Küçüksu’da Birkaç Saat

Mısırı, testisi, kâğıt helvasıyla meşhur olan yer neresidir? – Göksu deresini beton köprüden temaşa – Aha şurası Küçüksu! – Mısır kazanları fıkır fıkır kaynıyor – Mavi boncuk kimde ise… – Macuncunun fırıldağı – Çeşme mi aşk kitabesi mi? – Orta oyunumuz da var

Mehmet Selahattin, 13 Ağustos 1932

Beton köprü üstünde asırlık söğüt ağaçlarının bel verdiği emsalsiz Göksu deresine hayran hayran bakıyorum. Bundan tam 20 sene evvel aynı Göksu’yu bu seferki gibi beton değil ahşap ve yıkık bir köprünün parmaklıklarına yaslanarak temaşa ettiğim günleri hatırladım. O zamanki ben, 20 sene sonra aynı Göksu’nun yüzeyine gölgesi düşen ben miyim? 15 yaşında bir çocuktum amma gönlüm hiç çocuk değildi. Sevda çağına ermeden vakitsiz havalanmıştım.

Göksu yine böyle şırıltısız, durgun ve güzeldi. Dolgun vücutlarını, esrarlı bir tüle sarar gibi çarşaflar içinde gizleyen Boğaz kızları, derenin iki kenarında toplanan aşıklarını korku ve hicapla karışık bakışlar altında kendilerinden geçirirlerdi. Akşam saatlerinde sandalların arka arkaya sıralanarak Göksu deresinin ağzına doğru nazlı nazlı bir akışı vardı ki temaşasına can atardık. Bu esnada sandaldan sandala fırlatılan bir söz mücevher parçası gibi derhâl kapışılır, herkes bu sözü kendi üzerine almak için bin türlü hayalî sebepler icat ederdi.

Sevgili, karşısında bir ilahe gibi tapındığımız şeydi. Gözler görmeden onu gönüllerimiz sezerdi. Sevda bugün gibi para ile satın alınır ucuz bir meta hâline gelmemişti. Aşk bir şehadet şerbetiydi. İçenler candan ve serden geçerlerdi.

Göksu bakıyorum yine o Göksu. Sandallar derenin içinde ağır ağır dolaşıyorlar. Fakat nerede o çocukluğumun Göksu’su! Bir ihtiyar benim böyle köprüye dayanmış dalgın dalgın düşündüğümü görünce yolumu şaşırmış olduğuma hükmetti.

“Efendi, Küçüksu’ya gideceksen aha şurası!” diyor.

Sordum:

“Ne var Küçüksu’da?”

Parmaklarını çokluk ifade eden bir işaretle açıp kapadı.

“Daha ne olsun? Kum gibi kalabalık. Malum ya bugün cuma, cambazlık oynuyor.”

Göksu demek oluyor ki yerini Küçüksu’ya terk etmiş. Köprünün sağ tarafından ayrılan yola saptım. Geniş çayırın hududuna girdiğim zaman ihtiyara derhâl hak verdim. Küçüksu’da hakikaten kum gibi kaynaşan bir kalabalık toplanmıştı. Etrafı telle çevrilmiş kır kahvesinde oturacak boş iskemle yok. Çayırın ortasında öbek öbek mısır kazanları kaynıyor. Malum ya Göksu’nun üç şeyi meşhurdur: Mısırı, kâğıt helvası ve testisi. Bugün bilmem testilerinden eser kaldı mı? Fakat mısırı nefasetini muhafaza ediyor. İstanbul’un hiçbir tarafında böyle mısır bulamazsınız. Ben bile dayanamadım. Üst üste iki tane mısır kemirdim.

İki mektepli önüm sıra gidiyorlardı. Bir ağacın altında mola verdiler. Yanlarından sürtünürcesine geçen arsız kızlara bakıp bakıp gülüyorlar. Kızlardan biri gençlere teklifsizce yaklaşarak sitemli bir eda ile kaşlarını çattı.

“Biz size dargınız!”

“Hayırdır inşallah, ne oldu?”

“Sabahat’e kur yapmışsınız!”

Şiddetle reddettiler.

“İftira, iftira vallahi!”

“Hiç de iftira değil. Hediye ettiğiniz ipek mendili gördük.”

“Hadi yalancı! O mendil kendi mendili onun.”

O zaman kızlar ikisi birden koyunlarından mavi kenarlı birer mendil çıkararak gösterdiler:

“İşte bize verdiğiniz mendilin eşi.”

Kendi kendime gülmeye başladım. Meşhur mavi boncuk hikâyesi. Mavi boncuk kimde ise benim de gönlüm ondadır! Mamafih bu sitemli sözlerden sonra tekrar anlaştılar, ağaçların arasında kola kola yürüyorlar.

Ağını kurmuş örümceğe benzeyen kurnaz bir macuncu boş tablasının etrafına halka hâlinde epeyce bir kalabalık topladı.

“Haydi beyler, 20 para koyana 100 para var!”

Fırıldak durmadan dönüyor. Eğer 20 paranın hizasına gelirse parayı koyan kazanıyor. Fakat ben orada iken tesadüfün (?) garip bir cilvesi olacak fırıldağın ucu hep açıklarda durdu. Kaybedenlerin bir kısmı çekiliyor fakat çekilmeyip cebindeki parayı son meteliğine kadar kumara basanlar da var. Macuncu kıs kıs gülüyor:

“Baht işi bu. Kimine çıkar, kimine çıkmaz. Niyet de, talih de, ne dersen de.”

Kaybedenlerden biri yüzü kıpkırmızı bağırdı:

“Sen hile yapıyorsun?”

Herif pişkin bir tavırla cevap verdi:

“Ben çevirmiyorum ki hile yapayım. Fırıldak senin elinde.”

“Kısa günün kârı az olur.” derler. Herif yarım saatin içinde 50 kuruştan fazla para kazanmıştı. Macuncu meğerse bir değil ikiymiş. Yalnız bunun ötekinden farkı şu: Fırıldağın döndüğü tablaya para koymuyor, 5 kuruş verip 5 marka alıyor. Bu markaları tablanın etrafına sıralanan onluk, on beşlik cigara kutularının önüne bırakıyorsunuz. Cigara paketlerinden birinin yanında durduğu gibi o cigara paketi sizin oluyor.

Herif yüksek sesle bağırıyor:

“Kumar değil, eğlence bizimki! Çevir fırıldağı al hediyeni!”

Hâlbuki asıl fırıldağı çeviren kendisi.

Akşam serinliği başlamıştı. Halk yavaş yavaş cambazların etrafında toplanıyor. Kır bahçesinin çalgısı şakrak bir hava tutturdu. Sırtlarını ağaca vermiş âlâ Kırkağaç kavununu meze yapıp hafif hafif çekiştirenler var ki, dünya umurlarında değil. Belli ki bunlar meşhur mısranın dediğini yerine getiriyorlar: “Gidelim Göksu’ya bir âlem-i âb eyleyelim.”

Şeftali satan bir adam anlatıyor:

“Burada herkesin yeri ayrıdır. Üsküdarlıların mekânı işte şu ağacın altı. Ne zaman gelseler orada buluşurlar. İstanbullular şu ilerideki söğüdün gölgesinden başka bir yere gitmezler.”

Göksu Kasrı’nın önündeki çeşmeyi âdeta bir aşk kitabesi hâline getirmişler.

Üzerindeki yazılardan birkaç tanesini size okuyayım:

"En büyük emelim sevdiğim bir gençle kola kola dolaşmaktır, ah ah…”
“Meliha, hain Meliha!”
“Nadanlar eder sohbeti, nadanla telezzüz.”
“9 Şubat 1341’de sevgilimle buraya geldim.”
“Küçüksu’da şairane bir akşam: 11 Temmuz 1932.”
“Saadeti aşık ile burada yakaladım.”

Küçüksu’dan ayrılırken mısırcı arkamdan bağırdı:
“Nereye gidiyorsun beyim? Daha dur bakalım. Orta oyunumuz da var.”


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Mısır yemeden geçen yaz yaşanmamıştır #43

küçüksu, göksu köprüsü, fırıldak, mavi boncuk, mısır

16 Ağu 2022

Göksu ve Küçüksu

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR