İstanbul'da yağmur sele dönüştü: İklime dirençli kentler nasıl oluşturulur?

İstanbul'da 14 Ekim Çarşamba günü etkili olan sağanak, kentin farklı noktalarında iki kişinin hayatını kaybettiği bir afete dönüştü. Fatih'in Balat Mahallesi'nde 14 yaşındaki bir çocuk, park yakınındaki su birikintisine bastığında elektrik akımına kapılarak yaşamını yitirdi. Sarıyer'in Ayazağa Mahallesi'nde ise 34 yaşındaki bir kişi, suyla kaplanan yolu geçmeye çalışırken düşüp başını kaldırıma çarptı. Hastaneye kaldırılan kişi kurtarılamadı.
- İstanbul Valisi Davut Gül, 15 Ekim'den sonra 16 Ekim cuma günü de okulların tatil edildiğini açıkladı. Vali Gül, yağışların iki üç gün daha süreceği beklentisiyle bu kararı aldıklarını açıkladı.
İstanbul Valiliği'nin dün saat 20.00 itibarıyla paylaştığı bilançoya göre, sabah 06.00’dan itibaren Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı'na (AFAD) ve 112 Acil Çağrı Merkezi’ne 2.518 ihbar ulaştı. Kayıtlarda 1.277 su baskını ve 47 mahsur kalma olayı bulunuyordu. Aynı açıklamada Beykoz-Ömerli’de metrekareye 193,84 kilogram yağış ölçüldüğü, Bakırköy’de ise bu miktarın 6,8 kilogramda kaldığı belirtildi.
- İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), 14 Ekim'de 1985 yılından bu yana kaydedilen en yüksek değerlerden birine ulaşıldığını açıkladı. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ise kentin bazı noktalarında metrekareye 272 kilogram yağış düştüğünü bildirdi.
Ancak ortaya çıkan tablonun açıklaması yalnızca düşen yağmur miktarında değil. Yağmurun nereye düştüğü kadar, düştüğü yerde nasıl bir kentle karşılaştığı da belirleyici. İstanbul'un dere yataklarından ulaşım altyapısına, imar kararlarından yağmur suyu yönetimine uzanan yapısal sorunları, şiddetli yağışların sonuçlarını ağırlaştırabiliyor.
İklim değişikliğiyle birlikte bu sorunlar yeni bir önem kazanıyor. Kentlerin yalnızca bugünün yağışlarına dayanacak şekilde değil, gelecekteki aşırı hava olaylarına da uyum sağlayacak biçimde yeniden düşünülmesi gerekiyor. İklime dirençli kent yaklaşımı da bu ilişkiyi ele alıyor: Yağışın kendisini engellemek yerine, suyun kent içindeki hareketini ve insanların maruz kaldığı tehlikeyi değiştirmek.
Yağmur ne zaman sele dönüşüyor?
Bir sağanağın sele dönüşmesinde yağışın miktarı ve şiddeti kadar, toprağın suyu emme kapasitesi ve suyun hangi güzergahlardan aktığı da etkili. Doğal alanlarda yağmur suyunun bir bölümü toprağa sızıyor, bir bölümü bitkiler tarafından tutuluyor, kalanı ise yüzeyden akarak derelere ulaşıyor. Kentlerde bu denge büyük ölçüde değişiyor.
Asfalt, beton, çatılar ve otoparklar toprağın suyla temasını kesiyor. Yağmurun önemli bir bölümü emilemeden yüzey akışına dönüşerek kısa sürede altyapıya ve derelere ulaşıyor. Su, drenaj sisteminin taşıyabileceğinden daha hızlı biriktiğinde yolları ve binaların alt katlarını basıyor.
- Nature Reviews Earth & Environment dergisinde yayımlanan 2024 tarihli bir derleme, geçirimsiz yüzeyler ve drenaj altyapısıyla ilişkili yağışın yaklaşık %90'ının yüzey akışına dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu oran İstanbul'a özgü bir ölçüm değil, kentleşmenin doğal su döngüsünü nasıl değiştirdiğini gösteren genel bir bulgu.
Suyun nereye aktığı da önemli. Eğimli arazilerde hızlanan yağmur suyu, vadilerde ve alçak noktalarda birikiyor. Dere yatağı boyunca ilerleyen suyun önüne binalar, yollar veya yetersiz kesitli geçişler çıktığında taşkın tehlikesi büyüyor.
Ancak her su baskını dere taşmasından kaynaklanmıyor. ABD Çevre Koruma Ajansı'nın (EPA) taşkın yönetimi açıklamasında iki süreç ayrılıyor. Yağış, drenaj sisteminin kapasitesini aştığında dere bulunmayan bir sokakta da su birikebiliyor; akarsuyun taşıdığı su yatağına sığmadığında ise çevresindeki alanları basıyor. Bu ayrım, aynı kentteki iki su baskınının neden farklı müdahaleler gerektirebildiğini açıklıyor.
İstanbul’da sel riskini artıran yapısal sorunlar neler?
Dere havzalarındaki yapılaşma, geçirimsiz yüzeylerin artması ve doğal su yollarının daraltılması İstanbul'un taşkın riskini büyüten başlıca etkenler arasında. Kentin geçmişinde bunun sonuçlarını gösteren çok sayıda örnek bulunuyor.
- 2009'da Ayamama Deresi'nin taşmasıyla yaşanan ve İstanbul genelinde 31 kişinin ölümüne yol açan sel, kentin dere yataklarıyla ilişkisinin en ağır örneklerinden biriydi. Geçen yıllarda altyapı yatırımları yapılmasına rağmen dere havzalarındaki yapılaşma baskısı ortadan kalkmış değil.
Ayamama Deresi havzasını inceleyen Tewodros Assefa Nigussie ve Abdusselam Altunkaynak’ın, 2019’da Natural Hazards dergisinde yayımlanan araştırması, farklı kentleşme senaryolarını karşılaştırmıştı. Modelde, özellikle Kanal İstanbul projesiyle bağlantılı yoğun yapılaşma senaryosunda, su altında kalabilecek alanların diğer senaryolara göre genişlediği açıkça görülüyordu.

Nigussie ve Altunkaynak’ın araştırmasından.
Araştırmacılar, yeni yapılaşmanın sınırlandırılmasını ve drenaj yapısının iyileştirilmesini birlikte değerlendirmişti. Çalışmanın bulguları, taşkın riskinin yalnızca mevcut altyapıyı genişleterek yönetilemeyeceğini; arazinin nasıl kullanıldığına ilişkin kararların da belirleyici olduğunu gösteriyordu. Yani imar kararları, yağmur suyunun yönetiminden bağımsız bir işlem değil.
Sorunun bir başka boyutu, dere yataklarının yalnızca suyun aktığı dar kanallardan ibaret görülmesi. Oysa dereler şiddetli yağışlarda çevrelerindeki taşkın düzlüklerine yayılabiliyor. Bu alanların yapılaşmaya açılması da doğal olarak su altında kalabilecek bölgelerde yaşayan ve çalışan insanların sayısını artırıyor.
İstanbul’un en riskli bölgeleri nereler?
En yüksek risk, taşkın tehlikesinin yoğun nüfus ve yapılaşmayla çakıştığı alanlarda ortaya çıkıyor. Ancak riskin ilçe sınırlarına göre değil, mahalle ve hatta sokak ölçeğinde değerlendirilmesi gerekiyor.
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Afet Koordinasyon Merkezi'nin (AKOM) ortak çalışması, bu unsurları birlikte değerlendirdi. Projeyi yürüten İTÜ Afet Yönetimi Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Ekmekcioğlu’nun 24 Mart 2026’da Anadolu Ajansı'na aktardığı sonuçlara göre, İstanbul yüzölçümünün yaklaşık %10’u yüksek, %10’u orta, %80’i ise düşük veya çok düşük sel tehlikesi kategorisinde. İlçe düzeyindeki risk sıralamasında Fatih, Gaziosmanpaşa, Bağcılar, Güngören ve Beyoğlu öne çıkıyor.
Öte yandan: Çalışmada görece düşük risk grubunda yer alan Sarıyer'de 14 Ekim'de ciddi su baskınlarının yaşanması, ilçe ortalamalarına bağlı kalmanın sınırlarını gösterdi. Bir ilçenin genel risk düzeyinin düşük olması, içindeki her mahallenin ve dere vadisinin güvenli olduğu anlamına gelmiyor.
Bu nedenle kentlerin ihtiyacı, yalnızca riskli ilçeleri sıralayan haritalar değil. Hangi sokakta suyun ne kadar yükselebileceğini, hangi bodrum katlarının, hastanelerin, okulların ve ulaşım bağlantılarının tehlikede olduğunu gösteren ayrıntılı analizler gerekiyor.
İklim değişikliği İstanbul’daki sel riskini nasıl etkiliyor?
İklim değişikliği, birçok bölgede şiddetli yağışların yoğunluğunu artırıyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) aşırı hava olaylarına ilişkin değerlendirmesine göre, atmosferin su buharı taşıma kapasitesi her bir santigrat derecelik ısınmada yaklaşık %7 artıyor. Bu fiziksel ilişki, şiddetli yağışların birçok bölgede daha yoğun hâle gelmesinin nedenlerinden biri.
- Ancak bu oran her yağışın aynı ölçüde artacağı anlamına gelmiyor. Atmosferik koşullar, bölgesel iklim özellikleri ve yağışın süresi sonucu değiştiriyor. Akdeniz havzasında toplam yağışın azalması beklenen bazı bölgelerde bile aşırı yağışların şiddetlenmesi mümkün.
İstanbul için geliştirilen modeller de kısa süreli yoğun yağışlara dikkat çekiyor. AKOM’un Ağustos 2025’te yayımladığı proje açıklamasına göre, İBB ve İTÜ işbirliğinde 2005-2070 dönemini kapsayan iklim senaryoları, bir kilometre çözünürlüklü yerel simülasyonlarla incelendi. Sonuçlar, özellikle kentin kuzeyinde kısa süreli fakat yoğun yağışların artabileceğine işaret etti.
Projenin değerlendirmesinde mevcut altyapının gelecekte beklenen yağışlara karşı yetersiz kalabileceği de belirtildi. Yani kentlerin gelecekteki yağışlara hazırlanması için geçmiş ölçüm rekorlarını esas almak tek başına yeterli olmayacak. Altyapı tasarımının değişen iklim koşullarına göre yeniden değerlendirilmesi gerekecek.
Altyapının kapasitesini artırmak taşkınları önleyebilir mi?
Yağmur suyu altyapısının kapasitesini artırmak ve düzenli bakımını yapmak gerekli ancak bütün taşkınları önlemek için yeterli değil. Yağmur suyu kanalları belirli büyüklükteki yağışları tahliye edecek şekilde tasarlanıyor. Bu kapasite aşıldığında mazgallar açık olsa bile su yüzeyde birikebiliyor. Kanalların tıkanması, bakım eksiklikleri ve dar menfezler ise taşkın riskini daha da artırabiliyor.
- Bu nedenle yalnızca yağmurdan sonra mazgalların temizlenip temizlenmediğine bakmak eksik bir değerlendirme olabilir.
Altyapı kapasitesi suyun bütün havza içindeki hareketini tek başına çözmüyor. Bir bölgeden hızla uzaklaştırılan yağmur suyu, aşağıdaki dereye veya drenaj ağına daha kısa sürede ulaşarak yükü başka bir noktaya taşıyabiliyor. Kentsel hidroloji araştırmalarında, suyu tahliye eden büyük sistemlerle yağdığı yerde tutan uygulamalar bu nedenle birlikte ele alınıyor.
Türkiye’deki "Yağmursuyu Toplama, Depolama ve Deşarj Sistemleri Hakkında Yönetmelik" de tasarımı yağış miktarı, toprağın su tutma kapasitesi, çatı ve yerleşim alanlarından gelen yüzey akışı, zemin koşulları ve mevcut sistemin durumu ile birlikte değerlendiriyor.
- Bu çerçevede mazgal temizliği ile altyapı kapasitesi farklı sorunlara karşılık geliyor. Bir girişin tıkanması suyun sisteme ulaşmasını engellerken, kapasitenin aşılması su içeri girebilse bile yeterince hızlı taşınamaması anlamına geliyor.
Modern yağmur suyu yönetiminin temel yaklaşımlarından biri ise suyu mümkün olduğunca yağdığı yerde tutmak ve akışını yavaşlatmak.
Sünger kent yaklaşımı nasıl çalışıyor?
Sünger kent yaklaşımı, yağmur suyunun tamamını kanalizasyona göndermek yerine bir bölümünü toprağa sızdırmayı, biriktirmeyi ve kontrollü biçimde tahliye etmeyi amaçlıyor.
- Bunun için parklar, yeşil çatılar, yağmur bahçeleri, geçirgen kaldırımlar ve geçici su depolama alanları kullanılıyor. Yağmur bahçeleri, çevresindeki sert yüzeylerden akan suyu toplayan ve özel toprak yapısı sayesinde suyun yavaşça süzülmesini sağlayan bitkilendirilmiş çukur alanlardan oluşuyor.
Geçirgen yüzeyler suyun zemine ulaşmasına yardımcı olurken yeşil çatılar ve depolama sistemleri yağmur suyunun bir bölümünü geçici olarak tutabiliyor. Parkların bazı bölümleri de şiddetli yağışlarda kontrollü biçimde su altında kalacak şekilde tasarlanabiliyor. EPA, bu tür yeşil altyapı uygulamalarını mevcut drenaj sistemlerinin tamamlayıcısı olarak tanımlıyor.
Bu yaklaşım İstanbul’da da modellendi. İTÜ’den Seda Ertan ve Rahmi Nurhan Çelik’in 2021’de Sustainability dergisinde yayımlanan araştırması, Kağıthane Deresi’nin 1.653 hektarlık bir alt havzasını inceledi. Yeşil çatılar, geçirgen yollar, yağmur suyu depoları ve bitkilendirilmiş kanallar farklı senaryolarda karşılaştırıldı. Model sonuçlarına göre yeşil altyapı, yüzey akışını ve suyun ulaştığı en yüksek debiyi azaltabildi; su altında kalabilecek alan ve yapı sayısı da düştü.
Sistemin performansı bakımına da bağlı. EPA’nın işletme ve bakım rehberinde toprağın sıkışması, tortu birikmesi ve geçirgen yüzeylerin tıkanması işlev kaybının nedenleri arasında sayılıyor. Etkinin ölçeği toprağın özelliklerine, uygulama alanına, yağışın şiddetine ve sistemlerin bakımına bağlı olarak değişebiliyor. Sünger kent uygulamaları çok şiddetli yağışların bütün sonuçlarını tek başına önleyemiyor; geleneksel altyapıyla birlikte düşünülmeleri gerekiyor.
Başka kentlerde hangi çözümler işe yarıyor?
Rotterdam ve Kopenhag, yağmur suyunu kamusal alanlarda depolayan ve gerektiğinde farklı güzergahlardan tahliye eden uygulamaların iki örneğini sunuyor. Her iki kentte de çözüm, suyu kentsel tasarımın ayrılmaz bir parçası olarak ele almaktan geçiyor.
Hollanda'nın Rotterdam kentindeki Benthemplein, kuru havalarda spor ve dinlenme alanı olarak kullanılan bir meydan. 2013'te açılan meydan, şiddetli yağışlarda çevresindeki çatı ve sokaklardan gelen suyu toplayan üç havzaya dönüşüyor.

Benthemplein
Rotterdam Belediyesi'ne göre meydanın toplam depolama kapasitesi yaklaşık 1,7 milyon litre. Biriken suyun tamamı aynı anda kanalizasyon sistemine ulaşmadığı için altyapı üzerindeki ani yük azalıyor.
Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da ise 2011'de yaşanan büyük selin ardından kapsamlı bir yağmur suyu yönetim programı başlatıldı. Kentin su ve atık su şirketi HOFOR'un verilerine göre yaklaşık 20 yıllık program, farklı ölçeklerde 300 projeyi kapsıyor.
- Bu projeler arasında parkların geçici su depolama alanlarına dönüştürülmesi, yağmur suyu tünellerinin inşası ve suyun denize ulaşmasını sağlayan yeni tahliye güzergahlarının oluşturulması bulunuyor.
Kopenhag'ın Slotsholmen bölgesinde uygulanan daha küçük ölçekli çözümün sonuçları ise daha rahat izlenebiliyor. Daha önce yağmur suyunun limana ulaşmasını engelleyen kıyı duvarlarının bulunduğu bölgede, suyun kontrollü tahliyesini sağlayan bağlantılar ve geri akışı önleyen kapaklar yerleştirildi. Danimarka'nın resmî iklim uyum portalına göre bu müdahalelerin ardından bölge, 2013'teki fırtına ve 2014'teki şiddetli yağış sırasında yeniden su baskını yaşamadı.
Bu örneklerden İstanbul için çıkarılabilecek temel ders, her mahalleye aynı çözümün uygulanamayacağı. Bazı yerlerde yeni drenaj hatları gerekirken başka yerlerde dere çevresinin açılması, geçirgen yüzeylerin artırılması veya geçici depolama alanlarının oluşturulması daha etkili olabilir.
İstanbul’un değişen iklime uygun bir planı var mı?
İstanbul’un taşkın riskine ilişkin envanterleri, modelleri ve yatırım önerileri bulunuyor. İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresinin (İSKİ) 2023’te açıkladığı 2053 İçme Suyu ve Kanalizasyon Master Planı, yağmur suyu hatlarını derelerle birlikte ele alıyor.
- Plan kapsamında 2.772 dere için toplam 5.247 kilometrelik bir envanter oluşturuldu. Yağmur suyu sistemiyle dereler birlikte modellenerek taşkın tehlike ve risk haritaları hazırlandı.
Çalışmada 410 kilometrelik mevcut kolektörün iyileştirilmesi ve ekolojik çözümler içeren 522 sürdürülebilir kentsel drenaj yapısı önerildi. Ayrıca 102 alt havzada toplam 1.822 kilometrelik dere güzergahında uygulama ihtiyacı belirlendi. Açıklamada, İSKİ Taşkın Tahmin ve Erken Uyarı Sistemi için teknik altyapı oluşturulduğu da kaydedildi.
İBB’nin Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası desteğiyle hazırladığı İstanbul Yeşil Şehir Eylem Planı ise 2025’te belediye meclisinde onaylandı. Plan, 17 politika ve 35 yatırım eylemiyle su yönetimini ulaşım, arazi kullanımı ve iklim direnciyle birlikte ele alıyor. İBB, uygulama performansının düzenli izlenerek kamuoyuyla paylaşılacağını belirtiyor.
Bunlar mevcut risklerin bilindiğini ve müdahale seçeneklerinin çalışıldığını gösteriyor. Öte yandan planların başarısını değerlendirmek için bu 522 drenaj yapısının kaçının hayata geçirildiğini, taşkın riski bulunan dere güzergahlarında hangi müdahalelerin tamamlandığını ve yapılan yatırımların son yağışta nasıl performans gösterdiğini bilmek gerekiyor.
Bir sonraki sağanakta kayıpları azaltmak için neler yapılabilir?
Uzun vadeli kentsel dönüşüm ve altyapı yatırımları sürerken, erken uyarı ve tehlikeli alanlara erişimin önlenmesi gibi önlemler de can kaybını azaltabilir.
- Risk haritalarıyla meteorolojik tahminlerin birlikte kullanılması, kuvvetli yağış beklenen mahallelerde daha erken ve hedefli uyarılar yapılmasını sağlayabilir. Su basma riski yüksek alt geçitlerin önceden kapatılması, bodrum katlarda yaşayanların güvenli yerlere yönlendirilmesi ve tehlikeli güzergahlarda ulaşımın durdurulması da bu önlemler arasında.
Özellikle sel sularının derinliğinin uzaktan anlaşılamaması ayrı bir risk yaratıyor. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin (NOAA) uyarılarına göre yaklaşık 15 santimetre derinliğindeki hızlı akan su bile bir yetişkinin dengesini kaybetmesine neden olabiliyor. Su altında kalan yolların araçlarla veya yürüyerek aşılmaya çalışılmaması gerekiyor.
14 Ekim'de Balat'ta yaşanan elektrik çarpması ise yağış güvenliğinin yalnızca drenaj sistemleriyle sınırlı olmadığını gösterdi. Parklardaki elektrik tesisatının, yeraltı kablolarının ve kamusal alanlardaki elektrikli donanımın su baskını koşullarındaki güvenliği de düzenli olarak denetlenmeli.
Kısa vadeli önlemlerin bir diğer boyutu da kırılgan grupların korunması. Bodrum katlarda yaşayanlar, hareket kabiliyeti kısıtlı kişiler ve güvenli bir yere kendi imkanlarıyla ulaşamayacak yurttaşlar için önceden hazırlanmış tahliye ve geçici barınma planları gerekiyor.
Sel riskini azaltmak kimin sorumluluğunda?
Sel riskinin yönetimi birden fazla kurumun ortak sorumluluğunda ancak görevlerin farklı kurumlara dağılması, koordinasyon ihtiyacını ortadan kaldırmıyor.
- 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu, su ve kanalizasyon hizmetleriyle dere ıslahını ve büyükşehir ölçeğindeki afet hazırlıklarını büyükşehir belediyesinin görevleri arasında sayıyor. 2560 sayılı Kanun ise yağış sularının toplanması, uzaklaştırılması ve ilgili altyapının işletilmesi konusunda İSKİ'ye görev veriyor; yağmur suyu tesislerinin finansmanına ilişkin belediye yükümlülüklerini de düzenliyor.
İmar planları ve yapılaşma kararlarında büyükşehir ile ilçe belediyelerinin farklı ölçeklerde yetki ve sorumlulukları bulunuyor. Devlet Su İşleri ve su yönetiminden sorumlu merkezî kurumlar havza ölçeğindeki taşkın yönetiminde, AFAD ve valilik ise afet müdahalesinin koordinasyonunda rol üstleniyor.
- Bu yetki dağılımı nedeniyle bir dere havzasındaki taşkın riskini yalnızca tek bir kurumun çalışmalarıyla azaltmak her zaman mümkün olmuyor. Yukarı havzada alınan bir imar kararı, aşağı havzadaki yerleşimlerin maruz kaldığı riski değiştirebiliyor.
Bu nedenle etkili bir yaklaşım, havza ölçeğinde ortak planlama, veri paylaşımı, yatırımların eşgüdümü ve sonuçların kamuoyuna açıklanmasını gerektiriyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Canlı Gündem
Anbean ekonomi, iş dünyası, teknoloji, politika ve kültür-sanat gündeminin en önemli maddeleri. Kısa, yalın, öz bir şekilde.

