
Yol hayata benzer klişesini tekrarlamak istemiyorum. Ama ikisinde de ivmenizi kaybederseniz bir anda her şey terse döner. İşte o gün öyle bir gündü. Yola çıktığımdan beri Mozambik’e gitmek kafamda bir soru işareti olmuştu. Ancak son gün kararıyla ziyarete niyetlendim. Belki de kendimle iddialaşıp, şartlarımı zorladım.
Planım Durban’dan Johannesburg’a, oradan da başkent Maputo’ya otobüsle geçmekti. Toplamda bekleme süreleriyle 24 saatlik bir yolculuk olacaktı. Her yerde uyuyabilen ve kendini eğleyebilen biri olduğum için pek dert olmayacaktı. Otobüs biletimi aldıktan sonra Maputo’da gözüme kestirdiğim iki hostele de rezervasyon için e-posta yollayıp geri dönüşlerini beklemeye başladım. Mozambik kapıda vize vermek için gümrüğü konaklama bilgilerini talep ettiği için işimi garantiye almak istedim.
Aslında planım istediğim gibi gitti. Sabahtan akşama yol giderek Johannesburg’a vardım. Otogarda çanta verme, bilet kontrolü gibi işlemlerden sonra otobüse bindim. Güney Afrika’da otobüsle yolculuk ediyorsanız sabit bir koltuk numaranız olmuyor. Çift katlı otobüsün tıklım tıklım üst katında kalan iki boş koltuktan birine çöktüm. Otobüsün içi herhâlde otuz dereceyi bulmuştu. Buna rağmen bazıları üzerlerine ceket, battaniye falan örtmüştü. On buçuğu biraz geçe otobüs kalktı. Havalandırması yetersiz otobüs, onlarca insanın nefesi ve vücut sıcaklığı ile birleşince tekerlekli bir saunada yolculuk ediyoruz hissi uyandırıyordu.
Arada uyanıp e-postalarımı kontrol ettim. İki gün olmasına rağmen hostellerden gelen giden bir şey yoktu. Bu durum biraz gerilmeme neden oldu. Ancak yol yorgunluğu havasızlıkla birleşince kolayca uykum geldi ve bayıldım. Sabah otobüs durur durmaz gözlerimi açtım. Sınıra gelmiştik. Onlarca uykulu insan zombi temposunda tek sıra olarak Güney Afrika gümrüğüne girdik ve çıkışımızı yaptık. Sıra Mozambik gümrüğüne gelmişti. İşte ivme burada değişmeye başlıyordu.
Kontrol ediyorum; Güney Afrika telefon hattım hâlâ çekiyordu. E-postalara baktım, gelen giden bir şey yoktu. İçimden ince bir sövdüm. Ancak yol sorunlardan yakınma değil, çözüm üretme yeriydi. Hemen aynı otobüste olduğumuz ve elinde Mozambik pasaportu gördüğüm, kısa bir fiziksel analizle derdimi anlatabileceğimi düşündüğüm birine gidip durumu anlattım. Hemen ev adresini, telefonunu ve adını yazdı. Kafam rahat vize için görevliye gittim. Elime bir form tutuşturdu. Hızlıca doldurmaya başladım. Bitirince görevliye pasaportumla beraber geri verdim. Beklememi söyledi.
On beş, yirmi kişi derken gümrükte sıra bitiyor, bizim otobüsten kimse kalmadı. Bense hâlâ aynı durumda bekliyordum. Gümrük memurunu uyarıyordum, oralı olmuyordu. On dakika sonra zahmet edip yanıma geldi ve vardiya değişeceğini; yeni vardiyayı beklemem gerektiğini söyledi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Otobüsümdeki herkesin işini bitirdiğini, otobüsün beni beklediğini söyledim. Yine oralı olmadı. Bir yarım saat de yeni vardiyanın göreve başlamasını bekledim. Bu esnada otobüsün muavini sürekli yanıma gelip ne oldu ne oldu diye sordu. Kendisine durumu anlatıp, Portekizce bilmediğimi ve kendinin konuşmasını rica ettim. Portekizce yalandan bir iki soru sordu ve sonra bana dönüp “Otobüsün gitmesi lazım, merkezden arayıp ısrar ediyorlar.” dedi.
Beklemeye devam ettim. Gençten bir çocuk bankoya geçti. Durumu sorunca “Bekle” diyor. Formu incelemeye başlıyor. Nerede kalacaksın sorusu geliyor. Arkadaşımda deyip yazdığım ismi ve adresi gösteriyorum. Davet mektubu gerekiyor diyor. Yeni tanıştık ve mektup için zamanımız yoktu diyorum. “Çok lazımsa otele rezervasyon yaptırayım hemen” diyorum. Bir yandan da aklımdan “boş ver, bas geri dön” diye geçiyor ama inadım galip çıkıyor. “Olmaz, otelden onay lazım.” diyor memur. Hemen ardından da ekliyor “ne kadar ödeyebilirsin?” Sonunda ağzından baklayı çıkartınca ikimiz de rahatlıyoruz. O kadar bıkmışım ki 75 dolarlık vize için 25 dolar rüşvet vermeyi kabul ediyorum. Önce rakamı az buluyor. Ancak benim inadım ve surat ifademden artık daha fala koparamayacağını anlayınca kabul ediyor. Utanmadan 2009 öncesi basılan dolarları kabul etmediklerini söyleyip, gıcır 100 doları elden tahsil ediyor.

Güney Afrika-Mozambik sınırı
Pasaportumu alıp ofise geçiyor. Yine bir yarım saat bekleyiş. Artık otobüsten ümidimi kesiyorum. Onlarca insan beni bu kadar beklemiş olamaz. İşin kötüsü çantam Maputo yolunda ama ben hâlâ sınırdayım. “İnceldiği yerden kopsun” deyip beklemeye devam ediyorum. Biraz sonra rüşvetçinin başı görünüyor. Elinde pasaport, vize yapıştırılmış, damgalanmış. Bir de pasaportun arasında bir kağıt var. “Bu ne?” diye soruyorum. “Fişin” diyor. Ufak çantam sırtımda ama büyük çantanın otobüsle gittiği dank ediyor.
Hemen Güney Afrika hattımı kontrol ediyorum. Hâlâ çekiyor. Otobüs şirketini arayıp durumu anlatıyorum. “Sıkıntı yok, Maputo’daki ofiste olacak çantanız” diyorlar. Güzel diyor da ben 120 km ötedeki Maputo’ya nasıl gideceğim? Sınır kapısından çıkıyorum. Tam çıkışta askerler pasaportu kontrol ediyor. Selam verip borçlu çıkacağının farkında değil. O pasaporta bakarken durumu anlatıp bana araç bulmasını rica ediyorum. O esnada gümrükten çıkış yapmakta olan bir minibüsü durduruyor. Durumu anlatıyor. Şoför Maputo’ya gitmediğini ama yakına bırakacağını oradan da başka bir minibüsle şehre gidebileceğimi söylüyor. Makul bir paraya anlaşıyoruz.
Remixlenmiş reggaeton şarkıları ve sabahın sekizinde sürekli bira içen bir minibüs dolusu sarhoş erkekle yola çıkıyoruz. İki saate yakın sürmesini beklediğim yolun ortasında minibüs büyük bir marketin otoparkına gidiyor. “Ne oldu” diye soruyorum. Şoför minibüsün bozulduğunu söylüyor. Bu esnada minibüsü tamir etmeye gelen erkek konuya dahil oluyor. "Ben götürürüm seni şehre" diyor. Halay çekmemek için kendimi zor tutuyorum. Ancak önce 1-2 işim var diye ekliyor. Kamyonetle birkaç yere bazı eşyaları taşıyıp dağıttıktan sonra Maputo yoluna koyuluyoruz. Yol boyu eğer çantayı bulamazsam Türkiye’ye nasıl geri döneceğimi ve tekrar o kadar malzemeyi nasıl toparlayacağımı düşünüyorum. Bulunduğum yerde çantayı yeniden toparlamam imkânsız.

Bozulan minibüs
Şehre varınca hemen otobüs firmasının ofisine gidiyoruz. Ofisin önüne geldiğimizde ben içime doğmuş gibi adama beklemesini söylüyorum. Ofise dalıp çanta falan diye durumu anlatıyorum. “Burada çanta falan yok” diyorlar. Kafamdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Gözüm kararıyor, elim ayağım titriyor. Birkaç saniyelik sessizlik sonrası "Belki bizim ana ofistedir" diyor çocuk. Hemen "Gel tarif et" diye çocuğu kolundan tutup çıkarı çıkartıyorum. Şoföre tarif ediyor. Biraz aradıktan sonra ofisi buluyoruz. Şoföre teşekkür ediyor, onu yolluyorum.
Ofise girer girmez bankonun arkasındaki çantamı görüyorum. Görevli kadından çantamı alırken, kendisine sarılmamak için kendimi zor tutuyorum. Bu arada saate bakıyorum, 11’i bulmuşuz. Beş saat boyunca vize alımı, rüşvet, vardiya değişikliği, kaçırılan otobüs derken bitmiş durumdayım. Otobüs şirketinin ofisinde bir saate yakın oturup, dinleniyorum. Tanrının eşeğini kaybettirip sonra buldurmasının nasıl bir mutluluk olduğunu canlı olarak yaşıyorum.

💙 Bulunan çantalar 💙
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR



