
“İyileşme” son günlerde toplum olarak oldukça uzak hissettiğimiz ama bir o kadar da mesafesini görmezden gelip hızlıca benimsemek istediğimiz bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Gerçek anlamda ne yaşadığımızı idrak etmeden, acı veya daha geniş kapsamda duyguları hissetmeye müsaade göstermeden, sorumlular sorumlu atfedilmeden ve gerekli dersler henüz alınmadan, iyileşmenin aciliyeti konusu şimdiden karşımıza çıkar oldu.
Peki ama, bu acele niye? Ne yaşadığımızı görmezden gelmenin, yaşadığımızın travmanın acısından ve beraberinde getirdiği duygulardan kaçmanın, hemen iyileşmeye koyulmanın bugün ve gelecekte bize ne yararı olabilir?
Kule Yuva, 2007, 3’37’’, tek kanallı video. Kaynak: senabasoz.info
İyileşmenin aciliyeti fikrine katılmazken ve bunun da yeni nesil “hızlanma” halinin neticelerinden biri olduğuna dem vururken, sergide Başöz’ün “Kule Yuva” adlı video çalışması ile karşılaştım. Videoda beyaz yakalı olarak tabir ettiğimiz insanın, neredeyse otomatik akıştaki monoton bir haftasına yer veriliyor. Karakterimiz sabah erkenden uyanmak zorunda olduğu için uyanıyor, makyaj yapmak ve iyi görünmek zorunda hissettiği için giyinip kuşanıyor, bilmem kaç aktarma ile iş başı yapıyor ve tezatlığındaki kulak tırmalayan tavrıyla “kuleden yuvasına” varış sağlayarak tüm gününü/vaktini orada geçiriyor. Video boyunca bu rutin, günbegün zamana aldırış etmeden devam ediyor. Seneca’nın Yaşamın Kısalığı Üzerine adlı kitabında insanın zamanı kullanma biçimine dair karşı çıktığı ne kadar düşünce/eylem varsa, tam da onları gerçekleştiren bir karakter var yani videoda. Hepimiz için bir yerlerden tanıdık biri olmalı bu kişi.
Sena Başöz’ün videodaki kişi olması onun için de rastgele bir durum değildi; sanat üretmeye başlamadan evvel, bir zamanlar kurumsal hayatın içinde yer alan karakterini canlandırıyordu. Ne garip değil mi, kurumsal hayat diye iki kelimeye indirgediğimiz tanım, pratikte hayatlarımızın bütününe denk düşüyor. Kurumsal hayatın getirisi olan otomatikleşme, hızlanma, monotonluk, duyguları ve dolayısıyla benliği görmezden gelme durumları yavaş yavaş hayatın kendisine, toplumdaki ilişkilere sirayet ediyor. Böylesi bir hayatta duyguları anlamlandırmaya, hele ki acıya hiç vakit yok. Hatta dilerseniz, ülkenizde binlerce canlının hayatını kaybettiği, milyonlarcasının da yardım eli beklediği bir deprem bölgesine dayanışmanın ufacık bir parçası olma arzusuyla gitmiş olun. Dönüşte işten çıkarıldığınızı öğrenebilirsiniz.
Bu düşüncelerin eşiğinde hatırlamadan olmazdı: Ernst Jünger’ın “Bana acıyla ilişkini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!” sözüyle başlıyordu Byung-Chul Han, Palyatif Toplum adlı kitabına ve devam ediyordu:
Acıya karşı tavrımız nasıl bir toplumda yaşadığımızı ortaya koyar. Acılar şifrelerdir. Söz konusu olan toplumu anlamanın anahtarını tutar ellerinde. Bu nedenle her toplum eleştirisi acının yorumbilimini sunmak durumundadır.
Günümüzde her yerde algofobi, genel bir acı korkusu hakim. Acı toleransı da hızla düşmekte. Algofobi sürekli-anesteziye yol açtı. Acı yaratacak her durumdan kaçınılıyor. Aşk acılarına bile şüpheyle bakılmaya başlanmıştır artık. Algofobi toplumsal alana da uzanır. Acı verici tartışmalara yol açabilecek çatışma ve fikir ayrılıklarına ve çatışmalarına giderek daha az yer verilmektedir. Algofobi siyasete de yansır. Uyum ve uyuşma baskısı artar.
Kule Yuva (detay), 2007
Söylediğim gibi, gündem sergiye dair bakışımı değiştirdi. Videodaki kişinin sabah rutininde görmezden gelerek giydiği parmak ucu yırtılmış çorap, üzerine hızlıca bir ayakkabı geçirilince “mükemmel” görüntüsüne kavuşuyor. Bunun bir metaforu temsil ettiği aşikar. Üstünü örtmenin ve yalnızca görünürdeki mükemmelliği sağlamanın hem birey hem de toplum için ne derece geri döndürülemez zararlara yol açtığına, bugün maalesef çok acı deneyimlerle birlikte şahit oluyoruz.
Aile Albümü, 2020, Fotoğraf ve kâğıt üzerine suluboya
Hızlanma hali akıştaki hayatlarımızın gidişatına dair beraberinde birçok farklı konuyu da gündeme getiriyor. An’a odaklanmaktan bihaber olup, anı biriktirmenin unutulan değeri gibi mesela. Sanatçının “Aile Albümü” adlı çalışmasına bakarken ters çevrilmiş fotoğrafların içi boş bir küp formu oluşturmasıyla, bu kavramın da eskimeye ve unutulmaya başladığını fark ediyorum. An ve anı yok olduğunda, hafıza nasıl var olabilir? Bir şeyleri hatırlamak, yaşananları unutmamak ve unutturmamak için hafıza değil midir ihtiyacımız olan?
Sarmaşık, 2018, Alüminyum üzeri baskı, sarmaşık, cam kavanoz, su
Bu düşüncelerin açtığı geçitle izlediğim, kırpılmış siyah beyaz eski aile fotoğrafları ve bir bitkiden oluşan “Sarmaşık” ise, sanatçının ailesinin üç kuşağını gösteren otobiyografik bir çalışmayı temsil ediyor. Şimdiyi ve geçmişi bir arada tutuyordu bu sarmaşık; hafızayı ve bugünü / ölümü ve yaşamı. Çalışmanın künyesinde yer alan tanımlama gibi: “Yaşamını toprağa köklenerek değil, akıcı olan suya yerleşerek korumayı tercih eden sarmaşık...”
Geçit Töreni, 2023, Performans ve video yerleştirme
Sarmaşığa atfedilen bu tabir öte yandan toprak ve kökler hakkında düşünmeye de alan açıyor. Sanatçının "Geçit Töreni" adlı önce heykel, ardından İstiklal Caddesi’nde gerçekleşen bir performans ve nihayetinde sergide video yerleştirme halini alan çalışması, Beyoğlu’nun son yıllarda kökleri gözetilmeksizin sürekli değişime maruz kalan kimliğine atıfta bulunuyor. Bana sorarsanız heykellerin, ya da bir diğer tanımıyla “kimliği ve belleği oluşturan kültür parçalarının”, zamanın sezilmediği bir boşlukta savrulur gibi, aidiyetten epey uzakta sergilenmeleri izleyiciye göz kırpan bir detaydı. İnsanın, insan olmayanı konumlandıramadığı bir alandı burası: Bizden gayrı canlı ve cansız varlıkların gözetilmeyen kimliklerini, katmanlarını önemsemeden yaşadığımız kentle/çevreyle olan kopuk ilişkilerimizin bir aynası gibiydi.
Ne Zaman?, 2023, Aydınger kağıt üzerine dijital baskı, vantilatörler
Soru işaretleriyle birlikte sergiyi izlemeye devam ederken, sanatçının “Ne Zaman?” isimli çalışması bunlara bir yenisini daha ekliyordu: “Ne zaman tekrar buluşacağız?” sorusu sergideki iki ayrı duvara yayılıyordu. Baktıkça mevcut bireysel ve toplumsal ruh hallerimizi görüyordum: Ait olduğu zamandan uzak ve dağınık. Çalışmanın yerleştirme kurgusu ve kelimeler arasındaki orantısız boşluklar sorunun yanıtına henüz vakit olduğunu hissettirse de, öte yandan kolektif üretmenin ve düşünmenin, toplumsal dayanışmanın tam da merkezinde toplanmamız gereken zamanlarda olduğumuzu hatırlatıyordu.

Tarih Yeniden Nasıl Yazılır, 2023, Strafor, ahşap, silikon, anten ve radyo
Sona yaklaştığımda hepimiz için tanıdık olduğunu düşündüğüm 90’lı yılların ikonik bir imgesiyle karşılaşıyorum: Yeşil renkli öğrenci silgisi. İlkokul zamanlarında ben de dahil olmak üzere tüm sınıf arkadaşlarımın kullandığı bu silgi, “Geçmişi unutursak bizden geriye ne kalır?” sorusundan yola çıkarak Sena Başöz’ün dokunuşuyla farklı bir forma bürünmüştü. Çalışmanın içine yerleştirilmiş radyodan duyulan anlık haberler, sergi alanında naklen yayımlanıyordu. Spiker “Malatya’da gerçekleşen 5.6 şiddetindeki deprem…” cümlesiyle başlayan son dakika gelişmelerini, öğrenilecek ve toplumsal hafızada geleceğe aktarılacak kalıcı bir ders mi yoksa sildikçe tükenen bir silgiye mi dönüşeceğinden habersiz, acı haberleri duyurmaya devam ediyordu.

Geleceğe Salınmak (detay), 2023
Son olarak...
Başlangıçta da vurguladığım gibi, gündemin ağırlığı sergiye/eserlere olan bakışımı ve deneyimimi elbette değiştirdi. Yine de tüm bun düşünceleri daha geniş perspektiflere yaydıkça benimseyeceğimizi biliyorum. Sena Başöz’ün sanatsal pratiğinde arşiv ve arşiv kavramına bu denli geniş kapsamlı yer vermesi, zaman meselesine ne derece değer verdiğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Mütevazı kişisel hikayeler oluşturduğu eserlerinde geçmiş, şimdi ve gelecek üzerinden okumalara olanak sağlıyor. Fikrimce, “İyileşme olasılıklarının” zamanın her dakikasında ve onu hıza, dikkatsizliğe, özensizliğe teslim olmadan içselleştirmekte yattığını bizimle paylaşıyor. Görmek, anlamak ve tüm bunları zamana dahil kılmak yine bize düşüyor.
Zamanın kadim ağırlığının yanında, hızla geçip gittiğini unutmamakta fayda var. Senaca'nın yüzyıllar öncesince Yaşamın Kısalığı Üzerine'de aktardığı şu satırların dediği gibi:
"...zamanın bizde yerleşeceği bir yer yoksa, onun usumuzdaki çatlak ve deliklerden geçip gitmesine izin veriyorsak bize ne kadar zaman verildiğinin de bir önemi yoktur."
Sanat aracılığıyla yaşama dair anlatılara daldığımız bir sonraki sayıda buluşmak üzere.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Unagi.
Okuyucularına çağdaş ve güncel sanatı yalın anlatımlarla sunmayı hedefleyen sanat bülteni. Her ayın birinci ve üçüncü pazar günü yayımda.
İLGİLİ OKUMALAR



