
Netflixseverler hemen başlarını sallayacaktır, bu aralar Netflix’te popüler olmuş bir belgesel var: Tinder Swindler/Tinder Avcısı (Tinder da ne ola ki diyenler için hızlı bir Google araması yeterli olacaktır). Belgesel ile ilgili çok ipucu vermek istemiyorum ama izlemediyseniz bu yazımdan sonra izlerseniz, ne demek istediğim tam olarak oturacaktır. Özetle, kendini olmadığı gibi gösteren bir insan ve bunun üzerinden yaptığı akıl almaz dolandırıcılık sistemini izliyoruz belgeselde. Şahsen, zaman zaman yok artık, zaman zaman da hiçbir şeyin sınırı yok algısıyla izledim. Sonrasında fark ettim ki, her zaman belgeseldeki gibi dolandırıcılık boyutu olmasa da kendini olmadığı gibi göstermek, zamanımızda aşırı kolay ve meşru bir durum olmuştu.
Örneğin, geçen bir yemekteyim ve bir arkadaşa ayarlanmaya (çöpçatanlık yapma çabasındaki anne baba mağduru olanlarımız halen var) çalışılan bir kız söz konusu. Kızın bir fotoğrafı gelmiş, aramızdan biri bu fotoğrafın snap-chat fotoğrafı olduğunu söylüyor. Tam anlamıyorum ama, doğal çekilmiş bir fotoğraf olmadığı belli gibi. Sonrasında bir şekilde aynı kızın “gerçek” fotoğrafları ulaşıyor elimize. Bir bakıyoruz, aynı kişi olmasına imkan ihtimal yok. Yargılamak için belirtmiyorum ancak ne kaş, ne göz, ne de beden aynı, iç dünyasını bilemeyeceğim, gördüğümüz kadarıyla kısıtlı yorumlarım. Zihnimde bir “Neden?” sorusu sadece…
Hepiniz eminim ki denk gelmişsinizdir böyle durumlara. Zaten filtreler hayata girdiğinden beri, gerçek hayattaki görsel gerçekliğin ne olduğu tamamen tartışmalı hale gelmiş durumda. Filtreleri eğlencesine kullanmak bir yana, karşı cinsi etkilemek, takipçileri etkilemek gibi amaçlarla kullananların sayısı azımsanamayacak kadar az. Burada durup düşündürense şu; gerçek dediğimiz hayatta aynaya bakıldığında ya da gerçek et-kemik bir ilişki kurulduğunda, bu durumun sürdürülebilir olmayacağının farkında değil mi kimse? Görsel tarafı, ya da yukarda bahsettiğim belgeselde olduğu gibi kişinin yaşayış tarzı, geçmişi ve bununla bağlantılı her şey, sahte bir dünyanın ürünü olarak ne kadar varlık sürdürebilir? Ya da bu kişi bu hal içerisinde huzurunu ne kadar muhafaza edebilir?
Bunlar işin dışa dönük, görsel tarafları. Bir de içimizdeki filtreler var tabii. Olduğu gibi görünmesine izin vermediğimiz, filtreleyerek parlattığımız kısımlar. Esas isteğim gerçekten bu mu? Bu ilişki beni mutlu ediyor mu? Şu an neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum? Ve bunlar gibi sonsuz soruya karşı vereceğimiz cevapları filtrelemek. Filtreden geriye kalan gerçek kırıntılarıyla hayata devam etmeye çalışmak…Hayatın içinde yaşıyor gibi görünmek, ama aslında belki de avatarımızın yaşamasına izin veriyor olduğumuzu fark edememek. En bilindik tanımıyla kendimizi kandırmak.
Hepimiz insanız ve eminim ki, kendimizi kandırmaya ihtiyaç duyduğumuz dönemler yaşadık, yaşıyoruz. Bunda hiçbir kötülük yok. Kötülük, kendimizi kandırdığımızı bilmemize, bunun farkında olmamıza rağmen buna bilerek, isteyerek devam etmekte. Şartların bazen bunu gerektirmesi gibi bir bahane oluşabilir zihnimizde, evet bazen belki böyledir; ancak kısıtlı yaşantımızda, bir bahane en fazla kaç zaman, kaç gün, kaç ay, kaç sene geçerliliğini korumaya devam edebilir? Kaç zaman geçmesi, kendimizi kandırmaya ve yaşamın gerçek hazzına temas etme şansını kaçırmaya değer?
Patanjali (M.Ö. 400lü yıllarda yaşadığına inanılan, bir kişi veya topluluk olduğu net olmayan, bugün elimize ulaşan yoga anlayışının çıkış noktası olarak belirtilen kişi diyebiliriz kısaca.) yoga sutralarında, Satya veya doğruluk, Ashtanga yoga yolundaki "yamalar"dan bir tanesidir. Yamalar etik kurallar gibidir ve Patanjali'nin yoga sutralarında ortaya konan, insanın anlamlı bir hayat yaşaması için gerekli olduğu belirtilen sekiz kollu aydınlanma yolunun ilk adımıdır. İşte bu ilk adım da, kendi içinde beş başlığa ayrılır. Bu başlıklardan bir tanesi olan “Satya” yalandan kaçınma veya gerçeğe bağlılıktır. Bu davranış, hayatımızın pek çok farklı yönüne uygulanabilir. Yalanları ilk düşündüğümüzde her ne kadar aklımıza, klasik manada gerçeği konuşmayan, yalan konuşan kişiler gelse de, her yalan hali, yukarda da örneklendirmeye çalıştığım gibi çok belirgin değildir. Konu özellikle de kendimize söylediğimiz yalanlarsa.
Satya kapsamında dürüst olmak, başkalarına ve kendimize karşı şeffaf, net, açık ve gerçekten dürüst olmak demektir. Gerçeğe temas etmekten kaçınmamak demektir. Satyayı uygulamak, hayatımızı buna göre yaşayabilmek için, hayatımızdaki kişilere, en önemlisi de kendimize karşı açık, gerçek ve belki de kırılgan olmamız gerekmektedir. Sadece “günü kurtarmak”, o "huzursuz an’ı kurtarmak" için beyaz yalanlar söylemeyi bırakmak demektir. Büyükten küçüğe birçok uygulamayı içerebilir, kendimiz için hangisi daha uygulanabilirse oradan başlayabiliriz cesaretle.
Bazen, hayatını sürekli kendini ve dolaylı olarak da başkalarını kandırmış olarak geçirip, bunun farkındalığına vardığımızda, artık kendimizin "zaten böyle bir insan olduğumuzu", dönüşü olmadığını düşünmek de cesaret kırıcı durumlara yol açabilir. Ancak gerçek şu ki, hayat, her an, yeniden başlıyor. Her an, kendimizi kandırmaya son vermek için harika bir an. Yeter ki niyetimiz gerçeği görmek, gerçeği elimize alıp ilerlemek olsun. Kendimize dürüst olmayarak geçirdiğimiz her dakikanın getirebileceği kısa mutlulukların karşısında, doğruluk ve gerçekliğin bize vadettiği, iyi ya da kötü tüm duygulara açık, ama coşkulu yaşamı vadeden sonsuz bir huzur var. Hangisini tercih ederdiniz, siz karar verin.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

İçimdeki Dünya
İçimizdeki dünyaya yakınlaşabilir miyiz? Onu merakla keşfedebilir miyiz? Pratikler, ilhamlar, motivasyonlar ve şifa dünyasından haberler iki haftada bir posta kutunda!
İLGİLİ OKUMALAR



