Kenti Saran Turuncu Kutlamalar

Kralın doğum gününü düşünürken ekomüzikolojiyi dinlediğim atölyeden aklımda kalanları yoğuruyorum.
Kenti Saran Turuncu Kutlamalar

Bu haftanın mevzusunu, müziğin ekolojiyle olan ilişkisine dair fragmanlar vererek kurmak istiyorum. Elbette aklımdan geçenler hafta boyu dinlediğim, okuduğum ve denk geldiklerim etrafında şekillenip dönüşüyor.

Geçtiğimiz hafta Kocaeli Dayanışma Akademisinin çatı olduğu, Toplumu Müzik ve Sesle Anlamak atölye serisinin üçüncüsü gerçekleşti. Bu oturumda, daha evvel “Herkes için Etno/Müzikoloji” serimize de konuk olan hocamız Belma Oğul “Eleştirel Ekoloji ile Müzik ve Sesi Dinlemek” başlıklı bir sunum yaptı. Hep birlikte müziğin tanımı üzerine belki de yeniden düşünmemiz gerektiğini konuşup, iradi ve iradi olmayan kısımlarıyla müzik dediğimizin ne olduğunu tartıştık. Duyduğumuz sesler bütününü ekolojik sorunlar bağlamında nasıl düşünülebileceğimiz ve temelde bakmamız gereken yeri, önerileri ve yeni soruları da cebimize alıp oturumdan ayrıldık. Benim için oldukça kafa açıcı bir oturumdu. Hafta boyu yaptığım okumalarda, dinlediğim podcastlerde “ev”- “mekân”- “tekinsizlik” gibi kavramlar etrafında dolanıp durduktan sonra, Belma Hocamın daha girişten “ekoloji” kelimesini tanımladığı yer ve düşündürmeye başladığı nokta, etrafında dolandıklarıma başka bir tat oldu… Bu atölyeden bana kalanlarla sizlerin de kulağına kaçırabileceğim su; ekoloji ve çevre kavramları etrafında düşünürken, insan merkezli mi doğa merkezli mi düşündüğümüzü bir yoklayarak bedenimizden başlayarak bir ev/mekân kavramını düşünmek.  Bu arada, Belma Oğul hocamızın konuk olduğu Evrim Hikmet Öğüt’ün Karşı Radyo’da hazırlayıp sunduğu “Müzikte Kalmaz” programında ekomüzikoloji meselesini oldukça anlaşılır ve doyurucu bir şekilde konuşuyorlar. Kendisinden dinlemek isteyenlere…

(1.bölüm için buraya2.bölüm için buraya tıklayabilirsiniz)

Ayrıca, Ulaş Özdemir hocamızın Ekoeleştirel ve Doğakültürel Bir Müzikoloji Yaklaşımı Olarak Ekomüzikoloji” başlıklı makalesini de merak edenine öneririm.

Buralardan hareketle, geçtiğimiz haftadan bu bültene attığım çapanın ucundan tutup Hollanda’da geleneksel olarak kutlanan kralın doğum gününe, şöyle bir göz atayım istiyorum.  

Her yıl 27 Nisan, Hollanda kralının doğum günü olmasından, milli bayram olarak kutlanıyor. İş yerleri resmî tatil yapıyor, ufak köylerde panayır tadında şehir meydanına ikinci el tezgâhlar (bit pazarları) ve muhakkak bir sahne kuruluyor. Sahne olmazsa da ya Hollanda’ya özgü marş tadında dans müzikleri ya da daha günümüzden elektronik müziği şehre salan DJ setler kuruluyor. Köylerden başka, büyük kentlerde bu derli toplu ufak bir meydanlık alanda düşünebileceğiniz etkinlik ve kutlama hâli şehrin parklarına ve meydanlarına yayılıyor. Her şey serbest, her yer tatil! Ve bir de bonusumuz var! Kral her yıl rastgele olduğu düşünmemiz istenen bir yeri ve oradaki ‘halkını’ sürprizliyor. Bir şirket, kampüs ya da bir proje alanına misafir olup hayranlık topluyor. Tabii gün boyu, şehir ve insanlar kralın soyadından gelerek millileşen, simgeleşen turuncu renginin ‘hâkimiyeti’ altında. Ya da insanlar o renge bu kadar eğlenerek hâkim olmaya çalışıyor kim bilir…

Revellers in Eindhoven’s Stratumseind celebrate King’s Day. Photograph: Filippo Manaresi/ The Gardians Mart 2018Revellers in Eindhoven’s Stratumseind celebrate King’s Day. Photograph: Filippo Manaresi/ The Guardian March 2018

Kısa bir reklam arası: 2019’daki kutlamalara Amsterdam’da Türkiye’den bir turist denk gelmiş ve o anları kameraya almış. Son mesafesiz eğlence… İzlerken ilginç hissettiriyor. Bir de Eindhoven’dan biraz kafanızda canlanması için iki minik video… İlki ve ikincisi şeklinde göz atmak mümkün. 

Neyse, malumunuz bu kutlamalar bu yıl pandemi sebebiyle online gerçekleşti. Program tvden ve websitesinden takip edilebildi. Bazı mahallelerde (bizim civarda organize olundu örneğin) önlemler alınarak özel aktiviteler düzenlendi. Önlem dediğim, herkesin kendi yiyeceğini getirmesi ve mesafe kuralına uymak oldu takip ettiğim kadarıyla. Daha ne olsun zaten açık hava… Bunu söyledikten sonra, yukarıda paylaştığım kutlama videolarının da açık havada olduğunu ve kendi adıma pandemi olmadan evvel de bu tür kutlamalarda yine sıkışmış hissedebileceğimi/hissettiğimi düşündüm.

Bunca kelimeyi neden diziyorum derseniz; bu kutlamaların ilkine yeni gelmiş bir turist merakıyla katıldığım günden bu yana farklı yerlerde gözleme ve şehrin geri kalanında da bir tür maruz kalma hâlini deneyimlediğimden hâlâ şaşırıp eleştiriyor, homurdanmadan duramıyorum. Biraz da buraya homurdanayım, dedim. Bir kere benim için “kralın doğum gününün” bu kadar coşkuyla kutlanması oldukça tuhaf. İnsanların eğlenme ihtiyacı bahane seçmese de “kutlama” denilenin sosyal ve kültürel bir ihtiyaç olduğunu kendime hatırlatsam da tuhaf… Alışamadığım müziklerin kent meydanında ve bazı mahallerde (koronadan evvel) küçük minibüslerle dolanmasının yanında şehrin koca bir çöp konteynerine dönmesi de aynı derece tuhaf… Bana o minibüsler, o ses kirliliği İstanbul’daki seçim minibüslerinin birbiriyle giriştiği desibel yarışını hatırlatıyor. Malum mesele iktidarı muhafaza ve müdafaa olunca… Neyse, ilk katıldığım etkinlikte çöpümü nereye atarım diye bakındığım sırada zaten bir plastik bardak yığınının üzerinde yürümüyor yüzüyor gibiydik. Sonra zaten daha etkinlik alanında buluşmadan arkadaşımız bize eski bir ayakkabı tercihi yapmamızı önermişti… Eğleneceksen, çöpü de sen düşünmeyeceksin! O zaman dans! Sonrasında bunu kimle konuşsam, varılan yer bir biçimde “istihdam…” oldu. Zamanla da durumun kente yayılan her kutlamada aynı olduğuna tanıklık ettim. İşsizliğin hatırı sayıldığı yerde istihdam iyi güzel hoş da o kadar kullan at bardağın imalatı, geri dönüşümü doğaya “hepi börtdey kiiiing” dedirtmiyor.

Dinlediklerim ve öğrenmeye çalıştıklarımla ekomüzikolojik bir perspektife çabalayarak; kurulan seyyar sahnelerin, ışıklandırmaların, kullanılan ses seviyelerinin ve hatta müzik türlerinin (buralarda bası inletilmiş dans müzikleri pek seviliyor), sözüm ona geri dönüşüme ve kaynakların verimli,  tasarruflu kullanımına çok önem veren (vergisini de ona göre alan) güzide memlekette müzik aracılığı ve bahanesiyle yaratılan hâlin, doğa için ne kadar ciddi olduğunu düşünüyorum. Daha çok dinleyip okumak, anlamak lazım…  

Velhasıl, şimdilik evim olduğunu düşündüğüm kentte, kralın doğum günü eski ‘coşkusuyla’ kutlanamadı, ekranlardan izlendi yahut küçücük organize olundu, diye hiç üzülemiyorum. Politik bir karakterin doğum günü münasebetiyle bayramlaşmayı anlamadığımdan küçükten sevindim bile diyebilirim. Hoş, bazı diğer büyük şehirlerde pandemiye rağmen parklara serilmiş ufak çaplı kutlama niyetine düşenleri polisler kovalamış ama, ben züğürt tesellimde ısrarcıyım.

Öte yandan, psikologların yayın yaptığı ya da bizlerle ilişki kurabildiği her mecrada hatırlattıkları anda kalmak, sessizliği dinlemek ile ilgili motivasyon araçları ne zaman bu türden kutlamalara taşınır dersiniz? Ya da ses alanı, anı ve mekânı rahatsız etmeden nasıl tasarlanabilir? Kuşun böceğin sesinin hâlâ duyulabildiği bir mekân deneyiminden düşünüyorum bunu. Hadi kendi seslerimiz neyse de doğanın kendi sesini bunca bastırma çabamız neden…?

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Müzikli MevzularMüzikli Mevzular

BÜLTEN SAYISI

Kralın Doğum Günü, Osmanlı'nın Batılı Müzisyenleri

Zamanlar ve Coğrafyalar Arası Bir Salı Sabahı...

04 May 2021

https://www.jjdonuts.nl/

YAZARLAR

Tuğçe Hakarar

Müzikli Mevzular

Müzikli Mevzular

Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR