Kentlerin yaşamı ve ölümü

Bir kent nasıl yaşamaya devam eder ve ne zaman ölür? Mesela İstanbul...
Kentlerin yaşamı ve ölümü

Kent demek, sorun ve fırsat demek; geliri düşük olanlarla yüksek olanların aynı kaldırımda yürümeleri demek. Aynı zamanda gençlerle yaşlıların aynı toplumsal hafızaya sahip olabileceği mekânsal olanaklar demek. Tarih mükerrer olsa da canlılar için aynısı geçerli değil. Öyle ki içerisindekilerin yaşarken fani olduğunu hatırlatan sistem, bizlere “güzel veya değerli bir yaşamı arzulamamız” gerektiğini hatırlatıyor.

“... uygarlığın en değerli yönünün hayatı sürdürme yollarını kar­maşıklaştırması olduğunu; tüm o kalabalığı doyurmak, giy­dirmek, barındırmak ve bir yerden bir yere taşımak için basit ve koordinasyonsuz bir çaba değil, büyük ve ortaklaşa bir dü­şünsel çaba harcamak gerektiğini söylüyorum. Çünkü daha karmaşık ve yoğun bir düşünsel çaba harcanması, daha dolu ve zengin bir hayat demektir. Daha fazla hayat demektir. Hayat başlı başına bir amaçtır ve hayatın yaşamaya değer olup olmadığı sorusunun cevabı sadece, ne kadarını yaşamış olduğunuza bağlıdır.” diyor ABD’li hukukçu Oliver Wendell Holmes, Jr. 

Bu alıntı, Metis yayınlarından çıkan Büyük Amerikan Şehirlerinin Yaşamı ve Ölümü isimli Jane Jacobs eserinin başında yer alıyor. Bu hafta, size tam da bu konuyu, yani içindekiler gibi bir şehrin de nasıl yaşadığını veya öldüğünü kısaca açıklamaya çalışacağım.

Bir kent nasıl hayatta kalır?

Bir şehrin yaşamı ve ölümü, hususi olduğu kadar kalabalığı ve zamanı da ilgilendiriyor. Çünkü kolektif bir yorumlama ortaya çıkabiliyor, tanımlar zamanla değişiyor. Örneğin, Jane Jacobs için insanların sokakta yürümesini teşvik etmeyen bir şehir, uzun süre hayatta kalabilecek bir sisteme sahip değildi; sona ermeye, yıkılmaya mahkûmdu. Bu, günümüzün kırdakini katlayan kentli nüfusuna uygun; en azından çoğunluğu için de geçerli olabilir. Fakat bundan çok daha eskiye dayanan metinler, bize nasıl doğru bir topluluk olunacağını anlatırken, aslında bir kentin, ya da insan eliyle yaratılan bir yerleşmenin diyelim, nasıl hayatta kalabileceğini konusunda bir fikir telakkisi sunuyordu.

Bu açıdan bakınca toplumsal sözleşmeler, bize yaşayan bir kent sistemini açıklıyor; kentin yaşamasını sağlamak için kaleme alınıyor. Fakat yine tam da bu sebeple, Jean Jacques Rouesseau, “Roma Cumhuriyeti’ni büyük bir devlet, Roma’yı da büyük bir kent” olarak tanımlıyordu. Rousseau’ya göre, bu güçlü ve yaşayan bir kentin gerekçesi nüfus ve eli silah tutan kişi sayısıydı. Çünkü; zaman içinde “sokaklara” dönüşebilen kriterler, o dönemlerde otoritenin sağlanmasına öncelik veriyor, ardından yaşayanlar için en iyi sistemi kurmayı amaçlıyor; sokaklardan evvel, kentsel sistemin önemini demlendiriyordu.

Bugün baktığımızda Rousseau'nun kriterinin hâlâ geçerli olduğunu görebiliriz. Bir kentin güçten düştüğünü gösteren verilerin başında yüksek gelirli kesimin göçü yer alıyor. Kişi başına düşen gelirin azalması, sosyal altyapı eksikliği, konut fiyatlarındaki düşüş, atıl bir hâle dönüşen sanayi kuşağı da buna ek olarak sayabileceklerimiz arasında.

İstanbul

Sadece bu da değil, kentin canlılığını ölçmek için konut sayısına, suç oranına, bebek ölümlerine, çocuk nüfusuna da bakılıyor. Örneğin; Türkiye’nin en güçlü ve yaşayan kenti olan İstanbul’a bakarsak, suç oranı düşerken kentin verdiği göç gittikçe artıyor. Kentte yaşayanların en büyük sıkıntıları trafik, deprem ve ekonomi. Hane gelirleri artmadığı gibi kentsel dönüşümün belirteci inşaat sektörü de yavaşlıyor, verilen krediler azalıyor. Bunların her biri, yaşayan veya ölmeye başlayan bir kentin verileri.

Jane Jacobs gibi kentle ilgili düşünceleri 20. yüzyılda ses getirmiş uzmanlara göre, ekonomik faaliyetlerde çeşitliliğini koruması, trafik sorununu çözmek için de alternatif ulaşım yöntemlerine ve karma kullanım alanlarına yatırım yapılması gerekiyor. Kentin zamanla yenilenmesi gerekiyor çünkü gittikçe artan nüfuslar yeni ihtiyaçlar doğuruyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

Sosyal medya düzenlemesi: Endişeler, dünyadan örnekler

Bu hafta odağımıza gündemdeki sosyal medya düzenlemesine dair bilinenler ve başka ülkelerdeki düzenlemeler ile kentlerin hayatta kalma çabasını alıyoruz.

07 Eyl 2021

Vox

YAZARLAR

Ege Dikencik

1990'da Bursa'da doğdum. Bursa Erkek Lisesi ve İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldum. Beş sene süren profesyonel spor hayatım ve birkaç sene zorlanarak gittiğim şan dersleri hayatıma nasıl şekil vermem gerektiğiyle ilgili çok şey öğretti. İstanbul'a geldiğimden beri birçok farklı işi ucundan deneyimledim ve harika insanlarla tanıştım. Şimdilik öğretim hayatıma yüksek lisansa kadar ara verdim; 'eğitim' hayatım ise tam hızıyla devam ediyor.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR