İlk Dönem İslam Dünyasında Astrolojik Tarihler ve Kültürel Zamanın İnşası

Yazı: Antoine Borrut
Çeviri: A. Tunç Şen
21 Aralık 2020 günü kış gün dönümü Satürn ile Jüpiter arasındaki kavuşuma denk düştü. Çok sayıda amatör ve profesyonel gök bilimci dünyaya yüzyıllardır ilk defa bu denli yakın cereyan eden “büyük kavuşum”u heyecanla gözlerken(1) içlerinden ancak pek azı böylesi bir semavi olayın bir zamanlar tarihçilerce mühim bir hadise ve vasıta olarak görüldüğünün farkındaydı. Gerçekten de Satürn ile Jüpiter’in kavuşumu bilgisi, Sasaniler’den aldıkları mirası takip etmiş Arapça astrolojik tarihlerin en ayırt edici unsuruydu. Erken dönem İslam dünyasında tarihsel bilgi üretiminde müneccimlerin oynadığı son derece mühim rol bugüne değin çoğunlukla göz ardı edildi. Bu yazıda, astrolojik tarihler olarak tanımlanabilecek muayyen bir yazın türünü incelemenin birbiriyle ilintili şu iki konuya ışık tutabileceğini öne süreceğim:
- Mühim bir epistemik dönüşüm çerçevesinde ifade bulan yeni bir tarihyazımını dönemselleştirmek mümkündür. Aslına bakılırsa bir yazın türü olarak astrolojik tarihlerin doğuşu ve düşüşü, “tarihsellik rejimi”nde(2) (régime d'historicité) bir değişim yaşandığına işaret eder, zira bu eserler, ilk dönem İslam tarihi uzmanlarının sızlandığı “anlatı kaynakları eksikliği”ni kapatabilecek yeni yollar önerir.
- Her ne kadar sonunda astrolojik tarihler gözden kaybolduysa da kolaylıkla tespit edilemeyen mirasları uzun süre devam etmiştir. Ki bunun en iyi örnekleri kronolojik tarih yazımında bulunabilir.
Astrolojik Tarihler
Öncelikle astrolojik tarihler olarak tasnif edilebilecek eserleri kısaca tanıtayım.(3) Muhtelif sebeplerle bu tür eserler, İslam dünyasında tarih yazıcılığının doğuşuyla ilgili yapılan çalışmaların (ve esasında, Oxford Yayınları’nın yakın bir geçmişte çıkardığı ve astrolojinin kati bir surette göz ardı edildiği Tarih Yazıcılığının Tarihi serisine bakıldığında, uzmanlık sahasına bakılmaksızın genel olarak tarih yazıcılığıyla ilgili incelemelerin) dışında bırakıldı. Astrolojinin insanlık tarihinde meydana getirilmiş en başarılı kültür sistemlerinden birini teşkil ettiği ve zamanın yıpratıcılığına karşın halen ayakta kalabildiği düşünüldüğünde bu ihmal bir hayli üzücü bir durum. Ayrıca astroloji ile tarih yazıcılığı arasındaki irtibat, (Babil’den Mısır’a) kadim Yakın Doğu medeniyetlerini, Çin’i, Hindistan’ı, Roma İmparatorluğu’nu, Bizans’ı, Kristof Kolomb istilasından önceki Amerika kıtasını ve 17. yüzyıla kadar Avrupa’yı da içeren çok geniş bir tarihi ve coğrafi uzamı kapsıyordu.(4) İslam dünyasındaki astrolojik tarihlerin kendilerine en yakın öncülleri ise Sasani İran’ından gelmişti. Bilim tarihçisi David Pingree’nin de notunu düştüğü üzere “İlk dönem İslam dünyasındaki birçok müneccimin […] astrolojik tarihler yazarken Sasani İran’ındaki seleflerini taklit ettiklerine dair çok sayıda kanıt vardır.”(5)
Astroloji ile tarih arasındaki yakın ilişkinin bizi şaşırtmaması için birçok sebep var aslında. Her şeyden önce müneccimler tarih yazmak gibi bir iş için ideal adaylardı, zira kendileri Yakın Doğu olarak nitelenebilecek coğrafyada kullanımda olan muhtelif takvim sistemlerinde maharet sahibiydi. Hesap bilgileri ve astronomik devirlerin cereyan ettikleri vakitlerin tayini gibi konuların erbabı olan müneccimler bu anlamda zamanla ilgili hesapların ve kronoloji işinin de ehliydi. Ayrıca astroloji, göklerle yeryüzü arasında sistematik olarak bir ilişki kurması hasebiyle, tarihsel nedensellik tespit edebilmek için uygun ve kuvvetli bir araçtı. Son ve belki tüm bu zikredilenlerden de önemli olarak astroloji bilimsel bir yöntem ihtiva ettiği için sözüne itibar edilen de bir disiplindi.(6)

Satürn ve Jüpiter’in şeref ve hubutu, Metâliü's-saâdet
BnF Suppl. Turc 242, 32b numaralı sayfa
Bu noktada tarih yazıcılığıyla ilgili türlerin tasnifi konusunda bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu ileri sürmek isterim. İslam dünyasında tarih yazıcılığı, en kapsamlı olarak Chase Robinson’un ele aldığı üzere, üç ana kategoriye ayrılmıştır: Kronoloji (tarih), biyografi (sîret) ve prosopografi (mesela tabakât ve meâcim kitapları).(7) Modern araştırmacıların büyük bir kısmı bu türlere odaklandı, her ne kadar bu tür eserler birbirinden epey farklı bir şekilde ele alınmış ve her biri için hala yapılacak çok şey kalmış olsa da. Bu konuda üretilmiş akademik bilgi İslam dünyasında tarih yazıcılığının meydana getirdiği devasa bulmacayı daha iyi çözebilmekte muhakkak yardımcı oldu. Ama öte yandan, tarih yazınındaki çeşitli alternatiflerin göz ardı edilmesine ve zamanla tamamen yok sayılmasına neden olacak yamuk bir bakış açısına da sebebiyet verdi. Böylesi çok sayıda alternatif tarih yazma çeşidinden bahsetmek mümkünse de astroloji (ya da daha doğru şekliyle astrolojik tarihler) bu alternatifler içindeki en dikkat çekici örnek mahiyetindedir.
İlk dönem İslam dünyasında yazılmış ve günümüze kadar kalabilmiş 15 astrolojik tarih biliyoruz. Bunların büyük bir çoğunluğu halen kendilerini yayına hazırlayacak günümüz araştırmacılarını bekliyor. Eldeki mevcut metinler esasında buzdağının sadece görünen kısmını oluşturuyor. Sayısı binlerce olmasa bile yüzlerce olan tarihi zayiçelerin(8) dünyanın muhtelif yerlerinde bulunan yazmalara dağılmış olduğu da malumumuz. Ayrıca çok daha fazla sayıda astrolojik tarihin de kayıp olduğuna dair elde önemli kanıtlar mevcut.(9) Bu eserleri ciddiye almamız için özellikle İslam tarihi bağlamında önem arz eden bir başka mühim neden daha var: Eldeki mevcut astrolojik tarihlerin bazıları, ilk dönem İslam tarihi araştırmalarında sıklıkla kullanılan anlatı kaynaklarından çok daha önce yazılmıştı. Örneğin Mâşâallah b. Eserî’nin (ö. 815) astrolojik tarihi, ilk dönem İslam dünyasında yazılmış en meşhur tarih eseri olarak kabul edilen et-Taberî’nin (ö. 923) eserinden yaklaşık bir yüzyıl önce yazılmıştır. Ayrıca 7. asırda Emeviler döneminde ve 8. yüzyılın ikinci yarısındaki Abbasi devirlerinin başında kaleme alınmış astrolojik tarihlerin belkemiğini oluşturan çok daha erken tarihli tarihî zayiçeler de elimizde mevcut.
Astrolojik tarihlerin temelinde yatan ilke, semavi cisimlerin dünyadaki olaylar üzerinde tesiri olduğu düşüncesidir. Müneccimler, bir dizi semavi işaretten ay ve güneş tutulmaları ya da gezegenlerin kavuşumlarına uzanan muhtelif ihtimaller üzerinde yorum yaparlardı. Dayandıkları farklı teoriler ve kullandıkları farklı semavi işaretler dışında, astrolojik tarihler birçok faklı biçim de alabiliyordu: bazıları yalnızca mensur bir metin olarak zayiçeleri açıklarken bazılarında şemalar ve pek azında tablolar da olabiliyordu. Bu tür zayiçeler farklı uzunlukta ele alınıyordu. Kimisi bir hayli “yeknesak” bir eda ile yazılırken kimileri astroloji bilgisini adeta yıllık bazda hazırlanmış kronoloji bilgisiyle birleştiriyordu. Arapça astrolojik tarihlerin en dikkat çekici özelliği, o dönemin kozmoloji anlayışı çerçevesinde en dıştaki gezegenler olarak bilinen Satürn ile Jüpiter arasındaki kavuşumlara verdikleri merkezi roldü. Bu kavuşumlardan, çığır açıcı dini ya da siyasi değişimleri meşru kılmak ya da tahmin etmek amacıyla yararlanılıyordu.

Ay Tutulmaları, Timurlu Mirza İskender için hazırlanan mecmua British Library Add Ms 27261, 410a numaralı sayfa
İlk devir Abbasi halifelerinin emrindeki müneccimlerin dünya tarihine yaklaşımı, Satürn ile Jüpiter arasında yaklaşık 20 senelik aralıklarla cereyan eden kavuşumların önemli dini ve siyasi değişimlere işaret ettiği yönündeki Sasani teorisinden etkilenmişti. Ardışık kavuşumlar uzun müddet aynı astrolojik müesellesede [müsellese, ateş, toprak, hava, su gibi aynı unsura mensup olan üçlü burç anlamında astrolojik bir terim] meydana geliyordu. İki yüzyılı aşkın uzun bir müddet sonundaysa (takriben her 240 yılda) kavuşum başka bir müselleseye hareket ediyordu. Kavuşumun 240 senede bir, bir müselleseden bir başkasına geçmesi, 20 yılda bir aynı müsellesede olan basit kavuşumların delalet ettiğinden çok daha önemli değişimlere (sözgelimi yeni bir milletin ya da hanedanın doğuşu gibi) sebep oluyordu. Yeni bir peygamberin zuhuru –ki tüm bu değişimler içindeki en olağanüstü hadiseydi– ise dört müsellese arasında yaşanan geçişlerin de devrini tamamlayıp (takribi olarak her 960 yılda) başlangıç müsellesesine gelmesi ile ilişkilendiriliyordu. Bu kavuşumun ya da dönüşümün cereyan ettiği yılda, yılın başı kabul edilen Bahar gündönümü anında (tahvîl-i sene, sene değişimi) bir zayiçe hazırlanarak öngörülerde bulunuluyordu.”(10)
Başka ve daha kolay bir ifadeyle, astrolojik teoriler zayiçelere, zayiçeler tarihe dönüştürülüyordu. Bu tür eserleri Emevi dönemine kadar geri götürmek mümkünse de, gerek eldeki mevcut astrolojik tarihler gerekse de biyografik kaynaklar, bu türün ilk dönem Abbasi dünyasında kayda değer bir şekilde geliştiğini gösteriyor. Hicri 3./Miladi 9. yüzyılın ikinci yarısından sonraysa astrolojik tarihler yavaş yavaş gözden kaybolmaya başladı.(11)
Tarihsellik Rejiminde Değişim mi?
Böylesi dikkate değer bir tarih yazma biçiminin gözden kaybolmasını nasıl açıklayabiliriz? Bana kalırsa bunun cevabını daha geniş toplumsal, kültürel ve siyasal değişimlerde aramak gerekir. Astrolojik tarihlerin ortadan kaybolması ilk dönem İslam dünyasında tarih yazımı açısından yaşanmış kökten bir değişime işaret eder. Astrolojik tarihler de kıyamet metinleri gibi gelecek odaklıdır, yani esas olarak geçmişte kalanlardan ziyade müstakbel olanla, özellikle de eskatolojik bir gelecek fikriyle ilgilidir. Şurası ilginç ki astrolojik tarihler, Hicri3./Miladi 9. yüzyılın son demlerinde, tam da kıyametçi beklentilerin “proto-Sünni” olarak telakki edilebilecek muhitler içinde daha uzak bir geleceğe ertelendiği zamanlarda etkinliğini yitirmeye başladı.(12) Bunda Abbasi halifeliği içindeki siyasi bölünmenin ve derin toplumsal dönüşümlerin de rolü vardı.(13)
Bütün bunların Fransız tarihçi François Hartog’un kavramsallaştırdığı şekliyle “tarihsellik rejimi”nde (régime d’historicité) bir dönüşüme işaret ettiğini iddia ediyorum. Bu kavramı Hartog bir toplumun, içinde bulunduğu zaman içinde yaşadığı bir kriz bağlamında “geçmiş, bugün ve gelecek arasındaki ilişki”sini yeniden tanımladığı an olarak tanımlar.(14) (Örneğin Rönesans Avrupası’nda eskatolojik fikirlerin terk edilişi, Reinhard Koselleck’in usta bir biçimde tahlil ettiği üzere, en bilinen tarihsellik rejimi değişikliğine yol açmıştır).(15) Yaklaşmakta olan bir kıyametin olduğu düşüncesi bir kere ötelendiğinde, eli kalem tutanlar günü açıklamak için geleceğe bakmayı bırakıp geçmişe odaklanabilirlerdi. Gelecek zaman kipiyle yazılan tarihler sayıca düştü ve yeni yeni revaç bulan umumi tarih türü eserlerin gölgesinde kalmaya başladı. Bu umumi tarihler, kainatın yaratılışından başlayıp yaşanan döneme kadar cereyan etmiş hadiselerin yıl bazlı anlatımına dayanan eserlerdi. Bu değişim pek tabii ki doğrusal bir çizgide olmadı. Mühim bölgesel farklılıkları da burada hesaba katmak gerekiyor. Ancak bu süreç içindeki sembolik bir dönüm noktası olarak o dönemde Abbasi payitahtı olan Samarra şehrinin terk edilip hilafetin yeniden Hicri 279/Miladi 892 yılında Bağdat’a geri dönmesi rahatlıkla gösterilebilir. Taberî, tam da bu sene içinde, idarecilerin müneccimleri ve falcıları sokaklarda ya da camilerde sanatlarını icra etmekten men eden bir ferman çıkardığını söyler. Birtakım kitaplar ve yazın türlerinin de sahaflarda satışı hakeza bu dönemde yasaklandı ve müstensihlerin bu tür kitapların nüshalarını hazırlamaları engellendi.(16)
Bu gelişmeler müneccimlerin tarihsel bilgi üreticileri olarak mevcudiyetlerinin yara almasına sebep oldu. Sonunda dini alimler olan ulema sınıfı tarih yazıcılığına el koyup peygamber hadislerine dayalı bir tarih yazım yöntemini (özellikle de isnâd denen rivayet zincirleri metodunu) dikte etti. Dolayısıyla hakim tarihsel söylem dini ilimler sahasına çekilmiş oldu. Bu dönüşümü açıklarken tarihsel nedensellik açısından da bir değişim yaşandığını ileri sürmek mümkündür, zira astrolojik tarihler, Tanrı merkezci tarihlerin yararına olacak şekilde gözden düşmüş görünüyor. Bu iki tarih yazım usulü, varsaydıkları faillik anlayışı bakımından gerçekten de “mantıken birbiriyle uyuşmayan” bir mahiyetteydi.17 3./9. yüzyıl sonu, 4./10. yüzyıl başında galebe çalan yeni tarih anlayışında gezegenlerin hareketinin yerini Allah’ın iradesi aldı. Tarihsel nedensellikteki bu radikal değişim, tarih yazıcılığının aktörlerinin de değişimine yol açmış oldu. Ulema kendisini (tarihsel) bilgi üretiminin yeni mercii olarak vaz edip “İslami hidayet tarihi” olarak tanımlanabilecek türü geliştirdi. Beri yandan müneccimler de muhtelif toplumsal ve kültürel elitler arasındaki çetin rekabet bağlamında kenara itildiler.

Sasani dünyasından Ay tanrısı plakası
St. Petersburg Ermitaj Müzesi S-43
Unutulan Miraslar
Bütün bunlar, belli birtakım tarih yazma usullerinin ortadan kalkışını izah edebilmek için bize yeni imkanlar sunuyor, ki bunu en iyi biçimde astrolojik tarihlerin geçirdiği süreç örneklendiriyor. Bununla birlikte, tarih yazıcılığının bu dikkate değer “görünmez mirasları”nın varlığını yine de bir şekilde devam ettirdiğini öne süreceğim. Bu astrolojik tarihlerin toptan unutuluşu aslında imkansızdı zira “[tarih yazımının] başlangıç noktası sessizlikten ziyade […] o zamana kadar çoktan söylenmiş olandır.”(18) Evet, tarihsel nedensellikte astrolojik bağlantılar büyük oranda ortadan kaldırıldı ama gökyüzü halen tarihi yönlendiriyordu, her ne kadar bu gökyüzü müneccimlerin değil teolog ların seması olması hasebiyle aynı gökyüzü değilse de. Evet, astrolojik tarihler sonunda unutuldu ama yine de tarih yazımında silinmez bir iz bırakmayı başardılar. Bu izi bulabileceğimiz en doğru yer kronoloji türü eserlerdir.
Başka bir çalışmamda ilk dönem İslam tarihinin üzerinde enikonu anlaşılmış dönemselleştirilmesinin Abbasi döneminde meydana getirildiğini öne sürmüştüm.(19) Bunun sonucunda birtakım kilit kavramlar etrafında inşa edilmiş bir vulgata (yaygın nüsha) çıkmıştı ortaya. Bu kilit kavramlar şunlardır: cahiliye, nübüvvet, ridde, râşidîn (halifeler), Emevi mülkünü takip eden Abbasi devleti ve tüm bunların arasında yaşanmış bazı fitneler. Bu kavramların çoğunun kapsamlı bir kavramlar tarihi halen yazılmış değil maalesef. Evet, bugün kullandığımız kategoriler zaman içinde inşa edilmiş (ve yeniden yorumlanmış) olabilir. Peki ya kronoloji? Fred Donner “takribi” tarihlendirmeden “kesin” tarihlendirmeye geçişle ilgili mühim bir noktaya parmak basmıştı.(20) Örneğin veda haccı senesi (ʿâm haccetü’l-vedâ) Hicri 10. yıl olurken, Yermûk Savaşı senesi Hicri 15, Ali ile Muaviye’nin anlaştığı birleşme senesi (senetü’lcemâ’at) Hicri 40 oldu. Böylece yeni kronoloji tasarıları ve dizileri ortaya çıktı. Genelde bu süreç, en iyi örneği Zührî (ö. 742) gibi alimler olan gelenekçilerin bir başarısı olarak anlaşılageldi. Yeni zuhur etmiş İslam dininin kronolojisini tanzim etmekte gelenekçilerin rolünü yadsımak mümkün değil. Lakin gelenekçilerin bu süreçteki yegane aktör olmadığını unutmamak gerekir. Müneccimlerin de burada mühim bir rolü vardı. Gerçekten de hem İslam öncesinin kadim tarihinin hem de ilk dönem İslam tarihinin kronolojisi için matematiksel astronomi paha biçilmez kıymetteydi.

12. yüzyılda İran’ın doğusunda hazırlanmış bir zayiçe. Kuveyt Darü’l-asari’l-İslamiyye el-Sabah Koleksiyonu (LNS 275 MS a-b)
Yukarıda özetlemeye çalıştığım ve Satürn ile Jüpiter arasında 20 yıllık döngüler halinde cereyan eden kavuşumlar etrafında şekillenen teorik model geçerli bir çerçeve oluşturdu. Kimi tarihleri astronomik olaylara ya da astrolojik teorilere uydurabilmek için bazı kronolojik malzemenin manipüle edildiğine dair elimizde kanıtlar da mevcut. Örneğin David Pingree’nin gösterdiği üzere “müneccimler […] dünya tarihiyle ilgili tasavvurlarına uyması maksadıyla ve kavuşumun Su burcunda olması zorunluluğuyla Nuh tufanını Yengeç burcuna kaydırmıştı.”(21) Bu tür bir işlem sadece kadim zamanlara ya da İslam öncesi dönemlere has değildi. Müneccimlerin ürettiği kronolojik bilginin büyük bir kısmı, ilk dönem İslam tarihiyle biraz haşır neşir olanlara son derece tanıdık gelecektir.
Belki de bunun en iyi örneği, Hz. Muhammed’in doğum tarihinin 570 senesi civarında olduğu yönündeki görüş birliğidir. Bunun, İslam dininin zuhuruna delalet edecek şekilde, Satürn ile Jüpiter’in Akrep burcundaki kavuşumuna ve hava burçlarından su burçlarına geçişin gerçekleştiği zamana tekabül ettiği düşünülür (örneğin Mâşâallah b. Eserî bu kavuşum tarihini 19 Mayıs 571 olarak verir).(22) Satürn ile Jüpiter arasında gerçekleşmiş bir başka kavu şum 610 tarihlidir ve bu kavuşumu da Mâşâallah bir peygamberin gelişinin habercisi olarak yorumlamıştır. 630 senesinde de Hz. Muhammed’in ölümüne ve Arap savaşçıların müstakbel zaferlerine işaret eden bir başka kavuşum gerçekleşmiştir. Sıradaki 650 tarihli kavuşumun Sasani İmparatorluğu’nun yıkılışına delalet ettiği düşünülmüştür. Biraz daha sonraki dönemlerde, mesela 749 yılı Mart ayındaki Bahar gün dönümünde hesaplanan kavuşum Abbasi hanedanının zuhuruna yorulmuşken, 809 tarihinde Satürn ile Jüpiter’in Yay burcunda buluşup su burçlarından ateş burçlarına geçişine denk düşen kavuşum, Türklerin İslam dünyasına girmesini müjdeleyen yeni bir döngüyü başlatmakla ilişkilendirilmiştir. Örneklere kolaylıkla devam edebilirim, zira ilk dönem İslam tarihinin günümüzdeki standart kronolojisi, Satürn-Jüpiter kavuşumları ile hayret verici bir şekilde örtüşür. Yukarıda verdiğim örneklerin kaynağı Mâşâallah’ın astrolojik tarihi olsa da tıpatıp aynı kronolojiyi, bazen biraz daha farklı yorumlarla birlikte, Satürn-Jüpiter kavuşumlarına dayanan tüm astrolojik tarihlerde bulmak mümkün. 690, 710 ve 729 kavuşumları başka kaynaklarda da muntazaman kaydedilmiştir her ne kadar daima yorumlanmamış olsalar da. Buradaki yorum eksikliğinin, bu kavuşumlarla ilgili gerçekten de herhangi bir tahminde bulunulmadığından mı yoksa Abbasi hanedanındaki hamileri için yazan müneccimlerin Emevi tarihini sessizce geçiştirmek niyetiyle hareket ettiklerinden mi kaynaklandığı meçhul. Yine de tüm bu astrolojik tarihlerin titiz bir incelemesi ve tartışması, bu erken tarihli metinlerden tevarüs edilmiş ve kendilerinden sonraki tarih yazan nice nesil için (ki günümüz araştırmacılarını da buna dahil etmek gerekir) bağlayıcı olmuş kronolojik çerçeve için önemlidir. Böyle bir inceleme aynı zamanda ilk dönem İslam tarih yazıcılığındaki çeşitli usullerin sanıldıklarından çok daha geçirgen olduğunu gösterir.
Ayrıca astrolojik tarihler, Abbasi devrimi ya da Hicri 193/Miladi 809’daki dördüncü fitne gibi anlamlı buldukları vakaları ya da hadiseleri, yani “hatırlama mekanları”nı seçerek geçmişin geleceğini temelli belirlemiş oluyordu. Esasında astrolojik tarihler genelde İslam tarihinin basit bir kronolojisini, neredeyse iskeletini oluşturacak şekilde belli başlı hadiselere odaklanıyordu. Bu iskelet ilave semavi işaretlerin kullanımıyla zenginleştiriliyordu. Gerçekte çoğu astrolojik tarih yalnızca Satürn-Jüpiter kavuşumu bilgisiyle sınırlı değildi; Satürn ile Mars arasındaki kavuşumlar ve/ya Güneş ve Ay tutulmaları da hakeza astrolojik tarihleri ilgilendiriyordu. Söz gelimi 622 yılında gerçekleşen Satürn-Mars kavuşumu ve ay tutulması bu tarihte gerçekleşmiş Hicretin anlaşılmasına imkân tanıyordu. Benzer şekilde 644 tarihli ay tutulması, Halife Ömer’in öldürülmesi ve yerine Osman’ın hilafet makamına geçmesinin işareti olarak anlaşılırken 652 tarihli Satürn-Mars kavuşumu Osman’ın suikastına delalet ediyordu ki 655 yılının Ekim ayındaki Ay tutulmasıyla da bu doğrulanmış oluyordu. Nedensellik zinciri ve tarih yazımı usulleri zaman içinde değişmiş olabilirdi, ancak tarih yazım iskeleti büyük ölçüde muhafaza edildi.
Buradaki kısa tartışmayı özetlemek gerekirse, içerikleri fazla deşilmemiş astrolojik tarihlerin İslam tarih yazımına taze bir bakış getirme, dikkate değer bir epistemik dönüşümü aydınlatma ve ilk dönem İslam tarihinde genelde mutabık kalınan dönemleştirmeyi yeniden değerlendirme potansiyeli olduğunu göstermeye çalıştım. Yukarıda kısaca değinilen birçok mesele, İslam tarihyazımının doğuşuyla ilgili bildiğimizi düşündüğümüz ne varsa hepsini yeniden ele almaya zorlamalı bizi. İslam’ın ilk iki yüz elli yılı modern araştırmacılar için halen aşılması zor bir metodolojik sorun oluşturuyor. Belki de atılması gereken ilk adım, Hicri 3./Miladi 9. yüzyıl ortalarına kadar karşı karşıya olduğumuz söylenegelen (anlatı) kaynaklar(ı) sorununun esasında bir göz yanılması ve gerek eski dönemlerde gerekse günümüzde inşa edilmiş bir kurgu olduğunu teslim etmektir.(23) Astrolojik tarihlerin, alternatif geçmişlerin ve hatıraların gözden kaybolması nihayette tarihsel olarak açıklanabilir ancak onların miraslarını kabul edip incelemek de gerekiyor.
ANTOINE BORRUT - University of Maryland, Tarih Bölümü
Yazının dipnotlarına buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Toplumsal Tarih Dergisi'nin 332. sayısından Astroloji ve Müneccimler dosyasından iki makale sizi bekliyor.
23 Ara 2022

YAZARLAR

Toplumsal Tarih
Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.
İLGİLİ OKUMALAR


