Çölde bir gece: Fas

Merzouga'da ajanlar, çölün düşündürdükleri, Berberilerin develerine koydukları yaratıcı isimler ve tepemizde dolaşan galaksiler.
Çölde bir gece: Fas

Akşamüstü saatleri, saat kavramının kaybedecek kadar uzun süren, bol virajlı Fas yollarındayız. Kuzey Afrika güneşi artık mesaisinin sonlarına yaklaşıyor. Kahverengi ve sarı tonların hâkim olduğu, iki katlı binalardan oluşan kasabadan hâllice bir şehre giriş yapıyoruz. Sanki bir anda Fas’a hâkim olan o harala gürele ortadan kalkıyor ve üstümüze bir sakinlik çöküyor. 

Merzouga kenti, sanki filtre taşıyan bir kapıya sahip. Şehirde işimiz yok — istikamet dünyanın en büyük boşluğu, Sahra Çölü. Kent merkezinden devam edip kısa bir yolculukla çölde kamp yapacağımız alana varıyoruz. Çadırlara eşyaları âdeta fırlatıp dışarı çıkıyoruz. Günün en önemli randevusuna geç kalmış hâldeyiz; yolda o son molayı fazla uzattığımızı fark ediyoruz. Normalden 2-3 kat daha yorucu hâle gelen hızlı adımlarla bir kumula çıkıyoruz ve enfes bir gün batımı izliyoruz. Hiçliğin kusursuzluğu tarafından sarılmış durumdayız. 

Hiçliğin kusursuzluğu


Havanın bir anda soğuması ve yorgunla beraber çadırlara çekiliyoruz. Turistik numaraların sergilendiği vasat bir akşam yemeği sonrası çöl kaşifleri ekibi tek eksikle göreve hazır — Sinan, yorgunluk nedeniyle görevden affını istiyor; Cihan ve Burak'la kamp yakınlarındaki bir kumula doğru yürüyoruz. Artık tepemizde dev bir karanlık var ve o karanlığın ortaya çıkarttığı sayılamayacak kadar çok yıldız. Yıldızlarla kumlar arasında bir yerde büyülenip kalıyoruz.

Çöl muhabbeti

Biz bu kadar ileri gözlem gücü ve uzay bilimiyle bile yıldızlara baktıkça derinden etkilenirken eski insanlar acaba neler hissediyordu? Mesela çölü günlerce geçmeye çalışan bir kervandakiler acaba gece yıldızlara bakıp ne düşünüyordu? Varlığımızın evrende üzerinde durdukları çöldeki bir kum tanesi kadar bile yer tutmadığını anlamışlar mıydı? Kadim toplumların çölle olan o kuvvetli ilişkisini konuşuyoruz. Bir noktadan sonra sonsuz uzay gibi dipsiz bir konuya girdiğimizi fark ediyoruz. 

Limitsiz mekânlar sonu gelmeyen konular açmaya neden oluyor. “Hayatın anlamı çölde bir kum tanesini aramak kadar zor mu? Yoksa tüm kum tanelerinden keyif almak mı hayat?” gibi felsefi soruları arkamızda bırakıyoruz. Çöldeki geceyi cevabını bulamayacağımız sorularla geçirmeyecek kadar yaşlıyız. Konu yemekte karşılaştığımız ve haftalardır tek başına çöldeki bu uyduruk kampta kaldığını anlatan orta yaşlı kadına geliyor. Kendisinin gizli servis ajanı olduğuna dair senaryolar üretip eğleniyoruz. Boyutunu anlatmaya asla yeterli olmayacak yıldız fotoğrafları çekiyoruz. Çevredeki kum tepelerine yürüyüp, çevrede buldukları otları kemirmeye çalışan çöl emekçileri develeri izliyoruz. Bir noktada insan karanlıkta görmeye alışıyor — tıpkı gece bastıran çöl soğuğuna alıştığı gibi. 

Karanlık çöktükten sonra


Antoine de Saint Exupéry’nin Küçük Prens’e söylettiği cümle aklıma geliyor:

 "Acaba," diye söze başladı. "Günün birinde hepimiz kendi yıldızımızı bulalım diye mi hepsi böyle birbirinden uzak?"

Yıldızlara bakıyorum — çok uzak görünüyorlar. O nedenle "Hepimiz birer kumul seçip oraya çökebiliriz," diye plan yapıyorum kafamdan. Üstelik her gün değişen manzara da var. 

Seyahatlerin bitmek bilmez ikilemi yine ortaya çıkıyor: Tüm günün yorgunluğuyla ortaya çıkan uyku ihtiyacı ve kısıtlı vaktin getirdiği hiçbir şey kaçırmamalıyım hissi çatışmaya başlıyor. Çölde gecenin tadını biraz daha çıkarttıktan sonra çadırlara dönüyoruz.

Birkaç saat sonra acı acı çalan alarmla uyanıyorum. Buz gibi çadır sıcak battaniyenin altında hiç cazip görünmüyor. Ancak hep kullandığım kişisel motivasyon cümlemle ayağa kalkıyorum: “Bir daha ne zaman çölde gün doğumu izleyeceksin?” 

Yanımdaki en kalın kıyafetleri giyiyorum. Kamp yakınlarındaki bir kumula tırmanıyorum. Ekip yavaştan toplanıyor. Yanımıza deve gezdiren bir kamp çalışanı geliyor. Beraber tepenin arkasında yükselmek için nazlanan güneşi bekliyoruz. Tüm gece yıldız fotoğrafı çekmek ve muhabbet etmek için sıfır derece sıcaklıkta çölde dolanınca insan yeni doğan güneşi ve onun ısısına kavuşmayı her şeyden fazla istiyor. Sabah ayazı bir ara içimi o kadar ürpertiyor ki yanımızda oturup geviş getiren deveye sarılıp ısınmayı bile düşünüyorum. Bu bekleme sürecinde Berberi gence vakit geçirmek için sorular soruyorum:

— Devenin adı ne?
— Deve

Çölde bir yolculuk


Bu netlik karşısında muhabbet çok da uzamıyor. Güneş sonunda kum tepelerinin arkasından yükseliyor. Bizim iliğimiz kemiğimiz ısınıyor. Çölde yaşayan insanların güneşle olan ilişkisini bir kez daha anlıyorum. Bedevi eleman, deveyi otlatmaya götürüyor. Biz de kahvaltıya gidiyoruz. Kısa süre sonra hava, şortla gezilecek hâle geliyor.

Merzouga arkamızda kalırken geceden çıkarttığım cümleyi yazıyorum not defterime:

Çöl asla silinmeyen bir his bırakır zihine. Hiçliğini tekrar hatırlar kişi. İnsansızlığın verdiği huzur, çölün engin ufkuyla birleşince aslında üstüne bastığı kumlardan farkı olmadığını fark eder insan.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

RutaRuta

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

🏜 Çölde bir gece: Fas

Ruta bu hafta çölde bir gece geçiriyor. Ajanlar, çölün düşündürdükleri, Berberilerin develerine koydukları yaratıcı isimler ve tepemizde dolaşan galaksiler var yolda.

20 Nis 2022

🏜 Çölde bir gece: Fas

YAZARLAR

Kerimcan Akduman

Turizm profesyoneli, yazar, fotoğrafçı. İstanbul'da doğdu, yetişti. Reklamcılık yapmaktan sıkılıp 1,5 sene dünyayı dolaştı. Eve dönüp öğrendikleriyle turizm sektörüne girdi. Dünyanın uzak bölgelerinde deneyim odaklı turlar düzenliyor.

Ruta

Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.

İLGİLİ OKUMALAR