
Bazı yerleri sevmek için zamana ihtiyaç duyarsınız. Orada bir şey yaşamanız, anılar oluşturmanız gerekir. Bir de ilk görüşte hayran olduklarınız vardı. Niğde’den Çamardı’na doğru giderken solumda bir duvar gibi yükselen Aladağlar'la ilişkim böyle başlıyordu. Tüm gün Orta Anadolu’nun tek düze ve boz coğrafyasında yol aldıktan sonra Niğde’den itibaren beni meyve bahçeleriyle karşılıyor. Daha sonra Demirkazık’ın tüm ihtişamıyla çatısını oluşturduğu o dev duvarla karşılaşıyorum. Anlatıldığından daha güzel olduğunu fark ediyorum. Batmaya yakın güneşin ışıklarıyla gerçekten al renge bürünüyorlar. Zirveler sırtüstü yatmış yaşlı birinin yüzüne benziyor.

Ana yoldan ayrılıp dağlara doğru sürüyorum. Bir süre sonra asfalt bitiyor, toprak yol başlıyor. Aynadan baktığımda sanki beni dünyadan soyutlayan perde gibi bir toz bulutu yükseliyor. Önümde ise ne kadar gidersem gideyim küçülmeyen heybetli dağlar var. Sağa çekip sessizce manzarayı izliyorum. Özel bir manastıra veya bir tapınağa giriyormuş gibi bir his uyanıyor içimde. İnsanlığın tarih boyunca kutsiyet atfettiği dağlara misafir olmak hep içimi kıpır kıpır yapıyor. Güneşi batırıp Aladağlar'a vuran kızıllığı izleme hakkımı sonuna kadar kullanıyorum. Karanlık çökerken Emli Vadisi'nden geçerek bu gece evim olacak Sarı Memedin Yurdu’na varıyorum. Hızlıca çadırımı kurup yiyecek bir şeyler hazırlıyorum. Benden başka bir çadır daha var kamp alanının diğer tarafında. Ancak ne ışık ne de hareket var içinde. Tek başıma yemek yerken bir yandan da çayırlığın çevresini saran dağların üstünden beliren yıldızları izliyorum. Tüm günün yorgunluğu sonucu erkenden uykum geliyor. Çadıra girip bir şeyler okurken rüyalar alemine dalıyorum.

Gece yarısı uykumun en tatlı yerinde uzaktan kulağıma gelen senkron seslerle uyanıyorum. Çadırın fermuarını açıp kafamı uzatıyorum. Emler Vadisi tarafından hareketli kuvvetli ışıklar ve metalik sesler geliyor. Vadinin kaya duvarlarına vuran ışıklar film seti gibi bir ortam yaratıyor. Sanki birazdan Star Wars filminden fırlamış savaş makineleri ve uzay araçları kamp alanına girecekler. Bir süre sonra yüzlerce koyuncan oluşan dev bir koyun sürüsü Sarı Memedin Yurdu'na giriş yapıyor. Çobanların kuvvetli el fenerleri ve çoban köpeklerinin yönlendirmesiyle dağlara doğru ilerliyorlar. 1-2 köpek çadırın yanına gelip çevreyi koklayıp gidiyorlar. Onlar dağlara ben ise sıcacık uyku tulumuna dönüyorum.
Sabah uyanıp ilk iş çadırın fermuarını açıp temiz havayı içime çekiyorum. Manzaram nefis. Çevremde yükselen dağlar beni tüm gece koruyan bir kale gibi duruyor. Hava karardıktan sonra geldiğim için tam farkına varamadığım bir ortamdayım. Çadırın girişini açıp tekrar yatıp dağları izliyorum. Kuşlar mesailerine çoktan başlamış, karınlarını doyurmak için oradan oraya uçup havadaki sinekleri kapıyor. Sabah miskinliğimin sıkletini yükseltmek için biraz doğrulup kahve yapmaya başlıyorum. Neyse ki benim kuşlar kadar acelem yok. Uzun bir kahvaltı seansından sonra planladığım yürüyüş için hazırlanıyorum. Sanki dağı kendim için rezerve etmiş gibiyim. Ortalıkta kimseler yok. Hedefim Kocadölek’e yürümek. Enerjime göre rotamı uzatıp uzatmamaya orada karar vereceğim. Sarı Memedin Yurdu’ndan yürüyüşe başlıyorum. Geniş toprak yoldan şarkılar söyleyerek ilerliyorum. Bir süre sonra sonra patika daralıyor ve bölgedeki tek ormanlık arazi başlıyor. Çevremi saran dik vadi duvarlarından arada düşen taşların sesleri geliyor. Muhtemelen dağ keçileri dolanıyor. Bir süre sonra orman bitiyor ve zemin çoraklaşıyor. Yürümeye devam ediyorum ve Kocadölek’e varıyorum. Rüzgârdan korunmak için çanakta kuytu bir köşe bulup oturuyorum. Çantamdan yanıma aldığım yiyecekleri çıkartıyorum. Son dakikada çantama attığım termosun içindeki kahve hâlâ sıcak. İyi ki taşımaya üşenmedim diye geçiriyorum içimden. Tüm yazın kavurucu sıcağına dayanmış ufacık bir buzul var ilerideki kaya duvarda. Son kale gibi direnmiş kalmış. Fallik şakaların kahramanı Parmakkaya ileride göğe yükseliyor. Güneş artık çanağı ısıtmadığı için artan rüzgârla üşümeye başlıyorum. Rotamı uzatmaktansa kampa dönüp keyif yapmak daha cazip geliyor. Muhtemelen bu akşam da yalnızlığın başkentinde olacağım.

Geri dönüşte bir umut keçileri görebilirim diye sürekli vadi yamaçlarını tarıyorum. Ancak saklanma ve kamuflaj konusunda epey iyiler. Gün batmadan kampa dönüyorum. Karnımı doyurduktan sonra matımı çadırdan çıkarıp kararan gökyüzünü seyre dalıyorum. Aslında geçmişi izliyorum. Gördüklerimin çoğunun ölü, sönmüş yıldızlar olduğunu bilsem de çok güzeller. Tepenin ardından samanyolu doğuyor. Birazdan üstümü bir battaniye gibi örtecek. Aladağlar'la nefis bir tanışma yaşıyoruz. Üstelik bunun sadece başlangıç olduğunu biliyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Kerimcan Akduman
Turizm profesyoneli, yazar, fotoğrafçı. İstanbul'da doğdu, yetişti. Reklamcılık yapmaktan sıkılıp 1,5 sene dünyayı dolaştı. Eve dönüp öğrendikleriyle turizm sektörüne girdi. Dünyanın uzak bölgelerinde deneyim odaklı turlar düzenliyor.

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR




