İnsan olmayanı anlayabilmek

Bazı kitaplar karşınıza bir anda çıkmaz, orda olmasının bir nedeni vardır, ben hep buna inandım. Önce ismiyle gözüme çarpan sonra alt başlığına takılıp kaldığım bir kitabı elime aldım. O an durup "insan olmayan" kavramını kendimce tanımlamaya çalışırken, iki kelimenin içinde koca bir dünyayı barındırabileceğini hiç düşünmemiştim. Yedi bölümden oluşan bu kitabın her bölümü tarihî bir olay, bir topluluk veya kişi üzerinden ilerlediği için bu sayede ünlü düşünürlerle, sanatçılarla, bir ekoloji filozofu ve bir şairle de tanışmış oldum.
Kitaba başlamadan biraz Rebecca Tamas'tan ve edebiyata ekoeleştirel olarak yaklaşabilmekten de bahsetmek istiyorum. Rebecca Tamas, şiir ve denemelerinde feminist edebiyatın ve ekolojinin izini sürerken birçok ödülün de sahibi oluyor. Aynı zamanda yaratıcı yazarlık dersleri vermeye devam ediyor. Onun edebiyatının merkezinde faydacı bir insan toplumunun ötesinde doğa var, doğayla dengeli bir ilişkiye sahip olabildiğimiz bir inanç sistemi var. Özümüzden, kendimiz dışındaki ekosistemi kabullendiğimiz bir hayat çizgisi üzerinden ilerlemekten ilham alıyor. Ve bunu içtenlikle söyleyebilirim ki o ilham, bu kitabı okurken sevgiye olan inancımı fazlasıyla besliyor.
Bu kitabın temelinde ekoeleştirel yaklaşımın yoğunluğunu hissetmemek elde değil. Bu kavramı biraz açmakta fayda var, ekoeleştiri en başta insan ve insandışı arasındaki bağların incelenmesinden doğarak, insan kavramının eleştirel bir incelemesi olarak ele alınıyor. Aslında çıkarımız için yaptığımız tüm tahribatın bir eleştirisi olarak bakabiliriz bu kavrama. Doğa ve insan ilişkilerini sosyal ve kültürel açıdan inceleyen bu alanın temelleri de oldukça eskilere dayanıyor. Edebiyat ve kültürel çalışmaları ortak bir alanda buluşturan bu tarz disiplinlerarası perspektiflerin hayatımızın tüm noktalarında çok etkili olduğunu düşünüyorum. Bu kadar ekoeleştiriden bahsetmişken Henry David Thoreau'yu anmadan geçmek istemem, kendisi derin ekoloji akımının öncülerindendir. Yürümek kitabı benim için oldukça önemli kaynaklardan biridir. Ülkemizde bu alanın en önemli temsilcilerinden biri olan Serpil Opperman'ın Ekoeleştiri Çevre ve Edebiyat kitabı da bu alana dair en güzel kaynaklardan biri. Eğer hâlâ tanışmadıysanız edebiyat ve doğa arasında çok güçlü bir bağ keşfedebileceğiniz bir yapıt diyebilirim.
Tamas da "Ucubeler"de benzer bir kaynak oluştururken doğa ile olan ilişkimizi denemelerle günümüz gerçekleri üzerinden yansıtarak anlatıyor. İnsani eşitsizlik ve çevresel eşitsizlik paralel olgular mı? Bizim gibi olmayanı sevebilmek, daha yaşanır bir dünyanın varlığı için ne kadar gerekli? İnsan olmayanı anlamak için ne yapıyoruz? Panpsişizme inanıyor muyuz? Yeşili yok ederken acıyı mı var ediyoruz? gibi birçok soru içinde kaybolduğumu hissediyorum bu kitaptaki cümlelerin altını çizerken.
Tarihçi Daniel Johnson ile "Kazıcılar"ın hikâyesine ortak oluyoruz. Günümüzde hâlâ politika ve çevrecilik hakkında konuşabiliyorsak, bu acımasız kapitalist düzen içinde doğanın sesini duyabiliyorsak, ruhumuzun derinliklerinden bir teşekkürü de ihmal etmememiz gerekiyor. "Eşitlik" kavramını sadece insani değil çevresel olarak da ele aldıkları, ırklar arasındaki eşitsizliğin dünyanın her yerinde aynı acıyı yaşattığının altını çizdikleri için. Bugün hâlâ onların toprağı korumak için verdikleri mücadelenin izinden gidiyoruz. Hayvanlara, bitkilere acımak yerine yeni bir adım atmamız için bize bir kapı açıyorlar, onların yaşama hakkını da kendimizinkiyle eş değer görme, küçük, zayıf veya aciz oldukları için değil, sadece var oldukları için onları korumak ve kabullenmek, bizim gibi olmayanlarla yaşadığımız dünyayı paylaşabilmek için çaba sarf edebilsek mesela... Bu cümleleri yazarken bile içimdeki bir yara usulca kanıyor. Sadece evde güzel durması için birkaç gün içinde ölüme terk edeceğimiz çiçekler, yolda yürürken üstüne basıp yok ettiğimiz yüzlerce böcek, büyüdüğü için sokağa atılan hayvanların bu çemberin sadece küçük birer halkası olduğunu bilmek bile yetiyor. İnsanın kendi üstünlüğünü kanıtlama çabasını insan doğasına atfetmek bana hâlâ kolaya kaçmak gibi gözüküyor. Madem insanüstülüğünü savunma mekanizması içimizde doğuyoruz, neden bununla mücadele edecek başka bir eylemi de içimizde filizlendirmiyoruz?
"Asıl zor olan, insan çehresine kolayca bürünemeyen rahatsız edici, tiksinç varlıkları sevmektir. Üstelik bu varlıkların kimisi insandır da. İşte ekolojik düşüncenin görevlerinden biri, insan olmayanın nasıl sevileceğini çözmektir."
Rahatsız edici varlıklar dediğimizde akla ilk gelenlerden biri böcekler... Gregor Samsa'nın uyandığı biçimde uyanmak mesela... Kafka fiziken benzemese de ruhen bir böcekle aynı hisleri paylaşan birinin hikâyesini de çiziyor. Biz de tam olarak edebiyatta daha birçok esere konu olan bu benzerlikten kaçıyoruz. İnsan olmayanın bir noktada bize benzerliği korkutuyor aslında en çok bizi, bu yakınlık kendi içimizde bir çatışmaya girerek o farkı reddetmeye, yok etmeye sürüklüyor bizi. Bu benzerliği içselleştirdiğimiz noktada başlayacak içimizdeki sonsuz "olma" duygusu. Sadece kendimizi bir insan kalıbından alıp sonsuzluğu anlamaya çalışan bir zihnin ve ruhun içine yerleştireceğiz ve bu bizden farklı olana saygı duyduğumuz noktada başlayacak. Brezilya edebiyatında oldukça ses getiren yazarlardan biri olan Clarice Lispector'un G.H'ye Göre Çile adlı kitabında da başkahraman, heykeltıraş G.H, temizlik yaparken karşılaştığı bir hamam böceği ile içsel bir sorgulama içinde buluyor kendini. Böceğin dolapla kapak arasındaki sıkışlığı ile kendisinin ölümle yaşam arasındaki sıkışmışlığı birbirine karışıyor. Ve bu örnekle gösteriyor bize Tamas aslında hayatımızın, biz ve bizim gibi olmayanların arasındaki bağlantılarla sürdüğünü.
"Düşünce ve düşünmenin içeriden olduğu kadar dışardan da geldiğini kim inkar edebilir? Dışarısı fena halde hasar gördüyse, içerinin de bundan elbette nasibini alacağını?"
İlk kez üzerine düşünmek için kendime zaman yarattığım bir kavram panpsişizm: bilincin her şeyde mevcut olduğunu savunan bu teori, aslında doğadaki her şeyin bir zihni olduğunu öne sürüyor. Ve bunun düşüncesi bile bana tokat gibi çarpıyor. Bitkilerin, kayaların, üstüne bastığımız toprağın düşünebildiğini hayal edin... İnsan dışı gözüken ve aslında bizim var oluşumuzda çok büyük bir öneme sahip olan bu dünya sadece bir dekordan ibaret değil, o da bizim bir parçamız. Ekoloji filozofu Timothy Morton, manzara resimlerine baktığımızda rahatlamış hissetmemizin, çiçeklerle dolu bir kırın bizi mutlu etmesinin sebebinin bu "düşünce" olduğunu savunuyor, zihin sağlığımız için insan olmaya fazlasıyla ihtiyaç duymuyor muyuz? Bizden başka şeylerin de var olduğu ve bu başkalığa derinden güçlü bir bağ ile tutunduğumuzu her defasında hatırlatıyor bize.
Bu kitabın benim için iki vurucu bölümü peş peşe gelen, Kübalı-ABD'li sanatçı Ana Mendieta ve ABD'li yazar Ariana Reines ile tanıştığım bölümlerdi. İki güçlü kadın, biri kalemine biri yaratıcılığına sarılıyor ve birçok kadınla beraber doğanın da sesi oluyorlar... Mendieta bedenini kullanarak kendine özgü bir sanat türü yaratmayı başaran nadir isimlerden biri. Kendi bedeni ile kurduğu ilişkiyi "yeryüzü beden sanatı" olarak tanımlıyor ve doğada bıraktığı geçici izler üzerinden beden ve kimlik kavramlarının derinine iniyor. Bu iki kavram üzerinden geçmişinin travmalarıyla da yüzleşiyor ve politika, coğrafya, töre, öfke gibi birçok baskılayıcı kavramı gün yüzüne çıkıyor. Kendi bedenini kullanarak yaptığı bu işlerle aslında bedenin fiziki sınırlarının ötesinde ruhun kendini arayışını da simgelemiyor mu? Ülkenin her yanında yaşanan acı verici olaylara bedeniyle ses çıkarken, heykeltıraş kocası tarafından öldürülmüş olduğu şüphesi o kadar acı ki... İçinde herkesten bir parça taşıyan, insan ile insan olmayan arasındaki bağı koruyarak, bir kadından öte, bir insanın içindeki birçok yarayı gün yüzüne çıkarmak için kendini öne atabilme cesaretini gösteren muhteşem bir kadın...
Temelini yüksek lisans derslerimde, değerli hocam Saime Tuğrul'un attığı "kutsal kavramı ve kurban anlayışı" ile Ariana Reis sayesinde tekrar karşılaştım. 21. yüzyılda kutsal arayışına tanıklık etmek için yazan ABD'li yazar Ariana Reines ile tanışın... Bu kitaptan sonra kendisini araştırıp şiirlerini ve yazıları okuma fırsatı buldum. Kelimelerin romantikliği yerini acı verici gerçeklerle yüzleşmeye bıraktığı yazılarından birinde, kadınlara çektirilen acı ile geç kapitalizmin hayvanlara uyguladığı acımasız muamele arasındaki ilişkiye yoğunlaşıyor. Bedensel olarak bağımsızlıktan mahrum olan kadınlarla kapitalist düzende suni şekilde beslenen inekler arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Cinsel istismar, kadın bedeninin bir ticaret öğesine dönüşmesi, şiddet ile yine insan olanla olmayanı bir ortak noktada; acıda buluşturuyor.
Bizi yine bize, yaptığımız hatalarla, görmezden geldiklerimizle, duyup sustuklarımızla anlatan bir kitap "Ucubeler". Her bir bölümü birçok kaynaktan beslenen, okurken hem öğreten hem de düşündüren, Tamas'ın yalın diliyle ruhuma dokunarak akıp giden bir anlatımla, çevremdeki birçok kişiye hediye edeceğim bir kitap!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
"İnsan olmayan" üzerine derin bir sohbet edip, biraz da olsa içimizi döküp aynı acılarda ve arayışlarda buluşalım mı?
19 Kas 2022

YAZARLAR

1Kitap1Mekan
Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!
İLGİLİ OKUMALAR


