sene dünyayı dolaştı. Eve dönüp öğrendikleriyle turizm sektörüne girdi. Dünyanın uzak bölgelerinde deneyim odaklı turlar düzenliyor.

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR



