İstanbul Sözleşmesi gitti, yerine ne geldi?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Birkaç hafta önceydi. Sabahın erken saatlerinde, Adana’da her gün önünden geçtiğimiz sulama kanalında cansız sürüklenen bir kadın bulundu. Çay bahçeleriyle çevrili, hızla akan kanalda, evimizin çok yakınında, sabah işe gidenlerin gözüne çarpmış. Görenler polise haber vermişler. Sualtı ekipleri gelip sudan çıkarmışlar. Kadın, kimlik tespiti için Adli Tıp morguna götürülmüş. Hakkındaki son haber buraya kadar. Günün gündemine karışıp giden bir başka haber denilebilir. Benim içinse kişisel sınırları aşan, içime düşen bir gölge oldu.
Basit bir taramayla 2013’ten bu yana sulama kanalında ve bağlı oldukları baraj gölünde onlarca benzer vaka yaşandığını görüyorum. İsmini vermek istemeyen bir emniyet yetkilisi, bu vakaların neredeyse hepsinin intihar olarak kayda geçtiğini ve şüpheli ölümler olmadıklarını söylüyor. O, işlerini ne kadar teyitli çalışarak, titizlikle yaptıklarını anlatsa da, benim hafızamda maalesef kamu vicdanını yaralamış çok sayıda kadına şiddet davası var.
27 Şubat, bu yıl. Bursa, Sakarya, Erzurum, İzmir ve İstanbul. Beş ilde, bir günde yedi kadın öldürüldü. Hepsinin faili ya olay anındaki eşi ya da eski eşiydi. Seneye çok korkunç bir başlangıç. Nitekim gidişat da kötüye oldu. Gelinen noktada, 4 Ekim’de iki genç kadın İstanbul’da, Eyüpsultan’da gün ortasında vahşice katledildi; aynı gün Mersin’de bir kadın boğularak öldürüldü ve Beyoğlu’nda sokakta genç bir kadını fiziksel ve sözlü olarak taciz ettikleri güvenlik kayıtlarına yansıyan iki erkek, sabıkaları olmasına rağmen, salıverildiler. Olay sosyal medyada infial yaratınca tekrar yakalandılar.
Üç yıl öncesine dönelim: İmzacısı olduğumuz İstanbul Sözleşmesi’nden iktidar zoruyla çıkarılıyoruz. Türkiye’nin birçok noktasında kadınlar sokakta: “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!” diyorlar. Kadıköy İskelesi’nde ellerde katledilen kadınların isimlerinin yazılı olduğu pankartlar: “İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı Nuran Gökalp hayatta olabilirdi.”
- Şeyma Yıldız hayatta olabilirdi. Emine Yanıkoğlu hayatta olabilirdi. Gülsüm Taç hayatta olabilirdi.
Kadın hakları avukatı arkadaşım Cemre Topal ile buluşup ona soruyorum: İstanbul Sözleşmesi gerçekten kadınları koruyabilir miydi?
"Eğer bir yol haritası olarak ele alınıp uygulansaydı," diyor Cemre. "Kadınları erkek şiddetinden korumak yolunda önemli gelişmeler kaydedilebilirdi." Sözleşmenin bir niyet beyannamesi olarak okunması gerektiğini ancak hükümetin bu beyanın arkasında duracak şekilde tavır almak ve cezasızlığın önüne geçmek için çalışmalara odaklanmak yerine, muhafazakar aile politikalarını merkeze aldığını ve söylemleriyle sorunu beslediğini söylüyor.
2015 yılında Adana’da kendisini sistematik şiddet uygulayan eşine karşı savunmak için kocasını öldüren Çilem Doğan’ın avukatlarından olan Cemre, “Öncelikle, sözleşme imzalandı diye bir anda her şey değişmemişti” diyor. 2011’de imzalanan sözleşmenin iç hukuktaki karşılığı olan 6284 no’lu Ailenin Korunması ve Kadına Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun'un uygulanması, 2021’de sözleşmeden çıkmadan önce de büyük bir sorundu, bugün daha da büyük bir sorun.
Ancak sözleşme imzalandıktan sonra bir nebze yol alabildiklerini, hiç değilse hâkim ve savcıların sözleşmenin yükümlülüklerine aşina hâle gelmeye başladıklarını, mesela İstanbul Sözleşmesi’ne atıfta bulunan karar bile gördüklerini söylüyor. Siyasal iktidarın suçu, bugünkü gibi alkol tüketimine yüklemek yerine kadına şiddete “sıfır tolerans” dediği günler.
Cemre, sorunu toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden ele alan sözleşmenin imzacı devletlere önleme, koruma, cezalandırma ve bütüncül politikalar yürütme alanlarında ödevler verdiğinin, kadına şiddetin engellenmesine kapsayıcı bir bakış sunduğunun altını çiziyor. Sözleşmeden çıktıktan sonra, önce kollukta, sonra yargıda, 6284’ü uygulamamaya dair daha büyük bir yatkınlık oluştuğunu söylüyor. Şiddete uğrayan kimi kadınların karakollardan eve yollandıklarını, gerekli tedbir kararlarının alınmadığını, faillerin neredeyse suça teşvik edici şekilde cezasızlıklarla ödüllendirildiklerini örnekleriyle anlatıyor.
Kendisi de avukat olan eski Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık, “Toplumumuzda gerginlik unsuruna dönmüştür” dediği İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması hakkında, “Hiçbir şekilde Türkiye’nin kadınların korunmasından ve şiddetle mücadeleden taviz verdiği anlamında yorumlayamayız” ifadesini kullanmıştı.
- Oysa gerçek, maalesef, bir günde öldürülen yedi kadında; Eyüpsultan’da, Mersin’de, Beyoğlu’nda. Türkiye’de kadın olarak, insan olarak her gün istisnasız hissettiğimiz acıda. Bu yazıyı yazarken telefonuma gelen bildirimde: “Adana’da down sendromlu çocuğu ve eşine şiddet uygulayıp bıçakla rehin alan erkek, serbest bırakıldı.”
Kadınlar, geçen ay sekiz yaşında öldürülen Narin Güran için sokaklardalardı, bu ay surlarda yaşanan vahşet, Mersin’deki cinayet ve iki tacizcinin aynı gün serbest bırakılmalarına karşı ses çıkarıyorlar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun çağrısıyla Adana’da, Pazar günü saat 17.00'de Atatürk Parkı’nda buluşuyorlar. Türkiye’nin dört bir yanında kronik vicdan yaralanması yaşayan kadın hareketinin Adana’daki gizli olmayan unsurları, yan yanalar. Ellerinde, canice öldürülen İkbal Uzuner ve Ayşenur Halil’in fotoğrafları.
Megafon, 2018’de kızının gözleri önünde eşi tarafından öldürülen, öldürülürken “Ölmek istemiyorum!” diye bağırarak içimize kazınan Emine Bulut için düzenlenen eylemde tanıştığım Berfin’in elinde:
“İkbal defalarca failden şikayetçi olmuştu. Yetkililer onu koruyamadı. Cezasızlık politikaları sürüyor.”
Ön sıradaki büyük dövizde “Cezasızlığı sonlandıracağız” yazıyor. Ardında, kadınlar hep birlikte seslerini yükseltiyorlar: “AKP seyretme, yasayı uygula!”
Basın açıklamasından sonra parkta çimlere oturuyoruz. Eyleme katılan kadınlara Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni, Can Atalay içinse kendi Anayasa Mahkemesi'ni dinlemeyen bir hukuksuzluk bunalımında, İstanbul Sözleşmesi’yle kanunlaşan 6284’ün uygulanması adına nasıl bir umut taşıdıklarını, mücadeleye nasıl devam ettiklerini soruyorum.
- Genç bir avukat olan Ecem, mücadele etme gücünü, motivasyonunu, mahkemelerde yanlarında oldukları öldürülen kadınların ailelerinden ve platform olarak katıldıkları davalarda kadınlar lehine fayda sağlamayabilmekten aldığını ifade ediyor.

Fotoğraflar: Can Erok
İktidarın bireysel hak ve özgürlüklerin önüne kendi vizyonundaki bir aile politikasını koyması üzerine söyleşirken, “Aileyle bir derdiniz var mı?” diye sorduğumda, kadınların şiddet gördükleri, tehdit edildikleri, taciz edildikleri ve bunun normalleştirilmeye çalışıldığı bir aile yapısıyla, evet, büyük bir sorunları olduğunu söylüyorlar. Haklılar, çünkü biliyoruz ki seküler veya muhafazakar; kadınlar en çok evlerinde şiddet görüyor, en çok en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülüyorlar.
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma tartışmalarının olduğu dönemlerde muhafazakar bir yapılanma olarak sözleşmeye destek veren kadın hakları derneği KADEM, 2020’de yaptığı bir açıklamada, sözleşme için, “Kadınlara yönelik her türlü şiddete karşı hukuki çerçevede detaylı bir koruma sağlayan ilk uluslararası metindir” demişti.
Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Saliha Okur Gümrükçüoğlu, bugün de sözleşmenin önemini koruduğu görüşünde ancak sözleşmeden çıkmanın ardında hukuki bir boşluk bıraktığını düşünmüyor. “6284 sayılı kanun, bu alanda çok önemli bir kazanımdır” diyen Gümrükçüoğlu, yasanın uygulamasında sıkıntılar olduğunu ve bu alanda çalıştıklarını dile getiriyor.
Ailenin “kadınlar pahasına veya kadınlara rağmen korunması gereken bir yapı” olmadığını ifade eden yönetim kurulu başkanı, “Kadınların kendilerini güvende hissetmedikleri bir yerin aile olması mümkün zaten değil” diyor. İktidarın kendi vizyonlarındaki muhafazakar aileyi kadının insan haklarının önüne koyduğu gözlemi hakkında ne düşündüğünü sorduğumda, hem yasal düzenlemelerde hem de toplumsal bilinçlendirme çalışmalarında kadının insan olarak haklarının merkeze alınması gerektiğine dikkat çektiklerini paylaşıyor. “Güçlü bir toplum, güçlü bireylerden ve sağlıklı aile yapılarından oluşur” diyor.
Gelinen nokta, hem muhafazakar hem de seküler kadınlar için karanlık. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na göre, bu yılın ilk dokuz ayında 295 kadın öldürüldü, 184 de şüpheli kadın ölümü var. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun verilerine göre, 2023’te 438 kadın katledildi. Bu sayının 135’i şüpheli ölümdü.
- İçişleri Bakanlığı’na göre, İstanbul Sözleşmesi’nden çıktıktan sonra kadın cinayetleri azaldı çünkü eski bakan Süleyman Soylu’nun deyişiyle, “faili meçhul kadın cinayeti yok.”
Öte yandan: Kadın hakları alanında çalışan sivil toplum örgütleri ise, şüpheli kadın ölümleri sayısında yıldan yıla gözle görülür bir artış olduğunu söylüyorlar.
Federasyon Başkanı Canan Güllü’ye evimizin yakınından geçen sulama kanalından ve barındırdığı karanlıktan bahsediyorum. “Kapınızın önüne kadar gelmiş. Bir sonraki kapı, herhangi birimizinki olacak” diyor. Onun kadar yapıcı birinden bunu duymak beni ürkütüyor açıkçası. Ama söylemese de durum bu; biliyorum.
Yine de içimde bir teselli var: “Asla yalnız yürümeyeceksin!” diyen tanıdığım, tanımadığım, hiç tanımayacağım kadınlar.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Adalet çağrısı ve Discord yasağı. Meclis'te İsrail oturumu. "Kişilik hakları" sansürünün sonu. Bahçeli-DEM Parti el sıkışması. Eylem yasağı. CHP-TİP gerilimi. Ankara Garı katliamının 9. yılı.
10 Eki 2024

YAZARLAR

Nimet Kıraç
Bağımsız gazeteci. Türkiye’nin dört bir yanından ve Afganistan, Filistin, İsrail, Lübnan, Ukrayna, Rusya, Pakistan, Polonya, Yunanistan gibi dünyanın çok sayıda sıcak noktasından Gazete Oksijen için bildirdi. New York Times gazetesi için Türkiye’de aylarca süren araştırma haberlerinde, dosyalarda ve sıcak haberlerde muhabirlik yaptı. Haber yazıları, fotoğrafları ve videoları, Financial Times, CNN International, Al Monitor ve Euronews gibi uluslararası mecralarda yer aldı. İnsan, hayvan ve çevre hakları konularında sosyopolitik perspektifli yazılar yazıyor ve belgeseller hazırlıyor. George Washington Üniversitesi mezunu. Adanalı.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




