Kar Küremizde Sakladığımız Anılar!


İllüstrasyon: Serra Utkum İkiz
Ayşe Burçak Tuğrul
Antakya civarında bir yazlığımız vardı — neden geçmiş zaman kipi kullandım bilmiyorum çünkü o ev hala duruyor. Kafanızda şekillenebilmesi için evi biraz betimleyeceğim: beyaz badanalı, kırmızı kiremit çatılı, iki katlı. Bahçesinde japon gülleri ve karşısında deniz. Bir çocuğun pastel boyasıyla çizeceği evler nasılsa işte tam öyle bir ev.
Çocukluğumun yazları o evde geçti. Sabah şirinler desenli nevresimlerin arasında uyanır, yataktan çıkmadan denizin seslerini dinlerdim… Dedemin hortumla gülleri sulama sesleri... Anneannemin terasta kahvaltı hazırlama tıngırtıları… Kaynatılan taze sütün kokusu… Bilirdim, birazdan aşağı inip buz gibi karpuz yiyecektim. Sofrada bir bardağın içinde mutlaka bir dal hanımeli olacaktı, babam sırtıma güneş kremi sürecekti, abimle atışacaktık, sonra hep birlikte yüzmeye gidecektik. Annem bikinisinin üstüne kırmızı-beyaz çizgili havlu elbisesini giyecek, dedem “geç kaldınız, sabah çarşaf gibiydi” diyecekti. Akdeniz’in tuzu gözlerimi yakacaktı, ayağıma bir yosun dolanacaktı. Kumsaldan deniz kabuğu toplayacaktık. Öğlene doğru yorgun argın eve gelip anneannemin kızarttığı patatesleri yiyip hamakta Walkman’imden Teoman dinleyerek uyuyakalacaktım. (oh papatya!)
Seneler geçti, ben büyüdüm ve ailem yaşlandı. Nedense uzun yazlık tatilleri rutinimizden çıktı ve dile kolay tam 9 senedir yazlık evimize adım atmadık. Yine de ben ne zaman sıkıntıyla uykuya dalsam rüyamda hep o evi gördüm. O evde gün batımlarında içilen rakıları, kızartılan balıkları, gece yarılarına kadar oynadığımız peçiç oyunlarını, balkondaki ipte dalgalanan mayoları, abimle attığımız bisiklet turlarını gördüm. Tüm ailemin yanımda, herkesin genç ve sağlıklı olduğunu…
Hangi anını dondurmak istersin deseler, hiç şüphesiz ben o yazlıktaki kahvaltıları seçerdim. Orhan pamuk, masumiyet müzesi romanına “hayatımın en mutlu anıymış. bilmiyordum” diye başlar. Hangimiz en mutlu anımızı bilerek yaşadık ki? Ben de bilmiyordum, o sıradan yaz sabahlarında babamla dedemin tavla oynamasını izlerken bilmiyordum. Ama şimdi biliyorum: o sabahlar hayatımın en mutlu anlarıymış.

İllüstrasyon: Serra Utkum İkiz
Cody Mehmet Çatal
Çocukluğumun büyük bir kısmını, dedemle ayrıldıktan sonra çocuklarının yanında yaşamaya başlayan anneannemle geçirdim. Bir yandan onun hep yanımızda olması beni mutlu ederken bir yandan çocuk aklımla neden kendi evinde yaşayamadığını anlamaya çalışıyordum. O zaman ailemin mesleği yüzünden taşınmak zorunda kaldığımız Ankara’nın küçük bir ilçesinde dağ bayır demeden gezerdik çünkü yapacak pek bir şey yoktu. İlçenin tek bir çocuk parkı vardı ve o parkın da salıncakları kırıktı. Bu yüzden ne zaman dışarı çıksak anneannem bana masallar anlatarak yürürdük; süt sağan yaşlı bir kadın ve onun sütünü sürekli çalan bir tilkinin hikayesi gibi…
Ben taşınmak zorunda olduğumuz o yerden şikâyet ettikçe, o bana sürekli “çevredeki eksikler seni kısıtlasa da kimse aklını ve düşüncelerini kısıtlayamaz” der ve beni kendi masallarımı, hikayelerimi, hayallerimi oluşturmam için teşvik ederdi. Bu yüzden oturduğumuz evin yakınındaki ağaca kendi salıncağımızı yapmıştık. Bana verilenlerle yetinmeyip, kendi istediklerimi yapabilmeyi öğretirdi. Okuma yazması olmadığı için ben de ona okuma yazma öğretmeye çalışırdım. Birlikte dışarı çıktığımız her zaman yanımıza ekmek ve kuruyemiş kırıntıları alır ve yol boyunca gördüğümüz her karınca yuvasına bırakırdık. Dakikalarca o kırıntıları taşımaya çalışmalarını izlerdik. Bana o karıncalara yardım edebilmem için gönderildiğimi ve onlar benim burada olduğum için çok mutlu olduklarını söylerdi. Bu beni çok mutlu ederdi.
Sanırım en özel ve her zaman saklamak istediğim anlar hafta sonu sabahları anneannemin yanına gidip, yünden yorganının altına girdiğim ve yorganı kafamıza kadar çektiğimiz anlardı. Yünlerin arasındaki boşluklardan sabah güneşinin ışınları sanki gece gökyüzündeki yıldızlar gibi parlardı. Ben onları sayarken anneannem bana yine süt sağan yaşlı kadın ve sürekli onun sütünü çalan tilkinin hikayesini anlatırdı. Tilki çalmaya devam etse de yaşlı kadın sağmayı hiçbir zaman bırakmazdı. Şimdi o hikayeyi neden anlatmak istediğini çok daha iyi anlıyorum.

İllüstrasyon: Serra Utkum İkiz
Yasmin Güleç
Çocukluk, yazlık ve anneanne/dedeler ‘korunmak istenen’ anıların odağında olmuş. Benden gelen anı da aslında bununla ilgili. Biz her yaz Bodrum’a gideriz. Bundan zaten sıkça bahsettim. Anneannemlere yıllar, yıllar önce kuradan çıkan bir ev var. O evin dedemin verdiği emekler ile yeşeren, ormanlaşan, bir bahçesi ve yılları aşan anıları içinde barındıran duvarları var. Her yaz burada buluşulunur.
Dayımlar gelir, biz geliriz, şen şakrak bir ortam olur. Denizin, güneşin ve hafif esen Bodrum rüzgarı ile geçen günlerin ardından evin verandasında buluşulunur. Hepimizin üstünde tatlı bir yorgunluk, büyük bir açlık. Üstüne koyu bir ahşap parçası koyduğumuz plastik masamıza mavi amerikan servisleri yerleştirilir, sofra kurulur, oturduğumuz yerler artık senelerdir bellidir. Benim oturduğum yer evin kapısına ve numarasına, 22’ye bakar.
Akşamları, yemekten sonra meyveler, çaylar konur ve toplama çıkarma işlemlerini daha kolay yapabilmemin nedeni olan 51 oynanmaya başlar. Kartlar dağıtılır, oyun ciddileşir. Cırcır böceklerinin sesi arttıkça, bizimki de artar. ‘Yok hile yaptın!’ ‘Yoo kazanmadın’ diye didişiriz. Kağıda yazılan skorlar yükseldikçe bizim de uykumuz gelir, bir bir çıkarız evin mermer merdivenlerinden odalarımıza. Uykuya dalarken yarının da benzer bir şen hal ile devam edeceğinin sözü bizi yüzümüzde tatlı bir gülümseme ile rüyalara bırakır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

20'lik
20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.
İLGİLİ OKUMALAR



