Kadınların iklim yükü: İklim adaleti, neden feminizmin meselesi?

Bir kadın çatlak bir nehir yatağının yanında duruyor, ayaklarının altındaki toprak kırılgan. Elinde, kenarları yıllarca kullanılmaktan yumuşamış toprak bir çömlek tutuyor ama içi boş. Çocukları yakındaki gölgede oturuyor, gözleri açlıktan büyümüş. Onun için iklim krizi, karbon emisyonlarıyla ya da kutuplardaki buzullarla ilgili uzak bir tartışma değil. Onun için iklim krizi, su bulmak için her gün daha uzağa yürümenin getirdiği yorgunluk, ekinlerin güneşte solmasını izlemenin verdiği endişe.
- Bu kadın ve onun gibi milyonlarcası, sistemik baskının iki biçiminin acımasız kesişiminde yaşıyor: İklim değişikliği ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği. Onun mücadelesi yeni olmadığı gibi münferit de değil.
İklim değişikliği küresel bir olgu ancak özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadınlara yüklenen ağırlık çok daha acımasız. Bu anlamda iklim değişikliği, sadece çevresel bir kriz değil, şiddetin cinsiyetlendirilmiş bir biçimi. Bu kesişen krizlerin yükünü taşımalarına rağmen kadınlar yine de en güçlü çevre savunucuları olarak bayrak taşıyor.
Burada son derece ince bir paradoks var: Kadınları marjinalleştiren ve sömüren güçlerle, onları direnmeye, çöküş karşısında direncin sembolü olmaya zorlayanlar aynı güçler.
Sistemik şiddet: Feminist bir perspektif
İklim değişikliğinin dili genellikle sterildir; istatistikler, dereceler ve yüzdelerle ölçülür. Ancak bu rakamların ardında, orantısız bir şekilde dünyanın en yoksul ve en savunmasız kesimlerini hedef alan bir şiddet biçimi yatmaktadır. Savaş gibi iklim değişikliği de fiziksel dünyayı yeniden şekillendiriyor; toplulukları yerinden ediyor, geçim kaynaklarını yok ediyor ve insanları hayatta kalma sınırına itiyor. Ve savaşta olduğu gibi, en ağır yükü kadınların bedenleri taşıyor.
BM Kadın Birimi tarafından yakın zamanda yayımlanan rapora göre, iklim değişikliği nedeniyle yerinden edilen insanların %80'i kadınlardan oluşuyor. Gelişmekte olan birçok ülkede aileleri için gıda, su ve yakıt sağlamaktan kadınlar sorumlu. Kuraklık, sel veya diğer iklim felaketleri yaşandığında, çocuklarını beslemek için yeni yollar bulmak zorunda kalanlar, su için daha uzun mesafeler yürümek zorunda kalanlar ve yiyecek kıt olduğunda genellikle en son yemek yiyenler kadınlardır.
- Dünya Sağlık Örgütü, kadınların hareket kabiliyetini ve kaynaklara erişimini kısıtlayan sosyal normlar nedeniyle sel ve sıcak hava dalgaları gibi iklim felaketleri sırasında ölme olasılıklarının daha yüksek olduğunu belgeliyor.
İklim değişikliği, bu anlamda, şiddetin derinlemesine cinsiyetlendirilmiş bir biçimidir. Önceden var olan eşitsizlikleri şiddetlendirerek kadınları daha derin yoksulluğa ve kırılganlığa iter. Onları, kontrol edemedikleri güçlerin pasif kurbanları hâline getirerek özerkliklerini ellerinden alır. Ancak kadınları yalnızca mağdur olarak görmek, onların eylemliliklerini, dirençlerini ve çevresel adalet mücadelesindeki lider rollerini görmezden gelmek demektir.
Cesaret: Mağduriyetten savunuculuğa
Sistemik şiddet karşısında kadınlar sadece acıların pasif alıcıları değiller, direnişin ön saflarında da yer alıyorlar. Dünyanın dört bir yanında kadınlar, çoğu zaman kökleri yerel bilgiye, topluluk ağlarına ve sürdürülebilir pratiklere dayanan yollarla iklim değişikliğiyle mücadele hareketlerine öncülük ediyorlar.

Berta Cáceres
Latin Amerika'da yerli kadınlar, ekosistemlerinin yok edilmesinin toplulukları için doğrudan bir tehdit olduğunun bilinciyle topraklarını ormansızlaşma ve madencilikten korumak için uzun süredir mücadele ediyorlar. 2016 yılında, Honduras'ta yaşayan Lenca topluluğunun üyesi olan Berta Cáceres, nehirleri ve ormanları şirket sömürüsüne karşı savunan çalışmaları nedeniyle suikasta uğradı. Dünyayı korumak için hayatlarını riske atan kadın çevre savunucularının cesaretinin altını çizen trajik bir hikaye.
Afrika'da kadınların öncülüğündeki girişimler, yenilikçi tarım uygulamalarıyla çölleşmeyle mücadele ediyor. Nobel Barış Ödülü sahibi Wangari Maathai tarafından kurulan Yeşil Kuşak Hareketi (The Green Belt Movement) Kenya'da 51 milyondan fazla ağaç dikerek toprak erozyonu ve ormansızlaşmaya çözüm üretmesiyle öne çıktı. Bu hareket, kadınları yalnızca çevre koruyucuları olarak değil, aynı zamanda yerel ve ulusal düzeyde iklim değişikliğini ele alan politikaları savundukları için siyasi liderler olarak da güçlendiriyor.
Küresel Kuzey'de ise Greta Thunberg'in iklim grevlerinden feminist eko-aktivizmin yükselişine kadar, kadınlar sistemik değişim talep ediyor. Bu konuların iç içe geçtiğinin bilinciyle hem çevresel bozulmayı hem de sosyal adaletsizliği ele alan politikalar için çağrıda bulunuyorlar.
İklim adaleti, feminizmin meselesi
Bu hareketlerin ortaya koyduğu şey, iklim adaletinin özünde feminist bir mesele olduğudur. İklim değişikliği, özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadınları orantısız bir şekilde etkiliyor ancak en yenilikçi ve sürdürülebilir çözümleri üretenler de yine kadınlar.
Bu sadece bir temsil ya da dahil etme meselesi değil; kadınların deneyim ve bilgilerinin iklim krizini ele alırken çok önemli olduğunu kabul etmekle ilgili. Kadınların, özellikle de yerli ve kırsal topluluklardan gelenlerin, ekolojik dengenin önemine dair öteden beri bir anlayışları var. Yüzyıllardır sürdürülebilir tarım, suyun korunması ve toplum temelli kaynak yönetimi uygulamalarında bulunmuşlar. Yine de bu uygulamalar, Batılı ve erkek egemen bakış açılarının hâkim olduğu merkez çevre hareketleri tarafından genellikle gözardı ediliyor veya reddediliyor.
UNEP'in 2022 Adaptasyon Açığı Raporu’nda vurgulandığı üzere, kadınların iklimle ilgili karar alma süreçlerine katılımı, daha etkili ve eşitlikçi sonuçlar doğuruyor. Kadınlar iklim politikalarının tasarımına ve uygulanmasına dahil edildiğinde, bu politikaların marjinalleştirilmiş toplulukların ihtiyaçlarını ele alma, sürdürülebilir uygulamaları teşvik etme ve çevresel zararı azaltma olasılığı yükseliyor.
Ancak çevresel adalet sadece politikaları iyileştirerek sağlanamıyor. Bu krizin köklerini oluşturan iktidar sistemlerini de ortadan kaldırmak gerekiyor. Zira iklim değişikliği yalnızca çevreyle ilgili bir yönetim başarısızlığı değil, aynı zamanda hayalgücünün iflasından da kaynaklanıyor; dünyayı ekolojik çöküşün eşiğine getiren kapitalizm, ataerkillik ve sömürgecilik yapılarının ötesini görememekten çıkıyor.
Dümene kadınlar geçseydi...
Peki dümene kadınlar geçseydi sürdürülebilirliğin geleceği nasıl görünürdü?
- Böyle bir geleceği hayal etmek, kapsayıcılığı yüzeyde kalan jestlerin ötesine taşımayı ve çevresel liderliği yeniden, kökten bir bakışla düşünmeyi gerektiriyor.
Bunun bir örneği, iklim krizine bütüncül bir yaklaşım çağrısında bulunan "feminist iklim adaleti" kavramıdır. Sadece çevresel bozulmayı değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, ekonomik adaletsizliği ve ırksal baskıyı da ele alan bir yaklaşım. Feminist iklim adaleti, iklim krizinin yalnızca teknik yöntemlerle çözülemeyeceğini; sosyal, ekonomik ve siyasi sistemlerimizde köklü bir dönüşüm gerektirdiğini kabul ediyor.
Örneğin Hindistan'da kırsal topluluklardaki kadınlar, temiz enerji sağlarken kadınları ekonomik olarak güçlendiren güneş enerjisi projelerine öncülük ediyor. BM Kadın Birimi, 2019 yılında, yedi ülkede 1.500'den fazla kadına yenilenebilir enerji teknolojileri konusunda eğitim veren Enerji Sektöründe Cinsiyet Eşitliğinin Artırılması girişimini başlattı. Bu kadınlar sadece toplumlarının fosil yakıtlara olan bağımlılığını azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda kendileri ve aileleri için yeni ekonomik fırsatlar yaratıyorlar.
Yükselen deniz seviyelerinin tüm ulusları tehdit ettiği Pasifik Adaları'nda kadınlar, sürdürülebilir balıkçılık uygulamaları geliştiriyor, mangrov ormanlarını restore ediyor ve küresel sahnede iklim eylemi için savunuculuk yapıyorlar. Çalışmaları, kadınların sadece iklim değişikliğinin kurbanları olduğu söylemine meydan okuyor ve bunun yerine onları daha adil ve sürdürülebilir bir gelecek için mücadelede lider olarak konumlandırıyor.
Kadınların yeniden kurduğu bir dünya
Çatlamış nehir yatağının yanındaki kadının etrafında, kadınların başını çektiği, sadece iklim krizinden kurtulmayı değil, aynı zamanda dünyayı dönüştürmeyi amaçlayan bir hareket büyüyor.
Bu dönüşümde kadınlar izin beklemiyor. Onlar şimdiden bakım, topluluk ve adalete dayanan yeni sürdürülebilirlik modelleri inşa ediyorlar. Onlar ön saflardaki çevre savunucuları, iklim değişikliğinin şiddetine ve onu sürdüren sistemlere direnen bir geleceğin mimarlarıdır.
Nihayetinde, iklim değişikliğinin hikayesi sadece eriyen buzullar ve yükselen denizlerle ilgili değil; kuru nehir yataklarının yanında duran, Dünya ve birbirimizle olan ilişkimizi yeniden düşünmemizi talep eden kadınlarla ilgili. Bu, direncin, cesaretin ve kadınlar tarafından yeniden yaratılan bir dünya olasılığının öyküsüdür.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İklim değişikliği ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği kaynaklı baskıların kesişimindeki kadınlar, eşitliğe dayalı bir geleceğe nasıl şekil veriyor? Sistem Global, Avrupa'nın sürdürülebilirlik ve iklim teknolojileri ekosistemini analiz etti.
08 Kas 2024

YAZARLAR

Zeynep Özar Berksü
Editör ve hikaye anlatıcısı. 1986, İstanbul doğumlu. Lisans ve yüksek lisans öğrenimini Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde tamamladı. 2016 senesinde Türkiye’nin ilk yavaş moda markası one square meter’ı kurdu. Şu an iyi bir etki bırakmak isteyen işletmelere marka iletişimi danışmanlığı veriyor; Vesaire ve Vox Artistica’da da yazıyor.

Pareto Sürdürülebilirlik
Tarımdan enerjiye, kozmetikten turizme geniş bir perspektiften, uzman yorumlarıyla sürdürülebilirlik haberleri.
İLGİLİ OKUMALAR



