Makine uğultuları arasında gazel sesleri: Apansız yanıma sokulan gözünün öfkeli sesile ürperdim
(11)
Röportajı yapan: Neriman
Nimetin manisi hoşuma gitmişti. Bunun aynı zamanda bir de mânası olacağını tahmin ettim. Gülerek:
— Eski sevdiğin şimdi asker değil mi? dedim.
O, bu basit buluşu fevkalâde bir alâka ile karşıladı. Kehanetime hükmetmezden önce başka şeyler düşündüğünü de şöylece anlatmış oldu:
— Tanıyor musun, yoksa?
— Yook..
— Nereden bildin?
— Bilmiyecek ne var bunda?
— Sen ermiş misin, nesin kız! Doğru söyle Allah aşkına... Nereden anladın? Merak ettim doğrusu.
— Ben daha başka şeyler de biliyorum amma, söylemem, dedim.
— Ne biliyorsun, söyle canım kardeşim.
— Sen onu hâlâ seviyorsun! Hani senin için artık o ölmüştü?
— Kız sende muhakkak bir şeyler var. Benim aklımın eremiyeceği bir şeyler..
O bunları söylerken hakikaten şaşmış olduğunu gösteriyordu. Gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Eliyle elimden tuttu.
— Beni seversen söyle...
Daha kendini tanıyalı belki de dört saat olmadığı halde:
— Beni seversen!
Diyecek derecede bana samimiyet gösteriyordu. Bu, söylediği mani ile düşüncesini ortaya koymuş olduğunun bile farkına varmıyacak kadar kısa görüşlü kıza acımamak kabil değildi.
Nişanlısının askerde olduğunu nereden anladığımı söylememeyi doğru buldum. Bu, gerçi onu merakta bırakacaktı. Fakat, bana, burada bulunduğum müddetçe başka bir gözle bakmasını temin edecekti.
— Seni severim amma, söylemem kardeşim, dedim.
Ben bu kat'î cevabı verince, o kestirip attı:
— O halde tanıyorsun.
Sonra, benden cevap almıya bile lüzum görmeden, bir yarım daire çizerek dönüp gitti.
Makine oğultuları arasına karışan şarkı ve gazel oğultuları sürüp gidiyordu.
Yaptığım bobinlerin adedini artık bilmiyorum. O kadar fazlalaştı. Yerlere dökülen parçaları topladım.
Yorgunluktan ayaklarım sızlıyor. Zaman zaman sağ ve sol bacaklarımı yerden keserek dinlenmiye çalışıyor, biraz uzaktası makinelerde durmadan çalışan erkek ve kadın işçileri seyrediyordum.
Çok dalmış olacağım ki, yanıma gelen gözcünün farkına bile varmamışım. Birdenbire sesinin kulaklarımda oğuldadığını duydum:
— Ne duruyorsun? Önündekileri toplasana!.. Haydi durma... Yumak taşı...
Dediğini yaptım. Yaptıkça üzerime çullandı. Söylemediğini bırakmadı. Bu adamın benimle ne hesabı vardı ki bu kadar üzerime düşmüştü?
Bunu yumuşak durduğuma yordum. Tekrar gelip te aynı şekilde konuşmaya başlayınca sertleştim:
— Eeee! Sen de hep beni görüyorsun. İşte durmadan çalışıyorum, dedim.
— Gözün erkekler tarafından ayrılmıyor. Hep etrafına bakıyorsun. İnsan çalışırken önüne bakar.
— Nasıl çalışırsam çalışayım. Çalışıyorum ya...
Maksadım, daha ilk saatlerde geçimsizlik çıkarmak değildi. Belki bunu da tecrübe edecektim amma, henüz sırası gelmemişti.
Bereket ki o da üstelemedi. Yoksa iş alevlenip gidecek, programımın sonundaki maddeleri daha önceden tatbika başlamış olacaktım.
Soğuk kanlılığımı muhafaza ettim. Yerdeki öte beriyi toplayarak kenara koydum. Yumak taşıdım ve makine başındaki sarılan bobinleri gözden geçirdim.
***
Öğle olmuştu. Birdenbire makinelerin oğultusu kesildi. İşçiler dağıldı. Şimdi, makine oğultusu yerine fabrikayı işçi gürültüsü kapladı.
Biz bir kaç işçi, yün yumakların üstüne oturarak fabrikaya gelirken, yanımızda getirdiğimiz yiyecek paketlerini kucaklarımızda açtık. İşçinin en tatlı yemeği biraz katıkla somun ekmektir. Eğilip kalkmanın boşalttığı mideye inan her lokma, işçi kuvvetini artırmakta devam eder.
Ağız şapırtıları arasında doyan karınlar, vücutta hararet doğuruyor ve eller ortada duran bir şişeye uzanıyor. Her ağız, aynı şişeye dayanıyor ve bir kaç yudum içip bırakıyor.
Gözümü Zehradan ayıramıyorum. Ne tatlı, ne iştahlı yemek yeyişi var! Mütemadiyen gülüyor. Her şeyi güzel görüyor. Onun için dünyanın hiç bir kötü tarafı yoktur. Hayatından, kazancından, çalışmasından memnundur. Daha fazlasında gözü yok.
Yemek sırasında, iki gün evvel fabrikadan ayrılarak daha yüksek yevmiye ile başka yere giden bir bayandan bahsediyorlardı. Mevzuu, yanımıza gelip çöken yeşil gözlü bir kız açmıştı. Daha gelir gelmez:
— Zehra, dedi, iki gündür Fikret görünmedi. Nerede, hasta mı acaba?
Zehra, lokmasını yanağiyle dişleri arasına develer gibi sıkıştırarak geniş bir gülümsemeyle cevap verdi:
— A! Haberin yok mu senin? Onun gözü zenginlikte. 20 kuruş fazlasiyle bizden ayrıldı.
— Deme?
— Neye demeyecekmişim kız. Ne dedim ki demeyeyim?
— Nereye gitti?
— Vallaha bilmem, nereye gittiğini, amma on beş gün oldu, müdürlüğe haber vermiş gideceğini, birdenbire gitmiş değil..
— Tabiî haber verecek, demek yirmi kuruş fazla alıyormuş.
— Öyle dedi, bilmem doğru mu?
— Neye yalan söylesin?
— Aman canım sen de.. Fikretin yirmi kuruş fazlası nesine verilsin?..
— Aman yapma kardeşim! Pek güzel bir işçidir.
— Güzelliğine bir şey demedim. Senelerdenberi burada çalışıyordu. Nesi eksikti? Fazla alıp ta ne olacakmış sanki. Doğrusu bana teklif etseler ben kabul etmem... Buradan aldığımla Allaha çok şükür geçinip gidiyoruz. Daha fazlasını ne yapayım? Başım derde girer sonra... İnsanın hayatı sinema ister, çay ister, sırtı kürk ister... Yazık değil mi bana, birde onları düşüneyim de dertsiz başımı derde mi sokayım?.
Hiç şüphe yoktu ki Zehranın bu sözleri hakikatle alayın mezcedilmiş bir şekliydi. Fazla verilseydi almam demeyecekti.
Fazla ücretle başka bir yer teklif edilseydi, o da konuşmanın mihveri olan Fikret gibi hareket edecekti.
Fakat o, böyle bir teklif almadığından, fazla kazanmadığından müteessir değildi. Daha fazla bir kazanca bu dakika ihtiyaç bile hissetmediği muhakketti. Demek ki hakikaten aldığıyla geçinebiliyordu.
Sonradan gelen hiç te böyleye benzemiyordu:
— Pekâlâ işçidir de, dedi. Bizim de ondan eksiğimiz yok amma talih nerede? Fazla kazanmayı kim istemez?
Zehra, Nimetin bıraktığı su şişesini ağzına dikti. Çenesinden akıta akıta içti. Sonra kolunun yeniyle kuruladı. Cevap vermedi. Başını Nimete çevirerek:
— Çıkar bakalım, şu ayvayı hınzır, dedi.
— Saklayacak mıyım sandın? Tabii çıkaracağım.
— Hadi öyleyse... Bilirim sen iyi kızsındır.. Bize tattırmadan boğazından hiç bir şey geçmez.
Nimet yanındaki çıkından ayvayı çıkardı. Doğrudan doğruya Zehraya uzattı.
Zehra da sonradan gelene uzattı:
— Al bakalım, dedi. Zengin olduğun zaman yeyeceğin kompostoların hayaliyle buluştur.
(Devamı var)
Kaynak: Haber (Akşam Postası), 30 İkinciteşrin 1937, Sayfa 7.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Süreyya Paşa Mensucat Fabrikası, gözcüler, kadın işçiler
28 Eki 2022

YAZARLAR

Kupür
Geçmiş gazete ve dergilerden yazılar, makaleler, röportajlar. İki haftada bir cuma neşrolunur.
İLGİLİ OKUMALAR


