Kayseri'den Almanya'ya, Karayolları'ndan bakanlığa Hasan Tahsin Önalp

Kayseri doğumlu Hasan Tahsin Önalp'in Kayseri'den başlayıp devlet sınavıyla gittiği Almanya'daki doktora eğitimine, üniversite kadrosu açılmadığı için girdiği Karayolları Genel Müdürlüğü'nden Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'na uzanan öyküsünü oğlu Sinan Önalp ile konuştuk.
Kayseri'den Almanya'ya, Karayolları'ndan bakanlığa Hasan Tahsin Önalp

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Babanız Tahsin Önalp çok zorlu bir çocukluk dönemi geçirmiş. Ailedeki en büyük çocuk olduğu için okula ilk gönderilen olmuş. Bu süreçte öğrenimine devam etmeyi ve yurt dışına gitmeyi nasıl başarmış, bize anlatabilir misiniz?

Baba soyumda imamlık olduğu için büyükbabam babamın dinî konularda ciddi bir eğitim almasını istemiş. Onu küçük yaştan Kur’an kursuna gönderiyor. Bu durum, 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüğe girdikten sonra mecburen resmî bir okula geçene kadar devam ediyor. Kur’an kursundan resmî bir okula geçmek babamın hayatındaki dönüm noktalarından biri oluyor. Zira Arap alfabesinden Latin alfabesine geçmek ve yeni bir eğitim sisteminde sayıları öğrenmek onun inanılmaz bir değişim sürecine girmesinin başlangıcı oluyor. 

Fakat ne yazık ki evdekiler bu değişime babam kadar çabuk adapte olamayıp zaman zaman kendisini “gavur olmak” ile itham ediyor. Bu arada, ufak bir detayı da paylaşmak isterim. Babamın doğum tarihi 1921 olmasına rağmen, okula başlayıp devam edebilmesi için büyükbabam mahkeme kararı ile yaşını iki yaş büyütüyor. Böylece babam ortaokula Kayseri Lisesi’nde başlayabiliyor. Ortaokuldaki ilk senesini bitirdikten sonra, maddi durumları gitgide kötüleştiği için Ankara’daki büyük kuzenlerinden biri babamı yanlarına alıyor ve kendi kardeşleriyle birlikte okuması için Ankara Erkek Lisesi’ne kaydettiriyor. Böylece babam, ortaokul ve liseyi Ankara’da okuyor. 

Babam bütün bu zorluklar arasında liseyi birincilikle bitiriyor. İlaveten, yine babamın hayatındaki dönüm noktalarından biri lise son sınıftayken, sınıf öğretmeninin kendisinin üstün hasletlerini farkedip yönlendirmesiyle diğer öğrencilere özel ders vermeye başlamasıdır. Babam, hayattaki ilk kazancını da bu şekilde elde etmiştir. 

Liseyi bitirdikten sonra üniversite okumak için ilk olarak İstanbul’a Yüksek Mühendis Mektebi’ne, şimdiki adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi'ne gidiyor. Okula başladıktan sonra açılan yurt dışı sınavlarına girip üstün başarı göstererek gitmeye hak kazanıyor. Burada yine babamın hayatındaki önemli dönüm noktalarından birini aktarmak istiyorum: Kendisinin yurt dışına gitme hayali çok küçük yaşlardan başlıyor. Ankara'da öğrenci olduğu yıllarda 29 Ekim 1933 tarihinde Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde 10. Yıl Nutku’nu okurken babam ulu önderimizi yaklaşık otuz metre gibi yakın bir mesafeden dinlemek ve görmek şerefine nail olduktan sonra, bir gün kendisinin de Atatürk’ün yurt dışına gönderdiği öğrencilerden biri olacağına inanıyor. Bu küçücük hayal kendisine dev bir motivasyon unsuru olup yurt dışında eğitim sınavlarına girmesine sebep oluyor. Ardından da sınavlarda üstün başarı göstererek Hannover Teknik Yüksekokulu’nda okumasına yol açıyor. 

Hannover Teknik Yüksekokulu

Peki, Tahsin Bey’in yurt dışı sınavlarına nasıl başvurduğundan biraz daha detaylı bahseder misiniz? 

Öncelikle şunu belirtmem gerekir, babam Atatürk’ün bursuyla giden ikinci grup öğrenciler arasına dahil olarak 1939 yılında Almanya’daki Hannover Teknik Yüksekokulu’na gidiyor. O dönemde, Atatürk’ün İstanbul’dan sonra Ankara’da da bir teknik üniversite açılması yönünde bir projesi var. Babam ve sınavı kazanan diğer seçili öğrenciler bu proje dahilinde yurt dışında okuyup Türkiye’de öğretim görevlisi olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerine gönderiliyor. Sınava girme hikayesi de oldukça maceralı olduğu için anlatmakta yarar var diye düşünüyorum. 

O dönemdeki adıyla Avrupa İmtihanları yapılırken babam hâlihazırda gittiği Mühendis Yüksek Mektebi’nde de yatılı öğrenci olarak kalıyor. Yurtlara giriş çıkış çok kolay olmadığı için İstanbul’da yaşayan bir lise arkadaşından yardım istiyor. Bu arkadaşı da kendisiyle mühendislik okuyor. Arkadaşına durumunu anlatıp, günübirlik kendisiyle yer değiştirmesini rica ediyor. Arkadaşı Bekir teklifi kabul edip, babamın sınava girmesine hiçbir şeyin mani olmaması için yatılı öğrenci taklidi yapıyor. Babam da bu sırada Pertevniyal Lisesi’nde yapılan Avrupa İmtihanları’na giriyor. Fakat arkadaşıyla yer değiştirdikleri fark edilince ceza almak üzere disipline sevk ediliyor. Tam kurulunda karşısına çıkacakken, Mühendis Yüksek Mektebi’ne sınav sonuçları geliyor. Ve kendisinin yurt çapında düzenlenen sınavlarda ilk 10 kişi arasına girecek bir puan aldığı öğrenilince ceza verilmeden, eğitimine yurt dışında devam etmesine müsaade ediliyor. 

Ama olaylar burada bitmiyor. Kazandığı sınavın sonucunda yurt dışında gidebilmesi için okuduğu okuldan resmen ayrılması gerekiyor ve eğitim döneminin kalan süresinin ücretinin ödenmesi talebiyle karşılaşıyor. Bu durumda, babama yine Ankara’da okumasına vesile olan aile büyüğü yardımcı olarak masraflarını karşılayıp ona kefil oluyor. Böylece babam yurt dışına gidebiliyor. 

Tam burada babanızın kitabında da bahsettiği bir başka önemli detay üzerine konuşmak istiyorum. Tahsin Bey yurt dışında okurken devletin kendisine verdiği bursun bir kısmını her ay düzenli olarak babasına göndermiş ve onlara destek olmuş. Bu kadar zorluğa ve yokluğa rağmen hiç okulu bırakmayı ya da dönmeyi düşünmüş mü? 

Hayır, düşünmemiş. Çünkü biraz evvel de anlattığım üzere hem Atatürk’ün burs verdiği öğrencilerden biri olması hem de ülkesini temsilen yurt dışına gitmek gibi bir görevi üstlenmiş olmasından ötürü her türlü zorluğa veya yokluğa rağmen, ki buna dönemin savaş şartları ve ekonomik dinamikler de dahil, okumaya ve başarılı olmaya ant içmiş biriydi. 

Zira Atatürk’ün vefatından sonra babam ve diğer seçili öğrenciler kendi uzmanlık alanlarında özellikle okumayı ve başarılı olmayı onlara bu imkanı sunan ulu önderimize borç bilmişlerdi. Babam ne olursa olsun bütün çocukların her zaman okuması gerektiğine inanırdı. Bu sebeple, çocukluğunun geçtiği Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde yıllar sonra önce kız çocukları için, daha sonra da karma eğitim kanunlarıyla yeniden düzenlenip bütün çocukların okuyabileceği Milli Eğitim Vakfı Hasan Tahsin Önalp Ortaokulu’nu kurmuştu. Okul halen eğitime devam ediyor. Bizler de ailecek gurur ve mutluluk duyuyoruz. 

Babanız kitabında Almanya’da ilk yıllarının çok güzel geçtiğini anlatıyor. Bununla ilgili biraz detay verebilir misiniz?

Babam Almanya’ya ilk gittiğinde ülkesinden sonra bambaşka bir kültürle ve çok farklı insanlarla tanışıyor. Aslında tam olarak gittiği dönem Hitler’in Almanya’da yönetimi ele geçirip, İkinci Dünya Savaşı’nı çıkarmak üzere harekete geçtiği döneme denk geliyor. Böylesine önemli ve aslında tehlikeli sayılacak bir dönemde orada olmasının da büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Çünkü o dönemde iki ülke arasında yapılan anlaşma gereğince ülkemizden Almanya’ya giden öğrencilere verilen burs ödeneğine Register Mark deniyormuş. Bu ödenek, dönemin şartlarındaki döviz kurlarından farklı bir kurdan kabul edilip çevriliyormuş. Dolayısıyla, şöyle hayal edebilirsiniz: 1939 yılındaki Alman Mark’ının Türk Lirası karşılığından daha fazla bir miktara denk geliyormuş. Babam da bu sayede her ay kendisine verilen bursun belirli bir miktarını büyükbabama gönderip hem ailesine katkıda bulunmuş hem de artan parayla savaş dönemindeki bütün yaşam masraflarını karşılayıp, yine dönemin şartları el verdiğince Almanya’yı baştan aşağıya gezmek için çaba sarf etmiş. Bu çabası, İkinci Dünya Savaşı sırasında okumasına rağmen vizyonunu genişletmesine inanılmaz bir katkı sağlamış. 

Tam bu arada babanızın 1938 yılında Atatürk vefat haberini aldığında yaşadığı hüsrandan biraz bahsetmek ister misiniz? 

Evet, babam da o dönemdeki herkes gibi Ulu Önder Atatürk’ün vefat haberini aldığında adeta kendinden bir parçayı kaybetmişçesine üzülmüş. Ölene kadar bu konu her açıldığında gözleri yaşlarla dolardı. Bizler o dönemde yaşamadığımız için babamın jenerasyonunun bu duygularını her zaman yeterince idrak edemeyebiliyoruz. Ama yine de Atatürk’ün varlığı bu ülkenin varolmasına sebeptir. Bu bakımdan, dilerseniz sizlerle kitapta da bahsettiği hikayeyi paylaşayım. 

Babam, 10 Kasım 1938 günü Atatürk’ün vefat haberi gelince çok üzülüyor ve oturduğu yerde elleriyle yüzünü kapatarak hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. O kadar hıçkırıyor ki, o sırada oturduğu evin sahibi sesini duyup geliyor. Ama kendisini bu şekilde görünce bir anlam veremiyor. Zira bir Alman’ın bu kaybı anlaması mümkün değil. Ev sahibi babama neden ağladığını sorunca, babam “Niye ağlıyorsun da ne demek? Ata’mızı kaybettik” diyor. Ev sahibi ülkemizin tarihine hâkim olmadığı için, babama gayet normal bir tonda “Tamam, Atatürk cumhurbaşkanınız. İnsan üzülür ama bu kadar ağlamana ne gerek var?” diye sorunca babam dayanamayıp feryat ediyor ve “Biz bütün varlığımızı ona borçluyuz. O olmasaydı hiçbirimiz buralara gelemezdik. Ben belki bugün Kayseri’nin Pınarbaşı kazasında memur olabilirdim. Ve okuyamayabilirdim. O bizim sadece liderimiz değil, aynı zamanda da milletimizin babası ve her şeyimiz” diye cevap veriyor. Ev sahibi babamın bu bağlılığı karşısında hayrete düşüyor. Babam son nefes aldığı ana kadar Atatürk’e olan bağlılığını hiç kaybetmedi ve hayatı boyunca Atatürk’ün ilkelerine sadık kalarak yaşamaya ve çalışmaya devam etti. 

1939 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması ile Almanya’daki öğrenciler için zorlu bir dönem başlıyor. Babanız kitabında, bu durumun başlarda öğrenci olarak hayatlarını çok etkilenmediğinden bahsetse de 1943 ve sonrasında Almanya’nın gücünü kaybetmesi ve savaşın artık Almanya’yı tehdit etmeye başlamasıyla durum değişiyor. Almanya’ya okumaya gönderilen öğrenciler Türkiye’ye geri çağırılıyor. Bu süreçte babanız neler yaşamış?

Atatürk’ün ikinci dönem kıvılcımlarından olan babam ve diğer seçili öğrencilerin ilk gittiği dönemde Hitler henüz iktidara geçtiği için savaşın şiddeti sonlara yaklaşıldığı dönemdeki kadar hissedilmemiş. Zaman geçtikçe ve durum iyice kötüye gittikçe her şeyin seyri değişmeye başlamış. 

1 Eylül 1939’da İkinci Dünya Savaşı başladıktan sonra Türkiye hükümeti bütün öğrencilere Almanya’dan Türkiye'ye dönme çağrısı yapmış. Öğrenciler çaresiz yurda dönmek durumunda kalmışlar. Dönemin Milli Eğitim Bakanı öğrencilere başlarının çaresine bakmalarını ve savaş olduğu için Almanya’ya gitmeyi unutup ülkelerinde okumaya devam etmelerini tembihlemiş. Bunun ardından, babamı ve diğer öğrencileri seviyelerini anlamak için bir seri sınava tabi tutmuşlar. Ve öğrencileri ara sınıftan alamadıkları için bir alt dönemden başlatmışlar. Tabii babamın başına gelenler bununla bitmiyor. O dönemde bir alt dönemden yeniden Yüksek Mühendis Mektebi’ne yazılınca kayıtlardan eskiden aynı okulda öğrenci olduğu ortaya çıkmış. Ve kendisine kabarık bir borç çıkartılıp, bu borca karşılık mecburi hizmet süresinin 1,5 yıl uzatıldığı bilgisi verilmiş. Bütün bunlar olurken, dönemin Almanya Ankara Sefiri Von Papen, Türk hükümetini Atatürk’ün ikinci dönem kıvılcımlarının tekrar Almanya’ya geri gönderilmeleri konusunda baskı altına almış. 

Fakat aynı dönemde Almanya, Polonya’yı aldığı ve savaş iyice büyümeye devam ettiği için dönemin hükümeti öğrencilerin bir kısmını Almanya’ya, kalanlarını ise diğer Avrupa ülkeleri ve Amerika’ya yollamaya karar vermiş. Bu sürecin sonucunda babam yeniden Almanya’ya gönderilen öğrenci grubunda yerini alarak Hannover’e gönderilmiş. Oraya gittikten sonra, bütün eğitim hayatına kaldığı yerden devam etme şansını yakalıyor. 

O dönem okula gittiği bir günle ilgili bir anısını paylaşıp lafı daha fazla uzatmayayım. Babam bir gün konstrüksiyon yani diğer adıyla yapı tasarımı diyebileceğimiz derse girmek için amfiye gidiyor. Dersin yapıldığı salonda Alman öğrencilerin arasında üniformalıları da görüyor. Zaten o dönemin hocalarının çoğunluğu çavuş üniformalarıyla derse giriyormuş. Hatta dersi veren çavuş üniformalı hocanın normalde profesör olmasına rağmen sınıftakilerin genelde savaşta başarılı olmuş ve madalya almış subaylardan, teğmenlerden ve üsteğmenlerden oluştuğunu söylerdi. Bu bahsi geçenlerden biri babama “Salona girerken 'Heil Hitler!' demelisin” diyor. Bunun üzerine babam da hiç bozuntuya vermeyip zaten içerde olmasına rağmen dışarı çıkıyor ve tekrar içeri giriyor. Girerken de “Heil İnönü!” diyor. Tabii, Alman üniformalılar anlamayıp “Sen ne diyorsun? diye sorunca, o da “Sen nasıl kendi liderine 'Yaşasın Hitler!' diyorsan benim liderim de İnönü’dür. O zaman ben de ona yaşasın derim” diyor. Üniformalılar bir şey demiyor ve konu kapanıyor. 

Babam savaş yılları boyunca kah bombardıman kah askerî rejim altında Almanya’da devam ediyor. 1943 yılında Hannover Teknik Üniversitesi'nden Makina Yüksek Mühendisi diploması alarak mezun oluyor. Babam bunun ardından eğitimine doktora ile devam etmeye karar veriyor. 

Hasan Tahsin Önalp’in Yüksek Mühendis Diploması

Peki, bütün bunların arasında Tahsin Bey’in doktora süreci nasıl başlıyor?

Babam, mezuniyetinin ardından 1943 yılının Mayıs ayında Türkiye’ye doğru demiryolu ile yola çıkıyor. Bu yolculuk sonunda ülkesine vardıktan sonra çocukluğundan itibaren gerek okul gerek özel hayatında kendisine ağabeylik eden ve gerektiğinde ona sahip çıkan kuzeni yine devreye giriyor. Babama onu tanıdık bir ailenin büyük kızıyla evlendirmek istediklerini söylüyor. Babam buna en başta çok karşı çıksa da ısrarlara dayanamayıp tanışma yemeğine bu organizasyona vesile olan aile büyüğümüzle gidiyor. Ankara’da olduğu sürede bu yemeklerin sıklığı artıyor. Fakat babam en sonunda annemin ailesine evlenmeyi bir şartla kabul edeceğini söylüyor. O şartı da doktora için Almanya’ya dönmesine mani olunmaması. Kızlarıyla evlenmek istediğini, o yüzden eğitimi bitene kadar nişanlı kalmayı kabul ederlerse bu duruma ikna olacağını belirtiyor. Annemin ailesi de kabul ediyor ve 2 Haziran 1943’te mütevazı bir törenle nişanlanıyorlar. 

Nişanın ardından babam doktoraya başvurmak üzere yeniden Almanya’ya dönüyor. Döndükten sonra savaş iyice kızışıyor. Almanya gittikçe kötüye gidiyor ve babam her ne kadar doktorasını tamamlamak üzere olsa da dönemin Türk hükümeti yine yurt dışına gönderdiği öğrencilerini kollamak adına İsviçre ile bir anlaşma yapıyor. Türkiye’deki Almanlar ile değiş tokuş edilmek üzere Almanya’ya gönderilen Türklerin, İsveç üzerinden İsviçre’ye teslim edileceği haberi geliyor. Babam, Türkiye’nin de Almanya’ya resmen savaş ilan etmesinden ötürü doktorasını orada tamamlaması mümkün olmadığından ve bütün ülke bombardıman altında kaldığından soluğu İsviçre’de alıyor. Dönemin Milli Eğitim Bakanlığı’nın da teşvikiyle doktorasını İsviçre’de tamamlamak üzere ETH Zürih Üniversitesi’ne giriyor. Oradan da üstün başarı derecesiyle mezun oluyor. 

Bu arada annemle nişanlanmalarının üzerinden iki sene geçtiği için babam müstakbel gelinin ailesine mektuplar yazarak annemi babasından istiyor ve babasının izniyle annemin İsviçre’ye gelmesi için ikna çalışmalarına başlıyor. Zira kendisinin Türkiye’ye gitme ihtimali o günkü şartlarda imkansıza yakın. Dedem ve diğer aile büyükleri de bu durumu anlayışla karşılayıp Ankara Koleji’ni yeni bitiren annemi uçakla İsviçre’ye gönderiyor ve annem ile babam, Cumhuriyet kurulurken Atatürk’ün ülkemizde öngördüğü medeni kanunlar İsviçre’yle aynı olduğu için işlemleri hızlı bir şekilde tamamlayıp, 6 Şubat 1946 tarihinde konsoloslukta evleniyor. 

Hasan Tahsin Önalp’in ETH Zürih’te doktora yapmaya hak kazanma belgesi.

Biraz da o yıllarda İsviçre’de bulunan Türk öğrenciler için hayat nasılmış, bundan bahseder misiniz?

Yeni biten savaşın ardından toparlanan Avrupa ülkelerinde hayat eskiye dönme çabasındaymış. Babam kitabında da bahsettiği üzere İsviçre’deki Türk öğrencilerin kalabalık olduğunu söylerdi. Doktoraya başladıktan sonra annemle evlenip iyice oraya yerleşmelerinin ardından annem ve Türk arkadaşlarıyla hem İsviçre’yi ve yakındaki Avrupa ülkelerini geziyor hem de Türk öğrencilerin düzenledikleri balolara toplantılara katılmaya özen gösteriyorlarmış. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından göreceli olarak refah ve ferah dolu bir dönem yaşamışlar. 

Hasan Tahsin Önalp’in ETH Zürih’ten aldığı doktora diploması.

O dönemde yurt dışına gönderilen bazı öğrenciler için Maarif Vekâleti’nin dönüş planı yaptığını biliyoruz. Bazı öğrencilerin görevlerinin daha gitmeden belli olduğu söyleniyor. Acaba Tahsin Bey’in de döndükten sonra nerede göreve başlayacağı belli miydi?

Hayır, babamın böyle bir durumu yok. Hatta böyle bir durumu olmadığı için yurda dönünce ilk iş Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdürlüğü’ne müracaat ediyor. Çünkü Atatürk’ün bursuyla yurt dışına giden bütün öğrencilerin eğitimleri bittikten sonra yurda dönüp, kendilerine ödenen bursları devlete mecburi hizmet olarak ödemeleri gerekiyor. Bu geri dönüş için belirlenen bir de bildirim süresi var. O yüzden de babam yurda dönünce acilen başvurusunu yapıyor. 

Bu arada, daha önce bahsettiğim gibi Atatürk’ün İstanbul’dan sonra Ankara’da da bir Teknik Üniversite kurma projesi var fakat maalesef ömrü vefa etmiyor. İlaveten Ulu Önder’in vefatından sonra çıkan 2. Dünya Savaşı’ı da projeye negatif etki ediyor. Dolayısıyla, aslında dönünce Ankara’da kurulması öngörülen Teknik Üniversite’de hocalık yapması planlanan babam ve diğer öğrenciler, mecburi hizmetlerini farklı şekillerde geri ödemek durumunda kalıyorlar. 

Yurda döndükten sonra babanızın İTÜ’ye birkaç kez başvurmasına rağmen reddedildiğini biliyoruz. Bu süreci biraz anlatır mısınız? 

Biraz önce anlattığım gibi Ankara’da Teknik Üniversite açma projesi gerçekleşmeyince eğitimlerini devlet bursuyla savaş döneminde yurt dışında tamamlayıp yurtlarına dönen bütün öğrenciler mecburi hizmetlerini farklı şekillerde geri ödemek durumunda kalıyorlar. Babam da Ankara’da umduğunu bulamayınca İstanbul Teknik Üniversitesi’ne başvuruyor. Başvurusunu yaparken dönemin Milli Eğitim Bakanlığı’nda ilgili müdürlükle görüşüyor. Oradan bir yazı yazarak İTÜ’ye başvuru mektubunu gönderiyor. Fakat yine o dönemde İTÜ’deki Buhar Türbinleri ve Kazanlar Kürsüsü’nün başında Profesör Dusyo ve ekibi varmış. Bu yüzden, çoğunlukla eğitimini Fransa’da veya Fransız ekolünde tamamlayan öğrencileri tercih ediyorlarmış. Bu durum tabii ki savaşın sonucunda bütün dünyadaki dinamiklerin etkilenmesinden kaynaklanıyor. Daha önce bahsetmiştim, babamın doktora sürecinde de bazı öğrencilerin maalesef Almanya’dan sonra İsviçre’de eğitimlerine devam edememesiyle benzer sebepleri olabilir tahminen. Zira babam haricinde başka öğrencilerde de bu durum yaşanıyor. Bildiğim kadarıyla, yine aynı dönem Almanya’da eğitim alan arkeologlar İstanbul Üniversitesi’nde Alman ekolü olduğundan rahatça görevlendiriliyorlar. Bu durumun yüksek ihtimalle eğitim sistemi ve müfredat ile alakası var. Tabii, o dönemde yaşamadığımız için emin olamayız. Neyse, İstanbul’da üniversitede görev tayini çıkmayınca babam da Ankara’ya dönüp Milli Eğitim Bakanlığı ile görüşerek mecburi hizmetinin devrini istiyor. Bu isteğin neticesinde, kendisini 1950 yılında Karayolları Genel Müdürlüğü kurulurken Samsun’da görevlendiriyorlar.

İTÜ’nün Hasan Tahsin Önalp’in tayin dilekçesine yanıtı.

Bunun dışında Tahsin Bey’in işe başladığı yıllarda bir Amerika tecrübesi de oluyor. Ondan da kısaca bahsedebilir misiniz?

Aslında bu olay benim hayatımda duygusal olarak büyük yeri olan bir durum. 1952-53 senelerinde annemle babam beni bir seneliğine anneanneme bırakarak Amerika’ya gitmişlerdi. O günü hâlâ hatırlarım. Hikayesini de anlatayım: Babam 1950 yılında Karayolları Genel Müdürlüğü’nde Samsun Bölge Makine Şefliği’ne atanmış. 1947 yılında Amerikan Senatosu’nun o dönemde Sovyetler Birliği ile yaşanan gerilim sonucunda komünizm karşıtı bir duruş olarak ilan ettiği Truman Doktrini münasebetiyle, Karayolları Genel Müdürlüğü ve Amerikan Yollar İdaresi arasında anlaşma yapılmış. Bu anlaşma, yani teknik adıyla Mutual Security Agency Act, bünyesinde düzenli olarak Amerika’ya staja eleman gönderiliyormuş. Babam o dönem birlikte çalıştığı Samsun Yapım Şefi ile birlikte Amerika’ya gitmek için sınava girmiş ama maalesef Almanya’da eğitim aldığı için İngilizcesinin yetersiz kaldığını söylemişti. Tabii sınavı bu sebeple geçemeyince ve Amerikalılar da babama “Alman Yapımı” diye lakap takınca araya dönemin Karayolları Bölge Müdürü Fevzi Ataç giriyor ve olay çözülüyor. Fevzi Bey, Amerikalılara babamın bilgi ve tecrübesinde bir eleman bulmalarının imkansız olduğunu anlattığında staj jürisi de ikna oluyor. Ve babam orada staj yapmak üzere gönderilenler arasına giriyor. 

Staj bitiminde tekrar annemle yurda dönmüşlerdi. Bu arada, aynı doktrin kapsamında ülkemizde benzer bir destek programı DSİ için de uygulanıyordu yanılmıyorsam. Bu programlar sayesinde o dönemdeki mühendisler ve teknik elemanlar hem Türkiye’de hem Amerika’da birçok eğitim almışlardı diye biliyorum. 

Peki, babanız Türkiye'ye döndükten sonra başka ne gibi görevlerde bulundu? Almanya’da bulunduğu sürede edindiği bilgi ve tecrübeleri Türkiye’de değerlendirme imkanı oldu mu?

Amerika’daki stajından sonra yurda dönünce babam önce Samsun’daki görevine dönüyor. Fakat benim onların yokluğunda üşütmem ve tedavimin tam olarak yapılmamasından ötürü bu üşütme böbreklerimde nefrit tanısı konmasına kadar ileri gidiyor. Küçük bir çocuk olarak sağlık durumum ciddileşince ve maalesef Samsun’da tedavi için uygun hastane veya doktor bulunamayınca babam Bölge Müdürü Fevzi Ataç’tan Ankara’ya tayin için yardımcı olmasını rica ediyor. 

Amerika’ya giderken olduğu gibi Ankara’ya dönerken de Fevzi Bey’in teşvikiyle babamı 1954 yılında Karayolları Genel Müdürlüğü Ankara 4. Bölge Şefliği’ne atıyorlar. Böylece yıllar sonra tekrar aynı göreve dönüyor. Ankara’daki görevine başladıktan kısa bir süre sonra Bayındırlık Bakanlığı Müsteşar Vekili ve Karayolları Genel Müdürü kendisini çağırarak o sırada Ankara’da bulunan Amerikan Yollar İdaresi Başkanı’na Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu seyahatinde refakat etme görevini veriyor. Böylece ikisi yollara revan oluyorlar. 

Önce, Samsun’a gidiyorlar. Oradan Trabzon’a geçiliyor ve oradan da o sırada yeni yapılmakta olan Rize-İspir karayolu üzerinden Erzurum’a geçiyorlar. Erzurum, Van, Hakkari derken bütün bölgeyi yollar ve doğa şartları elverdikçe dolaşıyorlar. Bu seyahatin ardından babam bir kere daha Bayındırlık Bakanlığı Müsteşar Vekili ve Karayolları Genel Müdürü tarafından çağrılıyor. Bu sefer de kendisini, dönemin Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu’nun önerisiyle, Trabzon Bölge Müdürlüğü’ne terfi ediyorlar. 

Babamın Bayındırlık Bakanı’nın Müsteşar Vekili’ne ettiği telefondan haberi yok. Dolayısıyla bu duruma çok şaşırıyor. Ayrıca bu vesileyle Karayolları tarihinde böyle bir göreve atanan en genç isimlerden biri oluyor. Kendisine verilen bu görevi tabii ki kabul ediyor. Böylece, biz de Trabzon’a gidiyoruz. 

Orada olduğumuz sürede babamın dönemin önde gelen devlet büyükleriyle tanışma fırsatı olduğunu hayal meyal anımsıyorum. Babam, Trabzon’daki görevi süresince Karayolları’nın isteği doğrultusunda çeşitli milletlerden üst düzey görevlilere bölgede yapacakları seyahatlerde refakat etmeye devam etti. Gerek Trabzon’da gerek diğer atandığı bölgelerde Almanya’da aldığı eğitimi ziyadesiyle uyguladığından ve hatta bilgisine bilgi kattığından bahsederdi. Çünkü o dönem ülkemizde doktor mühendis kavramı henüz olmadığından hiç kimse bir kişinin hem doktor hem mühendis olacağına inanamıyordu. Doktor denilince sadece tıp doktoru olanlar anlaşılıyordu. O bakımdan da babam, yeri geldiğinde Karayolları’na ait araçlar yolda kaldığında araç itermiş. Ya da Karayolları’ndaki eleman eksikliğinden ötürü makine temizlemesi gerekince iş kıyafetlerini giyer kolları sıvar makineleri temizlermiş. Dolayısıyla, okulda okuduklarını uygulamalı olarak hayata geçirme fırsatı olmuş. Hatta bir makine mühendisinden çok inşaat mühendisi gibi de çalıştığını anlatırdı. Çünkü o dönemin Türkiye’sinde karayolları henüz inşa edilmekte olduğu için kendisini tayin ettikleri görev vesilesiyle otoyol inşası ve malzeme konusunda kendini çok geliştirdiğini söylerdi. Tam bu noktada, babamın kitabında da bahsettiği bir anısıyla soruyu tamamlayayım. Almanya’da okuduğu dönemde hocalarından birinin söylediği sözü hiç unutmamış olacak ki, kitabına da not etmiş: 

“Eğer bugün benden bir şey olabilmişse, en az kabiliyetim olan alanda çalışmak zorunda kaldığım içindir.” 

Bunun nedeni aslında insanın kabiliyeti olmadığı bir alanda çok daha fazla çalışması gerekmesidir. Kabiliyetinin yüksek olduğu alanda insan kendisini fazla zorlamadan hareket edebiliyor. Babam da başarısını bilmediği alanda çabalamaya borçlu görüyordu diyebiliriz. 

O dönem sanayi anlamında Türkiye’nin durumu nasıldı?

Babamın yurt dışından dönüp burada çalışmaya başladığı dönemde ülkemizde malzeme ve teknik konularında büyük açıklar varmış. Bu açıklar eleman yetiştirilmesine de engel oluşturuyormuş. Dolayısıyla, köprüleri yapmak için Macaristan’dan ustalar çağrılırmış. Ya da nehir yataklarına yol yapmak mümkün olmazmış, o yüzden kısa ve dar yollar yaparmış dönemin Türk ustaları. Bunların hepsi Türkiye’nin peş peşe birçok savaş yaşaması ve ekonomik açıdan belini doğrultmak için fırsat bulamayışıyla da ilgili. Babam, savaş sonrasında Almanya’nın da korkunç bir hâle geldiğini söylerdi. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra üretilen bütün makinaları ve fabrikalarını kaybetmişler. Fakat insanlar bilgisini, görgüsünü, kültürünü kaybetmemiş. İşte bu nedenle hızla ayağa kalkıp, tekrar dünyanın en büyük ülkelerinden biri olabilmişler. 

Savaş sonrası Amerika’dan aldıkları destekle modern cihazlar üretmeye başlayıp, ekonomik güçlerini de tekrar ayağa kaldırmışlar. Türkiye’de ise durum farklı gelişim göstermiş. Usta-çırak ilişkisi desteklenmemiş, savaşta yiten kayıpları tekrardan üreterek yerine koymak için Amerika'dan Marshall yardımı alıp her şeyi hazır hâlde tüketmeye başlamışlar. Kamyonlar, buldozerler sıfırdan üretilebilecekken, hazırları tercih edilmiş. Aynı şeyin benzerini Rusya da yapmış. Amerika, Fransa ve Almanya gibi ülkelere yardım ederken Türkler ve Ruslar hazırı tercih edip, eski teknolojilere tamah etmişler. Dolayısıyla, ülkemiz maalesef kendi üretimini geliştirme açısından çok atik davranamamış ve sanayileşmeye yönelmemiş.

Tahsin Bey 1961-1965 yılları arasında Türkiye Karayolları Genel Müdürlüğü de yaptıktan sonra istifa ediyor ve özel sektöre geçiyor. Orada da kariyer basamaklarını teker teker tırmanıyor. Verdi şirketinde müdürlük ve ardından Genel Müdürlük yapıyor. Daha sonra, Otomarsan, şimdiki adıyla Mercedes Benz-Türk A.Ş. şirketinde Genel Müdür oluyor. Hemen akabinde de Alman Devlet Liyakat Nişanı alıyor. Bu süreci anlatabilir misiniz?

Babam Karayolları Genel Müdürü olmadan önce uzun yıllar Karayolları Trabzon Bölge Müdürü olarak görevine devam etti. 1957’de bir üst pozisyona atanması gerekirken beklenen olmayınca istifa etti. Aynı dönemde Trabzon’da Zürih ETH’da beraber okuduğu iki Türk arkadaşı da bulunuyormuş. Bunlardan birisi Nahit Kısakürek, o dönem Verdi Limited şirketi adına Trabzon’da yapılan silo inşaatını yürütürken, diğer arkadaşı Orhan Çırağan da Et ve Balık Kurumu’nun Trabzon’daki un fabrikasını yönetiyormuş. Nahit Bey’in yönlendirmesiyle aynı senenin sonlarına doğru babam Verdi Limited’in Tuzla’daki Türk Willy’s Overland Jeep Montaj Fabrikası’nın müdürü olarak çalışmaya başladı. 

Buradayken, tamamen demonte edilmiş hâlde getirilen ciplerin montajının yapılması ülkemizde bir ilk olarak tarihe geçmiş. O zamanın imkanlarına göre yurt dışından Jeep fabrikası aracın %80'ini getirip kalan %20'sini oluşturan parçaları yerli olarak üretiyormuş. Başlangıçta bu şekilde ilerlenip süreçte parçaların tamamen yerli üretimden oluşması hedeflenirken, dönemin Türkiye’sinde yaşanan döviz kıtlığı sebebiyle yeterli tahsis alınamadığı için hedeflenen sonuçlar elde edilememiş. Burada bir şeyi de belirteyim; o dönemin şartlarında Amerikalılar ülkemizi sadece bir transit bölge olarak görüp bu ülkede araba bile üretilemez derken Ferruh Verdi babamın tabiriyle gerçekten vizyoner bir girişimle tam teşekküllü Jeep Fabrikası’nı kurup montaj sanayisi açısından Amerikalılara cevabını vermiş. Ama tabii ekonomik gerçeklerin de önüne geçilememesi bambaşka bir durum. Ekonomik sıkıntılardan ötürü Verdi Limited’deki işler beklendiği gibi gitmiyorken, babama Samsun’dan müdürü olan Fevzi Ataç’tan haber geliyor. Kendisinin Karayolları Genel Müdürlüğü’ne atandığını Genel Müdür Yardımcısı olarak da babamı çağırdığını söylüyor. Böylece babam iki senelik bir ayrılıktan sonra 1959’da yine Karayolları’na dönüyor. 

Bu göreve atanmasından kısa bir süre sonra Alman Parlamenterler Heyeti ülkemize geliyor. Babam heyete rehberlik etmesi için atanıyor. Bütün bunlar aslında ülkemizin tarihinde önemli yeri olan 27 Mayıs 1960 İhtilali ve Yassıada Mahkemeleri’nden hemen önce oluyor. Dolayısıyla, tarih açısından çok kıymetli dönemler. İhtilal ve akabinde gelen mahkemelerin sonucunda alınan kararlarla ülkemizden yurt dışına uzanan beyin göçünün ilk adımları atılıyor. Eğitimini savaş döneminde yurt dışında tamamlayıp ülkesine dönmüş ve kendi alanında çalışmalarına devam eden önemli bilim insanları önce Avrupa sonra Amerika’ya gitmeye başlıyor. Bu da bizi ülkenin kalkınması konusunda geriye götürüyor. 

Bu durumun babamla ilgili olan kısmına dönersek, ihtilal sonrası babam CENTO toplantılarında Karayolları’nı temsilen görevlendirilip yurt dışında gönderilmişti. O dışarıda görevdeyken, Karayolları tamamen devlete bağlı olduğu için problemli bir döneme girmişti. Dönemin Genel Müdürü Fevzi Ataç görevden alınmış, yerine vekaleten başkası getirilmişti. İhtilalin akabinde Fevzi Ataç görevinden çoktan istifa etmiş, yerine vekil tayin edilen kişi esas görevine döndürülmüş ve babam Karayolları Genel Müdürü olarak atanmıştı. Görevi süresince gerek ülke gündemi gerekse Karayolları içinde gıyabında yapılan karalama çalışmaları sonucunda 1965 yılında Genel Müdür pozisyonundan istifa etti. Ve özel sektöre döndü. Ben bu dönemde AFS sınavını kazanmış, liseyi bitirmek üzere Amerika’ya gidiyordum. Babam ben yurt dışındayken kısa bir süre daha tekrardan Ferruh Verdi ile çalıştıktan sonra onunla kurmaya uğraştıkları Otomotiv Sanayi Derneği’ndeki görevini bırakmış. Akabinde, 1967 senesinde Otomarsan’ı yani şimdiki adıyla Mercedes Benz-Türk A.Ş.’nin Daimler Benz, Mengerler ve Kadir Has ile birlikte kurulmasına vesile oldu. Kurulduktan sonra da genel müdür olarak işe başladı. 

Ardından 1968 yılında ilk Mercedes otobüs banttan indirildi. Aslında o dönemde yine ülkemizdeki ekonomik dengesizlikler ve bitmeyen döviz kıtlığından ötürü Sanayi Bakanlığı oto sanayideki araç ücretlerini kendi kıstaslarına göre belirliyordu. Ve o dönem herkes Magirus kullanıyordu. Mercedes, piyasaya çıkmasıyla rakiplerine göre biraz daha pahalı olmasına rağmen teknik avantajlarından ötürü fiyat-performans açısından çok fazla başarı elde etti. Uzun yıllar Almanya-Türkiye arasında yürüttüğü başarılı çalışmalar ve ilişkiler nedeniyle de 1973 senesinde babama Alman Devlet Liyakat Nişanı verildi ve 1978 senesine kadar oradaki görevine devam etti. Otomarsan’da geçirdiği yıllarından akabinde Alman Ekonomi Bakanlığı’na bağlı Teknik İşbirliği Kurumu'nda (GTZ / Gesellschaft für Techniche Zusammenarbeit) uzman olarak çalışmaya başlayıp Almanya’daki Türk işçilerin Türkiye’ye dönme imkanlarını araştıracak programlar yapmaya çalıştı. Bu sayede Almanya’ya işçi olarak gönderilen vatandaşlarla ile ilgili yapılan yanlışları da detaylıca görme fırsatı oldu. 

Bilirsiniz, 1960’lardaki işçi göçü ile birlikte Almanya’da neredeyse üç milyona yakın bir Türk grubu oluşmuştu. Yıllar içinde Almanya bu işçileri ve ailelerini geri göndermeye çalıştı ama beceremedi. Türkiye ise bu insanları daha çok bir döviz makinası gibi gördüğünden özellikle ilk yıllarda dertleriyle hiç ilgilenilmedi, oraya göçenlerin iyi eğitilmeleri ve iyi organize olmaları sağlanamadı. Eğer aksi mümkün olsaydı, babamın görüşü Almanya’da müthiş bir lobi yaratılabileceği yönündeydi.

Hasan Tahsin Önalp’in Alman Devlet Liyakat Nişanı alması hakkında basında çıkan haberler.

Tahsin Beyin Bayındırlık Bakanlığı görevi nasıl başlıyor? Bakanlığı süresince hedeflediği iyileştirmeleri yapabiliyor mu? 

Bunun ilginç bir hikayesi var aslına bakarsanız. Babam Otomarsan’dan ayrıldığı dönemde ikinci eşiyle birlikte bir süreliğine Almanya’ya gitme kararı almıştı. Öncesinde Dragos’taki yazlıklarında şehirden uzakta kalıyorlardı. Orada komşuları rahmetli Nihat Erim ile birlikte her sabah denize girip sohbet ederlerdi. 19 Temmuz 1980 sabahı babamın sahile inerken gecikmesi belki de hayatını kurtardı. Zira o sabah, Nihat Erim ve koruması feci bir şekilde katledildi. Bu travmatik tecrübenin sonrasında babam ve eşi yurt dışına gitti ve babam emekli olma planları yapmaya başladı. Ama başına geleceklerden haberi yoktu. Aslında hiçbirimizin yoktu. Eşiyle Almanya’ya kafa dinlenmeye gittikten sonra 12 Eylül Darbesi oldu. Yeni kurulan hükümete girmesi kararlaştırılmış. O dönemin Otomarsan Genel Müdür Bedirhan Çelik vasıtasıyla kendisine telefonla ulaşmışlar ve acilen yurda dönmesinin emredildiğini çünkü darbe sonrası toplanan hükümete dışarıdan atanan iki bakandan biri olduğunu bildirmişler. Anlayacağınız kendisine sorulmadan ve haber verilmeden Bayındırlık Bakanı yapıldı. Babam hem çok şaşırmıştı hem de kabul etmek dışında bir durumu olmadığı için acilen memlekete dönmek üzere yola koyulmuştu. Her şeye rağmen görevi süresince vatana hayırlı biri olmaya gayret etti. 

Bakanlık döneminde hedeflediği her projeyi gerçekleştirebildiğini sanmıyorum. Çünkü maalesef darbe sonrası kurulan bir hükümete aslında zorla getirilmiş olduğu ve normalde politikacı olmadığı için bir mühendis gibi düşünmesi kimi zaman sıkıntılar yaratmıştır tahminim. Ben o dönemde yurt dışında yaşıyor ve çalışıyordum. Ev hayatı ve politik hayatını hiç karıştırmadığı için normalden daha az iletişimdeydik. Hatırladığım kadarıyla Yeşilköy Atatürk Havalimanı, Dalaman Havalimanı, Malatya Karakaya Barajı - Demiryolu Köprüsü, Ankara Palas’ın onarımı, Ankara Atatürk Kültür Merkezi, İzmir Sağlık Sitesi, İzmir Hükümet Konağı ve Balçova Kaplıca Tesisleri, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü altyapı çalışmaları ve Ulaştırma Master Planı gibi birçok proje babamın döneminde Bayındırlık Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirildi. 

Tahsin Bey profesyonel hayatının yanı sıra sivil toplum kuruluşları ile de çok ilgilenmiş anladığımız kadarıyla. Bu konuda biraz bilgi verebilir misiniz?

Evet, kuruluşunda yer aldığı birçok vakıf var. Çünkü kazandıklarını geri döndürme konusunda oldukça dikkatli biriydi. Kurucu üyesi olduğu vakıflara örnek olarak Otomotiv Sanayi Derneği, Türk Kalp Vakfı, MESS Eğitim Vakfı ve TÜV (Technischer Überwaschungs-Verein), Türk Alman Sanayi ve Ticaret Odası, TADEV (Türk Alman Dayanışma ve Eğitim Vakfı) sayılabilir. Yanılmıyorsam 1968 yılında Etiler Lions Kulübü’nü kurup bir süre başkanlığını yapmıştı. Beşiktaş Rotary Kulübü’ne üyeydi. Bakanlık dönemine kadar sivil toplum kuruluşlarında ve vakıflarda aktif olmaya her zaman gayret gösterdi. Özellikle Türk müziğinin gelişmesine katkıda bulunmak ve kültürümüzün devam ettirilmesine yardım etmek üzere Türk Musiki Vakfı’na ölene kadar maddi ve manevi katkıda bulundu. 

TADEV’in bir toplantısından.

Tahsin Bey ve kendisi gibi yurt dışına öğrenim görmek üzere gönderilen mühendislerle yılda iki kez biraraya geldiklerini biliyoruz. Fakat Tahsin Bey bu insanların Türkiye için yaratabileceği değerlerin de yeterince farkında olunmadığından yakınıyor. Bu konuda neler anlatmak istersiniz?

Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt dışına öğrenime gönderilen gençler olarak babam ve dönem arkadaşları her 10 Kasım ve 23 Nisan’da toplanırdı. Kendilerini Atatürk’ün “Hakiki Manevi Mirasçıları” olarak görüyorlardı ve yaşadıkları sürece vatanperver davranışlar sergilemeye adeta ant içmişlerdi. Ne olursa olsun görev bilinçleri çok yüksekti ve hepsi arı gibi çalışkandı. Buna rağmen Atatürk’ün beklenmedik ölümü sonrasında ülkemizin çizdiği yol haritasında ülkesine katkıda bulunmak üzere yurt dışına gönderilenlerin döndükten sonra umduklarını bulamadıklarını ve sürekli köşeli görüşlere ya da teknik ve ekonomik yetersizliklere maruz kalıp kendilerine farklı yollar çizmek durumunda kaldıklarını görüyoruz. Bu durum aslında babamı çok rahatsız ederdi. Ölene kadar bu durumu değiştirmek için çabaladı. Ama sonuçları ne kadar değiştirebildi orasını bilemiyorum. Zira eğitim konusu bugün bile ülkemiz için büyük bir problem. 

'Atatürk’ün manevi mirasçıları'

Siz de babanız gibi yurt dışında yaşamış bir profesyonel olaraki yurt dışına son 20 yılda giden Türk gençlerinin Türkiye için nasıl bir değer yaratacağını düşünüyorsunuz?

Açıkçası işgücünün kendi ülkemizden yurt dışına kayıyor olmasının çeşitli sebepleri olduğunu düşünüyorum. Maalesef aslında dünyadaki en kıymetli hammaddelere, en değerli kültürel mirasa ve doğaya sahipken bunların hiçbirini tamamen değerlendirip geliştiremediğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Ülkenin düzeni buna alan açan şekilde ilerlemiyor. Bizim gençlik dönemimizde imkanlar şimdikinden de kısıtlıydı. Ama yine de işgücü ve beyin göçü olarak yurt dışına gidenlerin hiçbir şey olmasa turizme katkısı olduğunu düşünüyorum. Tabii bu tip konuların çok katmanları detayları oluyor. 

Örneğin, kendisi de yurt dışında yaşamış biri olarak şunu söyleyebilirim: Bir Türk olarak yurt dışında hangi sosyoekonomik seviyede yaşarsanız yaşayın yeri geldiği zaman yabancı gibi hissettirilirsiniz. Ama tabii, devir değişiyor. Yine de gidenlerin ülkelerine dönüp burada iş kurmaları ve kariyerlerini devam ettirmeleri durumunda bu ülkedeki bazı kemikleşen şeylerin de kırılmaya başlayacağını düşünüyorum.

* Fotoğraflar, Hasan Tahsin Önalp’in oğlu H. Sinan Önalp tarafından babasının otobiyografi kitabından seçilerek verilmiştir.

Sinan Önalp kimdir?

1948 yılında Ankara’da doğdum. Evli ve iki çocuk babasıyım. Lisedeyken AFS ile Amerika’ya gidip eğitimimi orada tamamladım. Döndükten sonra İTÜ Yüksek Makine ve Uçak Mühendisliği’nde okudum. Hayatım boyunca arabalara özel bir alakam vardı. Gençliğim arabalarla geçti. Babamdan farklı bir kişiliğe sahip olduğum için eğitim hayatım ve kariyerimle ilgili konularda çok anlaştığımızı söyleyemem. O yüzden ben kendi yolumda ilerlemeyi tercih ettim. 1970lerin başında Volvo’da Servis Müdürü olarak iş hayatıma başladım. Ardından babamın bakanlık döneminde yurtdışından gelen iş teklifini değerlendirip eşim ve çocuklarımla yurt dışına taşındım. Uzun yıllar sonra Türkiye’ye dönme kararı aldık. Döndükten sonra Net Holding’te Satın Alma Müdürlüğü yaptım. Türkiye’deki ilk oyun makinelerinin kurulumlarını gerçekleştirdik. Ardından, 1990larda Soğuk Savaş’tan hemen önce kendi şirketimi kurdum. Yarış arabaları için özel modifikasyon parçalarını Türkiye’ye getiriyordum. Kendi arabalarımla da uğraşıyordum. Fakat savaş patladıktan sonra bütün dünyanın ekonomik dengeleri bozulduğu için benim iş kurduğum sektör de payını aldı. Bir de kurduğum iş, o dönem için şimdiki tabiriyle daha niş bir sektördü. O yüzden şirketimi kapatıp, kendimi nadasa çektim. İşimi kapadığım süreçte Sigorta Eksperliği Kursu’nu başarıyla tamamladım. Özellikle motorlu taşıt kazaları konusunda uzmanlığım var. Aynı dönemde çeşitli sağlık problemleri atlattıktan sonra çalışma hayatıma sessiz bir şekilde veda ettim. 

Daha fazla bilgi için: 

  1. 24 Kasım'da başlattığımız "Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ilk röportajında Prof. Dr. Selçuk Şirin cumhuriyetin eğitim vizyonunu, yurt dışına gönderilen öğrencileri ve dönüşlerinde Türkiye'nin her alanda büyük bir atılımlara imza atmasına nasıl yardımcı olduklarını anlatmıştı.
  2. Prof. Dr. Dursun Koçer'in hocası Nüzhet Gökdoğan'ın Türkiye'de astronomiye katkısını anlattığı röportaja buradan,
  3. Dr. Orhan Veli Özbayrak'ın "Türk Beşleri"ni anlattığı söyleşiye buradan,
  4. Dünyanın ilk doktoralı bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı'nın hikayesine buradan,
  5. Bülent Eczacıbaşı'nın babası Nejat Eczacıbaşı'nı anlattığı röportaja buradan,
  6. Prof. Dr. Nilüfer Öndin'in Türkiye'nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Bengütaş üzerine anlattıklarına buradan,
  7. Celal Şengör'ün Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın yapısını ortaya koyan jeoloji profesörü İhsan Ketin'i anlattığı söyleşiye buradan,
  8. Türkiye’de arkeoloji denildiğinde akla gelen ilk isimlerden Ekrem Akurgal'ın oğlu Ali Akurgal'dan dinlediğimiz hikayesine ise buradan ulaşabilirsiniz.
  9.  Türkiye Cumhuriyeti'nin 17. başbakanı ve tıp profesörü Sadi Irmak'ın tıptan siyasete uzanan hayatını, kızı Prof. Dr. Yakut Irmak Özden ile konuştuğumuz söyleşiye buradan,
  10. 1933 yılında Alexander von Humboldt’un ilk bursiyerlerinden biri olarak eğitim almaya Almanya'ya giden ve savaş şartlarında doktora tezini tamamlayan Türkiye'nin ilk kadın arkeoloğu Jale İnan'ı öğrencisi Nezih Başgelen'den dinlediğimiz söyleşiye buradan
  11. Erken Cumhuriyet resim sanatının başarılı temsilcisi Hale Asaf'ın hayatını ve Türk sanat tarihindeki yerini Prof. Dr. Nilüfer Öndin ile konuştuğumuz söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Gözde Kara (Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi)

Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi'nden Gözde Kara

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta