İstanbul’da fakirizm tecrübesi yapılıyor

Bir adamın çırılçıplak çiviler üstünde yatıp karnında 20 okkalık taşı kırdırmasına, diri diri mezara gömülmesine inanılır mı? Allah fukara bölüğünden ayırmasın-Kafaya saplanan bıçak-Ağızda pişen yumurta-Rufai tekkesinde bundan âlâsını yaparlardı- Dalga be! Numara be!-İşin bir püf noktası var amma…

Mehmet Selahattin, 13 Aralık 1930

İstanbul’a Aziz Bey isminde biri gelmiş. Bu adamcağız Avrupa’da ve daha bilmem nerede Fakirizm ilmini tecrübe etmiş. Şehzadebaşı sinemalarının birinde tecrübeler yapıyormuş ve mesela ağzında yumurta pişiriyormuş.

Çivi dolu bir tahtanın üzerine yatıp karnına 20 okkalık bir taş koyduruyor, sonra bu taşı çekiçle kırdıkları halde altından dipdiri kalkıyormuş.

Çiviyle kafasından ve kollarından çarmıha saplanıyormuş.

Kumun altında 10 dakikadan fazla havasız kalıyormuş. Kısacası yaman adammış!

Halk öteden beri aklın kabul etmediği şeylere güçlükle inanır. Bizim gibi et, kemik ve sinirden ibaret bir mahlukun bu kadar cefaya nasıl olup da katlandığı şüphesiz ki meraka değerdi.

Bu canlı tecrübe tahtasını görme merakına ben de kapıldım. Sinema eski ve manasız bir film gösteriyordu. Belli ki herkes kırmızı perdenin hemen açılmasını bekliyor.

Arkadaki biri anlatıyordu:

“Bir tarihte açan Sırbiya'da idik. Gelmişti bir hoca orayı. Sokardı yanar ateşi ağzına. Hem gene geçirirdi iki yanaklarına şişler. Derler ki rufai idi. Ama büüle ne ki yapıyor adam, değildi o kadar meraklı.”

Nihayet kırmızı açıldı. Çenesine kuvvetli bir zat sahnede referans yaparak şu izahatı verdi:

“Bir saniye sonra size meşhur Aziz Bey’i takdim edeceğim. Kendisi fakirdir.”

Paradi istikametinden sesler:

“Hep öyleyiz!”

“Allah fukara bölüğünden ayırmasın!”

Öteki devam etti:

“Evet, bu sanatı senelerce Avrupa’da tahsil ederek memleketimize dönmüş olan bu Türk fakirini heyecanla seyredeceksiniz. Yalnız Aziz Bey’in sizden bazı ricaları var.”

Sesler;

“Estağfurullah!”

Tecrübe esnasında sükûneti muhafaza edeceksiniz.”

“Başüstüne!”

“Sonra da arzu edenler sahneye kadar gelip kullandığı malzemeyi bizzat görmelidir. Aziz Bey kimsede en ufak bir şüphe kalmamasını istiyor.”

Bu diskur henüz bitmemişti ki Aziz Bey sahneye geldi. Dal gibi vücuduna kırmızı bir Hint kumaşı sarmıştı. O kadar zayıftı ki kemikleri birer birer sayılabilecekti.

Sağdan soldan devamsız bir alkış. Aziz Bey bir kelime söylemeden -belki böylelikle daha esrarengiz görünmek istiyordu- hafifçe eğilerek halkı selamladı. İlk tecrübe ucu sivri bir bıçakla yapılacaktı. Fakir bu bıçağı ön ve arka sıralarda birçok kimselere gösterdi. Görmeyenler de görenlerin sözüne inanarak bu bıçağın şakası olmayan bıçaklardan olduğuna kanaat getirdiler. Fakir, kendisine yardım eden refikine emir verdi. Güçlü kuvvetli biri bıçağı Aziz Bey’in kafasına saplayacaktı. Nitekim sapladılar da!

Fakirin çehresinde küçük bir hareket bile belirmemişti. Fakat bıçağın girdiği yerden çıkması saplanması kadar kolay olmadı. Birçok kimseler uğraştığı halde bıçağı çıkaramadı. Nihayet uzun boylu bir zenci kuvveti pazuya vererek kafatasına iyice yerleşen yahut bize yerleşmiş gibi görünen bıçağı tutup çıkardı. Tenha salonda birkaç elin şakırtısı ile Fakir, çektiği zahmeti unutmuş gibi görünüyordu.

Bıçaktan sonraki tecrübe şuydu: Fakirin önüne iki çiğ yumurta getirdiler. İkisini birden ağzına aldı fakat yutmadı. Biraz sonra kocaman bir ateş parçasını uzattılar. Bunun hakiki bir kömür ateşi olduğunu anlamak için eğilip cigaralarını yakanlar oldu. Fakir bu ateşi yumurta ile dolu olan ağzına sokmuştu. Biraz sonra ağzından halka halka dumanlar çıkarıyordu. Aradan birkaç dakika geçince ateş parçasıyla beraber yarı pişmiş iki yumurta ağzından dışarı fırladı.

Birkaç yorgun elin şakırtısı daha ve etraftan sesler:

“Canım rufai tekkesinde bunun âlâsını yaparlardı.”

“Bakalım sahici ateş mi?”

“Gözbağcı derler bunlara. Adamın gözü önünde sandığa girerler de kapağı kaldırınca kimseyi bulamazsın.”

Mamafih bu işin hakikaten parmak ısırtacak türden bir iş olduğuna inananlar da yok değildi.

“Yahu yanar ateş bu? Şakası mı olur ateşin!”

“Ateş ateş… Baksana herkes cigarasını yaktı.”

O sırada biri Fakir’e hitaben bağırdı:

“Korkma hemşerim sen cehennemde de yanmazsın!”

Fakir bundan sonra küçük bir telepati tecrübesi yaptı. Fakat bu tecrübeyi her nedense başkasına emniyet edemeyerek kendi adamı vasıtasıyla yapmıştı. Fakir arkasını sahneye dönmüş olduğu halde bu adam gidip locaların birinde duran bir hanımın parmağına yüzük taktı. Fakir hiç görmediği halde yüzüğün kimde olduğunu bilecekti. Temaşakerler arasında genç bir çocuğun elinden tutmuş olduğu halde gözleri meçhul bir noktaya dalmış, el yordamıyla hareket eden bir kör gibi sıraların arasında dolaştığını görenler bağrıştılar:

“Dalga be!”

“Numara be!”

Genç Fakirimiz gücenmesin amma bu araştırma hakikaten numaraya benziyordu. Nihayet Fakir aradığını buldu. Fakat bu sefer kendisini alkışlayan olmadı. Bundan sonraki tecrübede Aziz Bey çivi dolu bir tahtanın üstüne çırılçıplak yattı. Üstüne 20-30 okka ağırlığında kocaman bir taş koydular. Güçlü kuvvetli bir adam elindeki çekici var kuvvetiyle taşın üstüne indirdi. Taş parça parça olduğu halde Fakir hiçbir tarafı zedelenmemiş gibi dipdiri ayağa kalktı. Arkamdan birisi bağırdı:

“A işte bu olmaz şey!”

“Niçin olmasın? Oluyor işte.”

“Oluyor amma bunda mutlaka bir bit yeniği var.”

Evet ben de görüyor ve anlıyordum ki bunda bir bit yeniği var. Hele Fakir’in tahta bir tabutun içinde üzerine küreklerle toprak atıldığı halde 11 dakikadan ziyade nefes almadan durması bizim bu zayıf aklımızın kabul edeceği harikalardan değildir. Bunun ismine Fakirizm desinler, Klepatizm desinler, Manyatizm desinler, hasılı ne isim verirlerse versinler bütün sanatlarda olduğu gibi elbette bu sanatın da bir püf noktası vardır. Eğer püf noktasını seçebilsek hiçbir Fakir karşımızda parende atamazdı. Amma ne yapalım ki işin sadece zevahirine bakıp aldanıyoruz.


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

1930'ların "fakir"leri #57

fakirizm, Aziz Bey, Zati Sungur, illüzyonist, İstanbul Apartmanları

20 Ara 2022

Tahra Bey

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR