Karşıyaka’nın Mesirelerinde

Alaybeyi, Soğukkuyu, Zeytinlik ve Hacı Hüseyinli

Karşıyaka’da Osman Paşa Camii’nin avlusunda yatan muhterem Türk kadını: Gazi’nin annesi…

Mehmet Selahattin, 17 Mayıs 1930

Karşıyaka nasıl eğleniyor? Evet, bu sefer İstanbul değil, Karşıyaka. Bayramın üç gününü İzmir’in güzel Karşıyakası’nda, sevimli Karşıyakalıların arasında geçirdim. Ve bu geçen günler ömrümün belki en şen, en neşeli günleridir. Karşıyaka öyle bir yer ki insan buraya bir anda ısınır ve hele hiç yadırgamaz. Daha iskeleye ayağımı atar atmaz anladım ki yabancı bir muhitte değilim. İşte mesela şu Arap şivesiyle sıra kahvelerin önünde dolaşan adamı tanıyor gibiyim:
“Pire tozu! Tahtakurusu tozu!”

İşte mini mini çarşısı, işte içerlek, bahçeli, zarif evleri. İşte kapısında çığırtkan bağıran sineması. Sonra o mini mini atlı tramvaylar içinde kimi Alaybeyi tarafına, kimi Soğukkuyu’ya, kimi Papaz’a doğru yollanan Karşıyaka halkını sanki ayrı ayrı hepsiyle aşinalığımı varmış gibi ne kadar kendime yakın hissediyorum.

İzmir mor dağların eteğinde yanık bir yemeniye benzetilirse Karşıyaka bu yemeninin bütün kusurlarını gözden saklayan iyi işlenmiş bir sıra oyadır.

Karşıyaka’yı Karşıyakalı bir arkadaşla beraber dolaştık. Güya ben gezilecek yerleri biliyormuşum gibi sordu:
“Nereye gidelim?”
Dedim ki:
“Bilmem. Ben sana tabiyim. Neresini münasip görüyorsan oraya.”
“Öyle ise bugün kalabalık olur. Zeytinlik’e gidelim.”

Tren yolunu takip ederek yürüyoruz. Etrafına kalın duvarlar çekilmiş sık ağaçlı bir köşk görünce sordum. Belediye dairesi imiş. Arzu edenler serbestçe gezebilirlermiş. Karşıyakalı arkadaşım bir aralık teklif etti:
“İstersen gidelim. İçinde tavus kuşları filan var.”

İzmir’in Karşıyakasında tavus kuşları görmek için belediye bahçesine girmeyi lüzumsuz bularak “Şimdilik şu etrafımızda dolaşan tavus kuşlarını temaşa edelim de” dedim. Ve öyle yaptık. Bütün İzmir’in Karşıyaka’ya döküldüğü bayram günlerinden biriydi. İleride köy delikanlılarının zeybek oyunu oynadıkları zeytin ağaçlarıyla süslü geniş bir meydan. Zeytinlik işte buraya diyorlar.

Kokaryalı’dan başlayıp Halkapınar’da biten uzun bir sahil -İzmir- dumanlı dağların dizi dibinde güneşe karşı pırıl pırıl yanıyor. Çatalkaya uzakta sert ve yalçın başını kaldırmış ufukları seyrediyor. Arkadaşım beni daldığım istiğrak aleminden ayırdı:
“Nasıl, İzmir’i buradan seyretmesi hoş oluyor değil mi?” dedi.
“Evet!” dedim ve hemen ilave ettim:
“Bütün Karşıyaka bu değil ya. Biraz da başka tarafları gezelim.”
Durak yerinde -fakat hangi durak yeri?- tramvay bekliyoruz. Beş dakika geçti nazeninlerden eser yok. Dedim ki:
“Bunlar tramvay değil, ömür törpüsü.”
“Öyle amma ne yaparsın? Gene hiç yoktan iyi.”

Nihayet tek atın kaldırımlar üzerinde acıklı akisler bırakan şakırtılı nal sesi duyuldu. Cılız hayvan burnundan soluyordu. Ayağımı basamağa koyarken âdeta içimde bir üzüntü vardı. Hayvana mı acıyordum, yoksa yirmi kişilik arabayı tek beygire sürükleten belediyeye mi kızıyordum bilmem. Mamafih ne olursa olsun ayağımız yerden kesildi demektir. Aklıma geldikçe soruyorum:
“Biz şimdi nereye gidiyoruz kuzum?”
Sualim hemen her defasında yarıda kalıyor:
“Şu binayı gördün mü? Şimdi sağır ve dilsiz mektebi. İzmir’in tarihi binalarındandır. Gazi bir aralık burada misafir kalmıştı.”
“Renkli tuğlalarla gelin gibi süslenen şu bina daha yeni yapıldı.”

Meğer biz Papaz’a gidiyormuşuz.
“Yahu gezilecek başka isimde bir yerin yok muydu? Ben papazları hiç sevmem.” dedim.
“Yok” dedi. Biz papazı hacı yaptık. Şimdiki ismi Hacı Hüseyinli.”
“İyi amma ben hacıları da sevmem!”

Tramvay güzel bir gazino önünde durdu. İndik, biraz dolaştık. Belki daha kalacaktık. Fakat denize dökülen lağımların kokusu tahammül edilir gibi değildi. Döndük. Ben eve dönüyoruz zannetmiştim. Meğerse bir başka mesireye revan oluyormuşuz. İskele önünden büyük caddeyi takip ederek şimendifer yolundan şehrin yukarı kısmına giden tramvaya bindik. Artık nereye diye sormuyorum. Lüzum gördükçe geçtiğimiz yerler hakkında verdiği izahatı dinliyorum. Şirin bir caminin önünden geçerken arkadaşım hatırlattı:
“Büyük Gazi’nin annesi bu caminin avlusunda yatar.”

Tertemiz tutulan caminin hatiresinde etrafı parmaklıklarla çevrilmiş yeşil taşlı tek bir mezar. Ana vatanı kurtaranın muhterem anası Zübeyde Hanım’ın mezarı. Büyük vatan evladının bu yeşil mezarın başında söylediği sözleri işitir gibi oluyorum:
“Annem öldü ise hepimizin annesi olan vatan sağ olsun!”

***

İşte Soğukkuyu’ya geldik. Dedikleri gibi varmış. Önüme getirdikleri bir bardak suyu içinceye kadar dişlerime zor meram anlatabildim. Soğukkuyu manzara ve hava itibarıyla Karşıyaka’nın en iyi yerlerinden biri. Hiçbir akşam için tenha kaldığı yok. Dönerken arkadaşım sordu:
“Ne zaman yolculuk?”
“Perşembeye. Mahmut Şevket Paşa ile.”
Âdeta mahzunlaştı:
“Demek bayram uçurmasını görmeden gideceksin?”

Bayramı takip eden cuma gününe İzmirliler “bayram uçurması” diyorlar. O gün bütün İzmir sanki yeni bir bayrama giriyor. Bu izahatı aldıktan sonra “Bayram uçurması iyi, güzel amma bayramı uçuralım derken evdekiler bizi uçurur!” dedim.


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk? bülteninin amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

İzmir’de Nasıl Eğleniyorduk? #32

Karşıyaka, Cumhuriyet'in ilk engelli okulu, Yemeni

31 May 2022

http://www.eskiturkiye.net/4267/izmir-alphonse-rubellin-fotografi

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR