İNSANLIK VE MONOKÜLTÜR

1986 senesine gelindiğinde, ABD’nin San Diego şehrinde bulunan California Üniversitesi’ndeki Ulusal Bilim Vakfı (NSF) tarafından desteklenen bilim insanları, DNA’sına ateşböceği geni ekleyerek tütün bitkisinin genetik yapısını değiştirdiler. Araştırmanın ilk başta amacı, hangi organlarda, hangi genlerin aktive olduğunu bulmaktı. Bu çalışmayla birlikte bilim insanları, bitkinin baştan sona tüm yapısının, tıpkı bir ateşböceği gibi parıldamasını sağladılar.
Genetiği değiştirilen tütün, gündüz eriştiği güneş ışınlarını emerek, geceleri bu emilen ışınları yaymaya başladı. Tütün deneyinde başarı sağlanınca, bu deneyi bir de maymun üzerinde de test etmek istedi bilim insanları. Ancak bu konuya dair hiçbir ayrıntı kamuoyuyla paylaşılmadı.
Aslında bu çalışmaların yapılmaya başlandığı dönem, henüz biyoteknoloji çalışmalarının yeni yeni filizlendiği zamanlardı. Bilim insanlarının açıkladıklarına göre, bu parıldayan tütün deneyi, aslında gen nakliyle bitkilerin hastalıklara karşı dirençli olmalarının temel taşlarından biriydi. Bu yüzden ilk gen olarak “ışık” seçilmesi, sonucun daha hızlı şekilde görülmesinde kilit bir rol oynuyordu.

Kaynak: Mavişehir1
Minecraft İzmir Sunucusu
İzmir’e 2016 senesinde taşındım. İlk birkaç hafta gerek parasızlık, gerek de bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir olmaktan ötürü ise şehri gezmektense, yurt-okul arası gidip gelmekten başka bir şey yapmıyordum. Ancak Mavişehir’e işimin ilk düştüğü günü unutamam. Otobüsten indiğim gibi etrafımı saran “legokent”i görür görmez üzerime bir yorgunluk çökmüştü. “İnsanlar sahiden burada yaşamak için para mı ödüyor?” diye düşünmüştüm. Dört bir yan betondu; sıcak havanın da verdiği etkiyle cehennemi andırıyordu. 10 yaşındaki bir Minecraft oyuncusu tarafından tasarlanmış ihtimali olabilir miydi?
Önceki yazılarımdan da anlaşılabileceği gibi, Yeşil Devrim savunucularından biri değilim. Dünyaya daha fazla insan getirmenin gereksizliğinin yanında, nüfusu daha fazla artıracak yöntemlere girişilmiş ve bunda da başarılı olunmuştu. Kimi yazarlar gelişen teknolojinin bizi yıkıma götüreceğini düşünürken, kimisi de kullanılan yüksek miktardaki tarım ilacı ve gübrenin doğa yıkımına yol açacağını aktarmıştı. Ancak nüfus patlamasından söz açanlar bir elin parmağını bile geçmiyordu, en azından bilimsel yazılarda.
Pollan, bahsettiğim kitabında “Newleaf” adındaki bir patates bitkisinden söz eder. Monsanto tarafından geliştirilmiş bu bitki, şirketin iddiasına göre kendi böcek ilacını üretiyor ve sadece bir kısmı için de değil, kökten tutun da yaprağına kadar. Tabi bunun asıl yapma sebepleri diğer böcek ve hastalıklardan ziyade, belalı Calorado patates böceğinden kurtulabilmek. Şirketin aktardığına göre Newleaf’ten bir lokma alan böcek, kısa bir süre içerisinde ölüyordu. Çünkü bitkinin dört bir yanını böceklerin sindirim borusunu parçalayan, bakteriyel toksin kaplıyordu.
Elbette genetiği değiştirilmiş bitkiler, insanların tarımda melezlenmeyi keşfetmesinden sonra atılan en büyük adımlardan birisi. Gattaca filmini izlemiş olanlar daha iyi anlayacaktır bu durumu. Zira filmde insanlar daha doğmadan tüm hastalıklardan arınmış, en mükemmel genleri alacak şekilde dünyaya geliyordu. Bu şekilde optimize edilmeyen insanlara da, “God child” yani tanrının çocuğu deniyordu. Bitkilere yapılan şey de tam olarak bu. Farklı canlılardan gen aktarılarak, hastalıklara çare bulunurken, bir yandan da daha güzel görünümlü bitkiler yaratabilmek. Bu mükemmeliyetçilerden birisi de ünlü fast-food zinciri McDonald’s.

Kaynak: Eatthis
McDonald’s, tüm dünyadaki zincirlerinde zor bir durumda kalmadıkça, yalnızca bir cinsten gelen patatesleri kullanıyor: Russet Burbank.
Ancak RB’ler kendileriyle birlikte bir sorunu daha yanlarında getiriyor: Sık aralıklarla (iki haftada bir) yoğun bir ilaçlamaya maruz kalmadıkları sürece, yaprak kıvrılma virüsü bulaşabiliyor. Bu virüs, RB’lerde ağ nekrozuna, yani hasadın toptan çevrilmesine yol açan kahverengi lekelenmelere, yol açıyor. Ağ nekrozu yalnızca kozmetik bir kusur, ancak hiçbir McDonald’s müşterisi kızarmış patateslerinde kahverengi lekeler görmek istemediği için, piyasada en yoğun toksik içerikli kimyasal maddelerle ilaçlama yapılması gerekiyor.
Newleaf’e geri döneceksek, bitkide durum şu şekilde oluyor: Toprakta sıkça rastlanan bir bakteriden ödünç alınan bir gen (Bacillus thuringiensis/Bt), patates hücrelerine, özellikle Colorado patates böceği için öldürücü olan toksinleri üretmesi için gerekli gen bilgisini veriyor. Bu gen tabi kamuya açık bir şey olmaktan ziyade, Monsanto’nun entelektüel malı. Eğer ki bu patateslerden birini bir sonraki yıl ekmek üzere saklarsanız, patent kurallarını ihlal ediyor sayılıyorsunuz. (5,196,525; 5,164,316; 5,322,938 ve 5,352, 605 nolu patentler.)
Not: Newleaf kanunlara göre hem bir bitki, hem de bir tarım ilacı sayılıyor.

İrlanda’nın Monokültür Deneyi
Patates, on altıncı yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’ya ilk adımını attığında, pek tutunamamıştı. Bunun asıl nedeni, Avrupalıların o zamana dek yumrulu bitkilerden habersiz oluşuydu. Yeni Dünya’dan geldiği için bir yandan “ilkel” bitki damgası yerken, bir yandan da cüzzam ve ahlaksızlığa neden olacağı düşünülüyordu. Hristiyanlıkta yeri yoktu, çünkü İncil’de patatesten hiç bahsedilmemişti. Bir yabancıydı, hatta uzaylıydı.
Ancak konu İrlanda’ya gelecek olsaydı, burada farklı bir durumun yaşandığı görülebilirdi. İrlanda topraklarında tahıllar neredeyse hiç yetişmezdi, hele hele medeniyetin kurtuluşu addedilen buğday hiç yoktu. Patates sayesinde İrlanda toprakları ıslah oldu. İngilizler nasılsa verimli olmadığı için buraları terk etmişti. Bu da İrlandalı çiftçiler için güzel bir fırsat yarattı ve bu çok az emekle çok yüksek verim veren bitki, döneminin yıldızı haline geldi. (İngilizlerin benimseyemeyişlerindeki bir diğer neden de, patatesin düzenli bir bitki örtüsü sergileyemiyor oluşuydu. Ancak bana kalırsa daha büyük bir etken, vergilendirilmesinin zor oluşuydu. Daha önce Zihinsel Barbarlık yazımda da bahsettiğim gibi, buğday gibi tahılların temel besin maddesi haline gelmesindeki en büyük etmen, vergilendirilmesinin kolay oluşuydu.)
Artık İrlanda halkı için kötü günler gerideydi. Çünkü yapısı gereği patates, birçok açıdan dört dörtlük bir besin değerine sahipti. Karbonhidrat, protein, B ve C vitaminlerini sunuyordu. Eksik olan A vitamini de hay hay sütle karşılanabiliyordu. Buğday gibi zor bir tüketim biçimi de yoktu. Ateşin üzerine ya da suyun içine attıktan kısa bir süre sonra yenilebilir bir kıvama geliyordu.
Avrupa’nın diğer ülkelerinde ise, insanlar hâlen bu bitkiyi tüketmemek için diretiyordu. Bunun için yönetimler tarafından, halka küçük oyunlar oynandı aynı dönem. Almanya’daki Büyük Frederick, köylüleri patates ekme konusunda zorladı. Rusya’daki Çariçe Katerina da aynı şekilde. XVI. Louis ise, Marie Antoniette’nin saçlarına patates çiçekleri ekerek, soylu bir görünüm kazandırdı patatese ve de kraliyet arazilerine patates ekilmesini emredip, gündüzleri de nöbetçilerini dikti. Ancak nöbetçiler geceleri tarlaları terk etmek zorundaydı. Bunun nedeni, halkın patatesleri çalmasını sağlamaktı. Başarılı olundu da. Böylece patatesler Kuzey Avrupa’ya yayılmış oldu ve Kuzey Avrupa’daki gıda sıkıntısına bir çözüm bulundu. Ayrıca patates daha az işçilik gerektirdiği için, büyüyen kentlere göç arttı ve sanayileşme süreci hızlandı ve Güney Avrupa’daki güç, Kuzey’e geçmiş oldu.

Kaynak: Pinterest
İngiltere, 1794
1700’ler biterken, İngiltere’de buğday hasadında büyük sorunlar baş gösterdi. Ekmek fiyatları uçmuş, halk açlıktan kırılmıştı. İsyanlar başlarken, bir yandan da patates tartışması alevlenmişti. Ülkenin önde gelen isimleri, uzmanları ve ekonomistleri, patates tartışmalarından başlarını kaldıramaz olmuştu. Bu tartışmalarının fitilini ateşleyenler ise, patatesi savunan cepheydi. Buğdaydan sonra ikinci bir temel gıdanın, kriz zamanları kurtuluş olduğunu söylüyorlardı. Bu sebepten ötürü İrlanda’yı incelemeye giden ziraat uzmanı Arthur Young, dönüşünde şu kanıya varmıştı: Patates, bolluğun kökü idi ve İngiltere’deki açlığı ortadan kaldıracak, sanayileşme nedeniyle kır hayatı altüst olmuş çiftçinin hayatını daha kolay bir hale getirecekti.
Aynı dönem gazeteci William Cobbett da İrlanda’ya gitti. Ancak onun fikirleri daha radikaldi. Young, kendi iç kaynaklarıyla geçinebilen bir toplum görmüşken, Cobbett sefil bir yaşam ve patatese bağımlılık görmüştü. Cobbett’a göre patates İrlandalıları doyuruyordu doyurmasına, ancak bir yandan da bir nüfus patlamasına sebebiyet vermişti. Haksız da sayılmazdı, çünkü İrlanda’nın nüfusu patates tüketimini takiben yaklaşık yüz senede 3 milyondan 8 milyona yükselmişti. Bu bir yandan işsizlik yaratmış, bir yandan da ücretleri düşürmüştü. Bol gıda arzı insanların daha erken yaşta evlenmesini ve daha fazla çocuk yapma ihtimalini artırıyordu. Cobbett’a göre patates “lanetli kök” idi. İrlandalılığı, “Uygarlığın dışına ve yeniden aşağı, toprağın içine çekerek, insan ile hayvan, hatta insan ile kök arasındaki ayrımları kademe kademe bulanıklaştıran, bir tür yer çekimi” olarak tarif etmişti. Bu insanların kerpiçten yaşadıkları kulübeleri, “Pencere diye bir şey yok… Döşeme çıplak topraktan ibaret; baca yok, uçta bir delik var… Birkaç taşla çevrilmiş.” şeklinde aktarıyordu. Cobbett’a göre İrlandalılar toprağın altına girmiş, çamur içinde yatan patateslerin arasına katılmıştı: “Bir kez pişirildikten sonra patatesler alınıp büyük bir kâseye konuyor. Aile, bu kâsenin etrafına çömeliyor ve patatesleri elleriyle yiyor; domuz da orada duruyor, bazen birisi ona bir şeyler uzatıyor, bazen o da doğrudan kaptan yiyor. Aileden birisiymiş gibi deliğe girip çıkıyor. Patates tek bir hareketle uygarlığı çökertip, insanoğlunu yeniden doğanın kontrolüne bıraktı.”
Patates tartışmasına katılan kişilerin bir kısmı da siyasal ekonomistler idi. Malthus’a göre, normal şartlarda nüfusu hizada tutan ekonomik kısıtlamaları kaldırması yüzünden patates tehlikeliydi. İrlanda’nın sorunu da buydu: “Patatese dayalı sistem, nüfusun, işgücü talebinin çok çok üzerinde çoğalmasını sağladığı sürece, alt tabaka İrlandalıların tembel ve kavgacı huyları asla düzeltilemez.” (Tabi Malthus’un burada dedikleri her ne kadar bilimsel bir tartışmaya katkı sunmak olsa da, işin ucunda bir İrlandalı nefreti de yatmıyor değildi.)
Meta ürün piyasasının sunduğu disiplin ortada yokken, insanoğlu yalnızca atalarımızdan kalan hayvani içgüdülerine göre hareket eder. Türkçe’deki güzel bir deyimde de olduğu gibi: “Fakirin karnı doyunca şeyi kalkar.”. David Ricardo’ya göre başka gıdalar satın almak için paraya çevrilebilecek türden bir temel gıdaya güven, bu sorunun temel çözümüydü.
Tarih, patatese karşı olan isimleri haklı çıkardı da. 1845 yılının sonlarında, patatesleri vahşi bir şekilde yiyip bitiren Phytophthora infestant adlı mantar, rüzgâr yoluyla sporlarını bütün bir kıtaya yaydı ve hem patatesleri, hem de onu tüketen insanları yerle bir etti.
Günümüzde Monokültür
Belgesellerde olsun, haberlerde olsun; tarımla ilgili bir şeyler konuşulduğunda ekranda genelde kocaman tarım arazilerinde çalışan çok büyük makineler veya tarım ilacı sıkmakla meşgul uçaklar resmedilir. Tüm bu uygulamalar aslında birkaç bin yıllık tarım geçmişinin çok küçük bir kısmını anlatıyor bize. Nüfus artışına giden yolun, güneş ışığını daha bol miktarlarda hasat etmekten geçtiği anlaşıldığında, geri dönülemez bir yola girdi insanoğlu. Ancak monokültür tarımının etkileri öngörülemedi, ya da en azından kimsenin umurunda değildi. “Açlıklara son vereceğiz!” söylemiyle yola çıkan Norman Borlaug ve ardından gelen büyük şirketler, 1966 senesine kadar bunu başarabildiklerini sandılar. Hesaba katılmayan şey ise besin erişilebilirliğiydi. İnsanlar buğday ve patates gibi temel gıdalara erişebiliyordu, doğru. Ancak gerekli mineraller ve vitaminlerden kimsenin haberi yok muydu?
Not: Gıda erişilebilirliği kavramı ilk kez, 1996 senesindeki Gıda Zirvesi’ne kadar bu konu gündeme getirilmedi. Zirvede yeterli, düzenli ve besleyici gıda edinme ve herkesin açlıktan masun (korunmuş) olması bir hak olarak tanımlanmış ve yeterince beslenemeyenlerin sayısının, 2015 yılına kadar en az yarı yarıya kadar indirilmesi ana hedef olarak belirlenmişti.
O dönemki 50 bin liralık demir paraların arkasına Roma’da gerçekleşen Dünya Gıda Zirvesi’nin tarihleri ve sembolü konulmuştu.
Monokültürün getirdiği bir başka sorun da, tıpkı bitki türlerinde olduğu gibi insan hayatını da kendisi gibi bir tekdüzeliğe sürüklemesi. Hızla yükselen insan nüfusuna karşı şehirlerde yüksek, çirkin ve birbirinin aynısı binalar yükseliyor. Sosyal yaşam alanları git gide birbirinin aynısı hâle geliyor. Eğitim, iş dünyası ve hatta eğlence anlayışı bile tekdüzelikle sınanıyor ve Russet Burbank türü patateslerde olduğu gibi, en ufak bir kahverengi lekeye sahip bireyler marjinalleştiriliyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR

