İran-İsrail geriliminin yükselişi ve dünyayı bekleyen riskler

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Yeni yayımlanan, Holocaustes (Holokostlar) başlıklı etkileyici detaylar içeren son kitabında Gilles Kepel, 7 Ekim tarihinin simgeselliğinin yalnızca 1973 Yom Kipur/Ramazan savaşının 50. yılından bir gün sonra yapılmasından gelmediğini savunuyor. Kepel’in hatırlattığı, 7 Ekim tarihinin El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in 11 Eylül saldırılarını kendilerinin gerçekleştirdiğini dünyaya ilan ettiği konuşmanın yıldönümü de olduğu. Kepel bu tespiti yaptıktan sonra Hamas’ın beklentisinin de tıpkı 22 yıl önce El Kaide’ninki gibi böyle bir olayın ardından başta Filistinliler, Ortadoğu Arap kitlelerin hareketlenmesi, baskıcı rejimlerini zorlamaları olduğunu iddia ediyor.
Bu beklenti, iki olayda da gerçekleşmedi. Hamas’ın ayrıca, İsrail’in 7 Ekim günü yaşanan vahşete çok şiddetli bir cevap vereceğini hesap ederek müttefikleri İran ve Hizbullah’ın da kavgaya katılmasını beklediği tahmin ediliyor. O hesap da tutmadı. Sonuçta Hamas’ın hesapsızlığının sonucu, İsrail hükümeti ve ordusunun hunharca sürdürdüğü bir savaşın korumasız sivilleri evsiz barksız bırakıp, şimdilik pek çoğu çocuk yaklaşık 35 bin sivil Gazzeli Filistinlinin ölmesi, sayısız insanın yaralanması, ailesini yitirmesi ve şimdi de açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmasıydı.
Savaş başladığından beri bunun bölgeye yayılıp yayılmayacağı en çok merak edilen konuydu. İran’ın devreye girmemesini sağlamak üzere ABD iki uçak gemisini Lübnan açıklarına göndermişti. Sonuçta 7 Ekim saldırısı planlarından haberdar olmadığı anlaşılan İran mutad yöntemini seçerek müttefikleri Hizbullah, Husiler, Irak’taki çeşitli milisler aracılığıyla İsrail saldırısının başlamasıyla devreye girdi. Bu örgütler İsrail’e füzelerle saldırdılar, Irak’ta ve Ürdün’de Amerikan askerlerine yönelik eylemlere de giriştiler. Husiler daha sonra Kızıl Deniz’deki kargo gemisi trafiğini engellemeye başladı ve ABD ile Britanya tarafından bombalandılar.
Amerikalı askerler öldürülüp buna çok sert bir mukabele gelince Irak’taki gruplar saldırılarını durdurdular, İsrail ve Hizbullah arasındaki çatışma düşük yoğunluklu olarak sürerken sınırın her iki tarafında onbinlerce insan yerinden yurdundan edildi. Bu işler olurken sorulan soru hep İran’ın tutumunun ne olacağı, savaşın özellikle Hizbullah üzerinden bölgeye yayılıp yayılmayacağıydı. İsrail’in savaşı genişletmek istediğini düşünen İran güvenlik hiyerarşisi, bu tuzağa düşmemek için kendince gerekli tedbirleri alarak kendisine bağımlı güçlere yön verdi ve İsrail ile arasındaki caydırıcılık oyununu hayli kırılgan bir zeminde sürdürmeye çalıştı.
Böyle bir gelişme beklenirken 1 Nisan’da İsrail, Şam’daki İran konsolosluğunu bombalayarak Devrim Muhafızları komutanlarından General Zahedi ile birlikte 6 Devrim Muhafızı'nı öldürünce Tahran bunun karşılıksız bırakılmayacağını söyledi. Karşılığın nasıl geleceği merak ediliyordu ama güçlü beklenti Tahran’ın bir kez daha kendisine bağlı gruplar aracılığıyla mukabele edeceğiydi. 13 Nisan’ı 14 Nisan’a bağlayan gece İran, ilk kez İsrail ile arasındaki yıllardır süren "gölge savaşı"nı devletler arası savaş düzeyine çıkardı. Sadece Gazze savaşında değil Ortadoğu’da da yeni bir eşik aşılmış oldu.
İran saldırısı ve sonrasındaki riskler
İsrail’in Şam saldırısı İran açısından mutlaka cevaplandırılması gereken bir tahrikti. Bu kez İran rejiminde güvenlik politikalarını uygulayanlar İsrail’e dolaylı yoldan, bağımlı örgütler aracılığıyla cevap vermek yerine İran topraklarından ve müttefiklerinin kontrolündeki yerlerden gönderdikleri 170 Kamikaze İnsansız Hava Aracı, 120’den fazla balistik füze ve 30’dan fazla seyir füzesiyle saldırmayı seçtiler. Her ne kadar bununla ilgili bilgiler paylaşıldıysa ve İran yalnızca askeri hedefleri vuracağını bildirmişse de, ki bu nedenle İran saldırısının bir danışıklı dövüş olduğu iddiası Türkiye’de epey müşteri buldu, saldırıda kullanılan araçlar hafife alınacak gibi değildi. Yüzde 99’u İsrail, ABD, İngiltere, Fransa, Ürdün ve başka Arap devletlerinin katkılarıyla imha edilmiş olsa da baştan böylesi bir savunma başarısını öngörmek de söz konusu olamazdı.
Savunma konularını çok iyi bilen ve İran saldırısı hakkında kapsamlı bir yazı yayımlayan Arda Mevlütoğlu’na göre savunma sistemlerindeki başarıları kayda geçirirken İran tarafından yapılan taarruzu da hafife almamak gerekiyor. Sonuçta, “İran, sınırlarından 1,000 - 1.500 km mesafedeki bir ülkeye, o ülkenin hava savunma kabiliyetlerini zorlayacak bir eşgüdümlü saldırı gerçekleştirdi. KİHA'lar, balistik füzeler ve seyir füzeleri İran ve Yemen'den eşgüdümlü olarak ateşlendi... Her ne kadar çok ciddi bir hasara yol açmamış olsalar da, 1.000 km'den fazla yol katetmiş bu füzelerin, üslerdeki pist ve çeşitli binaların tehlikeli şekilde yakınlarına düşebilmiş olması, İran'ın füze kontrol ve seyrüseferde eriştiği kabiliyeti gösterir.”
Bu denli ciddi ve eğer hava savunma sistemleri tarafından engellenmeseydi İsrail’de ciddi tahribat yaratması mümkün bir saldırı daha gerçekleşmeden İran, BM aracılığıyla işinin bittiğini ilan etti ve meselenin kapandığını söyledi. Ne var ki olaya İsrail’den bakıldığında durum bu şekilde kapanacak gibi değildi. 7 Ekim saldırısıyla dokunulmazlık duygusunu yitiren, caydırıcılığının zayıfladığı inancıyla Gazze’yi Taş Devri'ne döndürüp nüfusunu Sina Çölü'ne sürmeyi hedefleyen İsrail’in bu saldırıya karşılık vermemesi pek düşünülemez.
Soru, bu karşılığın şiddetinin, kapsamının ve tahribatının ne kadar olacağıdır. Bu konuda da İsrail savaş kabinesinin bölündüğü, sınırlı bir saldırıyla yetinilmesini isteyenler olduğu kadar eşi görülmemiş bir şiddetle karşılık verilmesini isteyenler de var. Özellikle bu ikincilerin ABD Başkanı Biden’ın uykusunu kaçırdığı, bu nedenle de Başbakan Netanyahu’ya “Zaferi cebine koy ve işi fazla uzatma” dediği anlaşılıyor. Ancak İsrail cevabını verene kadar işin nerelere varacağını, İran’ın bir yeni hamle daha yapıp yapmayacağını, tırmanmanın durdurulup durdurulamayacağını bilmek mümkün değil.
Kısa vadedeki sonuçlar
İran’ın saldırısının bazı sonuçları ele alınmayı gerektiriyor. Birincisi, “red cephesinin” başı olarak Filistinlilerin haklarının savunuculuğunu yaptığını iddia eden İran, bu saldırıyla:
a) Bir ateşkes ihtimalinin belirdiği sırada Gazze’yi gündemin alt sıralarına itti.
b) İsrail’e yönelik dünya kamuoyunda bir sempati yahut dayanışma rüzgarı esmesine yol açtı.
c) Arap devletleriyle başta ABD, Batılı devletleri ve İsrail’i bir savunma operasyonunda biraraya getirdi, kendi yetersizliklerini açığa çıkarmış oldu.
d) Bu durum İbrahim anlaşmalarının İran’a karşı işbirliği yapılması ve güvenlik ekseni oluşturulması mantığını güçlendiren bir gelişme oldu.
e) İsrail toplumu kadar ABD yönetiminin de bir an önce iktidardan gitmesini istediği Başbakan Netanyahu’yu rahatlattı ve savaşı genişletmek için ona bir fırsat verdi. (ABD’nin, “Savunmada yanındaydım, saldırıda olmayacağım” mesajının ne ölçüde geçerli olacağı İsrail’in cevabına İran’ın nasıl mukabele edeceğiyle anlaşılacaktır. ABD Başkanı'nın suret-i katiyede ülkesini hele de bu seçim yılında bir Ortadoğu savaşına taraf kılma niyeti yoktur ama kendisini böyle bir durumda bulma ihtimali de sıfır değildir.)
f) İsrail'de Netanyahu, tüm dünyanın karşı çıktığı, 1,5 milyon Filistinlinin son sığınağı Refah kentine saldırmak için beklediği fırsatı elde etmiş olabilir
g) Yeni bir tırmanma dinamiği, İran’ın nükleer programında son adımları atmasına yol açabilir ki nükleer silah sahibi olduğu takdirde tüm bölge bu yarışa katılacaktır.
Gazze’deki savaş durur, İran-İsrail çatışması bölgesel bir savaşa dönmeden belirli sınırlar içinde tutulabilirse önümüzdeki dönemin bölgedeki gündemi şu olacaktır ya da olmalıdır: İsrail ve İran, bölge istikrarını bugünkü şartlarda sürekli tahrip eden iki devlettir. Dolayısıyla hedef Filistin meselesinin makul bir çözüme doğru yol almaya başlaması ve İran’ın bölgesel hırslarının denetlenmesi olmalıdır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
AK Partili Şebnem Bursalı'nın ıstakoz paylaşımına hem kendi partisinden hem muhalefetten tepki geldi. Antalya'daki teleferik kazasında 1 kişi hayatını kaybetti, CHP'li Belediye Başkanı tutuklandı. Erdoğan, Özel ile konuşmaya kapı açtı.
18 Nis 2024

YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
Çin, Haziran 2026’da yayımladığı yeni “Beyaz Kitap”la küresel yönetişim vizyonunu daha açık biçimde ortaya koydu. Pekin, BM’nin güçlendirilmesini, Küresel Güney’in karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmasını ve ticaret ile tedarik zincirlerinin önündeki engellerin azaltılmasını savunuyor. Bu yaklaşım, Çin’in ABD ile rekabetinde doğrudan bir hegemonya arayışından çok, ekonomik yükselişini sürdürebileceği daha çok kutuplu ve daha az korumacı bir düzen talebine işaret ediyor.

BirGün muhabiri Ebru Çelik'in "figüran" haberi, gazetecilikte kimlik gizleyerek haber yapma yöntemini yeniden gündeme taşıdı. Peki bu yöntemin kökleri nereye uzanıyor, etik sınırı nerede başlıyor ve kamu yararı bu tartışmanın neresinde duruyor?

Çin’in siyasi partiler, düşünce kuruluşları ve yayıncılık faaliyetleri üzerinden Türkiye’de kurduğu ilişki ağı genişlerken, bu hattın yeni merkezlerinden biri DÜNYA-MER oldu. Merkezin Başkanı Prof. Dr. Semih Koray, Aposto’ya yaptığı açıklamalarda DÜNYA-MER’in Çin’in Küresel Medeniyet Girişimi’yle kesişen hedeflerini, güvenlik konferanslarını neden öne aldıklarını ve “yeni bir medeniyetin Asya’dan yükseldiği” tezini anlattı.

ABD yönetimi geniş çaplı bir İran işgaline hazırlanıldığı iddialarını doğrulamıyor. Ancak Hürmüz Boğazı’ndaki geçişi güvenceye almak, stratejik adaları veya askerî altyapıyı hedef almak amacıyla sınırlı kara operasyonları ihtimali gündemde kalmayı sürdürüyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ise rejim değişikliğine ve uzun süreli savaşa karşı çıkarken, gerektiğinde sınırlı askerî güç kullanılmasını ve diplomasinin açık tutulmasını savunuyor.

Yeni Parti kurucularından Utku Çakırözer ve Burhanettin Bulut’un Aposto’ya verdiği bilgilere göre, ilk olağan kurultayın Ekim sonu ile Kasım başı arasında yapılması planlanıyor. Kurultayda yalnızca yönetim organları değil, parti programı ve tüzüğüne ilişkin son düzenlemeler de ele alınacak. Kurultayın ardından ise Yeni Parti odağını tamamen seçim hazırlıklarına çevirecek. Önümüzdeki üç aylık süreçte örgütlenme çalışmalarına ağırlık verilecek.






