Messner'in yıkıcı savaş teorisi: Toplumsal dirençliliğin aşınması neden bir millî güvenlik riski?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Askerî düşünür Evgeny Messner, Rus-Alman bir ailenin çocuğuydu. Rus İmparatorluk Ordusu’nda subaydı. 1917 Ekim Devrimi’yle başlayan Rus İç Savaşı’nda Bolşevikler’e karşı Beyaz Ordu’da yer aldı. Savaştan sonra Yugoslavya’ya kaçtı. Sürgündeki Rus muhalefetinin bir üyesiydi. Bu yapı içinde asker, gazeteci ve Belgrad’daki askerî akademide profesör olarak çalıştı.
- Azılı bir anti komünistti. Bu nedenle 2. Dünya Savaşı’nda bir dönem Nazi Birleşik Silahlı Kuvvetleri’nde propaganda subayı olarak dahi görev yaptı. Savaştan sonra, 1947’de birçok Nazi gibi Arjantin’e kaçtı. Burada gazeteci, yayıncı, yazar ve askerî teorisyen olarak önceki çalışmalarına devam etti.
Kendisinden haberdar olmamızı sağlayan yıkıcı savaş (subversion war) teorisini 1960’larda burada yazdı.
'Yıkıcı savaş teorisi' neden önemli?
Messner, bu kavramı 2. Dünya Savaşı sonrasında klasik savaş anlayışının geçerliliğini yitirdiğini savunmak ve modern çatışmaları açıklamak için geliştirmişti. Ona göre savaşın doğası değişmişti. Modern savaş artık orduların cephede çarpışması değil, toplumların içeriden çözülmesi üzerine kuruluydu.
- Gelecekte savaşların, askerî değil psikolojik, sosyal ve siyasal alanlarda kazanılacağını iddia ediyordu.
Ona göre resmen ilan edilmeyen savaşlar yaşanacak, cephe hatları yok olacak, dolayısıyla savaş ile arasındaki çizgi belirsizleşecekti. Bu savaş türünün temel hedefiyse “devletlerin iç düzeni” idi.
Hedef toplumların zihni ve morali
Messner, bu doğrultuda ana savaş alanın tıpkı günümüzdeki bilişsel savaşta olduğu gibi, toplumların zihni ve morali olduğunu söylüyordu. Hedef, halkın devlete olan güveni, toplumsal birlik duygusu ve merkezî otoritenin meşruiyetiydi. Messner, savaşmak için silahlar yerine algı ve duyguları etkileyecek araçların kullanılacağını belirtiyordu.
Klasik savaşma anlayışında ordu merkezdeyken “yıkıcı savaş”ta askerî güç ikincil konumdaydı. Messner bu “yeni durumda” propaganda, psikolojik harp ve bilgi operasyonları ile kurgulanan harekatların askerî olanlardan daha etkili olduğunu söylüyor; bunların operasyonelleştirilmesinin de provokasyon ve yerel ayaklanmalar ile hayata geçirilebileceğini öne sürüyordu. Zira ona göre ordu ya da devletlerin merkezi “zor gücü” çoğu zaman “modern çağın” tehditleriyle mücadele etmekte yetersiz kalacaktı. Hatta zamanında müdahale mümkün değildi.
Messner’e göre bu savaşma türünde devletlerin ordularının karşısında benzeri bir ordu olmayacaktı. Düzenli ve düzensiz birlik ayrımı ortadan kalkıyordu. Savaşın aktörleri yerel silahlı gruplar ya da terörist organizasyonlar; sivil aktivistler, medya, entelektüeller, yerel siyasi ve sosyolojik elitler ve “dış destekli ağlar” dan oluşacaktı. Yani “yıkıcı savaş”ın sanal durumu buysa kim “düşman” ve “asker” statüsünde, kim “sivil” belli olmayacaktı.
İdeolojik sızma nedir?
Teoriye göre bu savaş türünün yürütüldüğü, yani teorinin uygulamada “silahlaştırılmasını” sağlayan birkaç araç vardı: İdeolojik sızma, propaganda ve dezenformasyon, toplumsal kutuplaştırma, hukuk ve ahlakın araçsallaştırılması, küçük çaplı ama sürekli şiddet ve devleti aşırı güç kullanmaya zorlayarak meşruiyet kaybı yaratmak.
Bunlarla erişilmeye çalışılan temel amaç ise devleti kendi halkına karşı hataya sürüklemekti. Messner’e göre devlet; kurumsal olarak bürokratik yavaşlık, hukuki kısıtlamalar, ulusal ve uluslararası kamuoyu baskısı, ahlaki üstünlüğü kaybetme korkusu ve iç siyasi bölünmeler nedeniyle zayıf bir organizmaydı. “Yıkıcı savaş teorisini” uygulayan rakipler de bu zayıflıkları sistemli bir biçimde kendi stratejik hedefleri doğrultusunda kullanırdı.
Bu savaşta zafer ordunun yenilmesi değil, devletin zayıflaması ve yönetilemez hâle gelmesiyle kazanıldırdı. Yani ana hedef ulusların kurumsal ve toplumsal dirençliliğiydi. Çünkü teoriye göre birbirine ve devletine güvenini kaybeden halk tarafsızlaşır, pasifleşir, direnç göstermeyi bırakırdı. Dolayısıyla savaşan tüm taraflar için büyük maliyetleri olacak “askerî” bir yenilgiye gerek yoktu.
"Madem böyle de oluyordu, neden hâlâ savaşlar var?" diyenleriniz olacaktır. Malum, teorilerin pratiğe dökülmesi her zaman kolay olmuyor. Lakin sağlam teoriler kendilerini kavramsallıktan kurtarmak ve operasyonelleştirmek için neyin nasıl yapılacağını, bu yapılanla ne hedeflendiğini ve hedefe ulaşmak için uygulama işlemezse alternatif planlarını da tarif ediyorlar.
Messner’in teorisinde silahlaştırılan uygulamalardan en muğlak gibi görünenini, “ideolojik sızma”yı ele alalım. Bu, yıkıcı savaş teorisinde bir devletin ya da toplumun resmî ideolojisini devirmekten, yok etmekten ziyade, onun zihinsel ve ahlaki bağışıklık sistemini içeriden aşındırma süreci olarak anlaşılabilir. Açık propagandadan ya da bir dayatmadan ziyade toplumun kendi içinden, kendi diliyle ve kendi değerlerine yaslanarak yürütülen bir etki sürecidir.
Bu yöntem yeni bir ideoloji aşılamaktan ziyade mevcut inançları şüpheli, çelişkili ve meşruiyeti tartışmalı hâle getirmeyi amaçlar. Toplumun anlam dünyasını parçalamaya, doğru-yanlış, meşru-gayrimeşru ayrımlarını bulanıklaştırmaya yönelik bir çabadır.
Peki burada hedef neresidir? Yani bu “sızma” nereye yapılır? Messner’e göre hedef doğrudan devlet değildir. İlk “sızma” direk olarak toplumun taşıyıcı kolonları ve değerler sistemine yapılır. Bunlar toplumun adalet anlayışı, otorite algısı, meşruiyet fikri, doğru- yanlış kerterizleri gibi “doğal” kabul ettiği normlardır.
Bu hedefleme üzerinden amaçlanan “yeni değerler” yaratmak değil, eskilerinin artık işe yaramadığı hissini üretmektir. Bu bakış toplumsal dilde “Adalet zaten hiçbir zaman yoktu”, “Bu kurumlar zaten hep baskıcıydı”, “Bu değerler eskide kaldı, hepsi çağdışı” gibi cümlelerle ifadesini bulur.
Amaç toplumları kendisine yabancılaştırmak ve dirençliliği etkilemek
Bu süreçlerin sonucu olarak toplum kendi normlarına yabancılaşır. Diğer taraftan devlet-toplum ilişkisi, yani meşruiyet bağı zayıflar. Messner açısından ideolojik sızmanın en kritik hedefi burasıdır: Devleti kurumlarıyla birlikte toplumun “biz”i olmaktan çıkarmak, onu soyut, yabancı ve düşmanca bir aktör hâline getirmek.
- Meşruiyet sorgulaması sonucunda birey devlete karşı sorumluluk hissetmez. Kriz anında devleti ve kendiyle ilişkili kurumlarını savunmaz. Devlet zayıfladığında bunu kendi meselesi olarak görmez. Messner’e göre bu eşik aşıldığında savaş neredeyse kazanılmıştır.
Messner’in bu eşiğe ulaşmak ve onu aşmak için ideolojik sızma üzerinden tanımladığı diğer en büyük hedef ise toplumsal birlik ve ortak kimliktir. İdeolojik sızma, toplumu birarada tutan ortak anlatıları hedef alır: Ortak tarih, ortak gelecek tahayyülü ve ortak “biz” duygusu. Amaç, toplumu homojen hâle getirmek değil; birbirine güvenmeyen, sürekli çatışan gruplara ayırmaktır.
Bu yüzden Messner’e göre kutuplaşma, ideolojik sızmanın yan ürünü değil, doğal sonucudur. Sosyal uyum ve güven yerine bitmeyen gerginlikler, kapanmayan yaralar ve sürekli bir “olağanüstülük hâli” vardır. Gelecek, “öngörülebilir” değildir. Toplumsal kaos çıkmasa da, ki hedeflenen o değildir, istikrar imkansızlaşır. Sonuç olarak toplum bölündükçe, sorunlara ve tehditlere karşı ortak refleks üretilemez, kolektif direnç kaybolur. Çünkü her grup sadece kendi hikayesine inanır. Toplum yorulur. Normal olan unutulur. Devlet refleksleri körelir. İşte Messner’e göre savaş tam da bu noktada kazanılmıştır.
Bence yıldızlarının siyasiler olduğu; elit kutuplaştırması ve kutuplaştırıcı aktörlerden (TV yorumcusu, akademisyen, kültürel elit vb.), kurumlardaki gözle görülür erime, bürokrasideki çürüme iddiaları, liyakatsızlık, ayrıcalıklı hukuk iddiaları vb. olguların nasıl “yıkıcı savaş”ın veya varyantlarının amaçları doğrultusunda potansiyel uygulayan açısından “faydalı” olduğundan bahsedip daha da uzatmayayım.
İnsanlar birbirlerine ve kurumlara güvenmiyor
Uluslararası çalışmalarıyla tanınan PEW Araştırma Merkezi’nin 2025’te 25 ülkede yaptığı anketlerin sonuçlarını yayımladığı “Dünyada Başkalarına Güvenin En Yüksek ve En Düşük Olduğu Yerler” araştırmasının sonucuna göre birbirine güven konusunda Türkiye sonuncu sırada.
- “Çoğu insana güvenilir” diyenlerin oranı yalnızca %14. Güvenilmez diyenlerin oranı ise %84. Yani toplumun ezici çoğunluğu, gündelik hayatını temel bir güvensizlik varsayımı üzerinden kuruyor.
TÜİK 2024 verilerine göre yasaların herkese adil ve tarafsız uygulanmadığını düşünenlerin oranı %46,4. EuroPol’ün Kasım 2025’te 28 ilde yaptığı araştırmaya göre "TÜİK’e güveniyorum" diyenlerin oranıysa %46,5. Aynı ankette YSK’ ya güvenenlerin oranı %40,7; Diyanet İşleri Başkanlığı’na güvenenlerin oranı %27,4, Kızılay’a güvenenlerin oranıysa %39,6 çıkmış.
Asal Araştırma Şirketi’nin Haziran 2025 tarihinde “Sizce bugün Türkiye’nin en güvenilir kurumu hangisidir?" sorusuyla yaptığı araştırmanın sonuçları ise inanılamayacak kadar şaşırtıcı. 26 ilde 2012 katılımcıyla yapılan anketlere göre katılanların %24,9’u hiçbir kuruma güvenmiyor.
- Türk Silahlı Kuvvetleri’ne güvenenlerin oranı %18. MİT’e %13,5, polise %10,6, Cumhurbaşkanlığı’na %8,3, TBMM’ye %8,1, YSK'ya %2, Diyanet İşleri Başkanlığı’na %1,9, belediyelere %1,6, yargıya %1,6, TÜİK’e %1,3, politikacılara %1, medyaya %0,8 güveniyor.
Dünya Değerler Araştırması (World Values Survey) bulgularına göreyse Türkiye’de zaten geleneksel olarak düşük olan “genelleştirilmiş güven oranı”nda 1990’lardan itibaren daha büyük bir düşüş var. İstanbul Bilgi Üniversitesi, TURKUAZLAB’ın 2020 yılındaki “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları” araştırmasının bulguları ise durumu katmanlandırıyor.
Araştırmaya göre katılımcılardan “Siyasal olarak en uzak hissettiğim partinin taraftarlarıyla komşu olmak istemem” diyenler %61, "İş yapmak istemem" diyenler %72, "Çocuğumun çocuğuyla oynamasını istemem" diyenler %67, "Çocuğumun çocuğuyla evlenmesini istemem" diyenler %75. Sosyal mesafenin büyüklüğüne bakar mısınız?
Yine katılımcıların birbirlerine karşı benimsediği “ahlaki üstünlük” şaşırtıcı. “Yakın hissettiğim parti taraftarları vatanseverdir” diyenler %87, "Ülkenin yararına çalışır" diyenler %86, "Onurludur" diyenler %85, "Açık fikirlidir" diyenler %84, "Zekidir" diyenler %83 ve "Cömerttir" diyenler % 80.
- Diğer taraftan “Uzak hissettiğim parti taraftarları ikiyüzlüdür” diyenler %86, "Bencildir" diyenler %85, "Kibirlidir" diyenler %82, "Zalimdir" diyenler %79, "Ülkeye tehdit oluşturur" diyenler %78 ve "Bağnazdır" diyenler %77.
“Siyasal hoşgörü”nün oranı ise insana hak ve demokrasi kavramlarını sorgulatıyor. Katılımcılardan "En uzak hissettiğim parti taraftarları yaşadığım şehirde yürüyüş düzenleyemez" diyenler %41, "Yaşadığım şehirde basın açıklaması yapamaz" diyenler %37, "Yaşadığım şehirde toplantı düzenleyemez" diyenler %37, "Kendi ihtiyaçlarına uygun eğitim alamaz" diyenler %35, "Siyasette aday olamaz" diyenler %34, "Telefonları dinlenebilir" diyenler %48.
Yani görünene göre yaşadığımız geçici bir dalgalanma değil; yapısal bir durum. Bu noktada İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin araştırmasının siyasetin tüm taraflarınca kutuplaştırmanın doruğa çıkarıldığı geçen iki seçim ve İBB soruşturmasından önce olduğunu hatırlatmak isterim.
Gelecek öngörüsü kayboldukça güvensizlik artıyor
Son 7-8 yıldır yaşadığımız ekonomik ve siyasi belirsizlikler şüphesiz bu tabloyu daha da derinleştiriyor. Doğal olarak geleceğe dair öngörü kayboldukça insanlar daha içe kapanık, daha kısa vadeli ve daha “güvensiz” davranıyorlar.
Ne var ki Türkiye’de bugün sorun sadece güvenin düşük olması değil; güvenin yeniden üretilememesi. Bu da ne yazık ki “toplumsal dirençliliği” dipten ve sessizce aşındırıyor. Bu durum, yine ne yazık ki, Messner’in teorisinde toplumları uyardığı temel riskle örtüşüyor: Toplum, dış müdahaleye gerek kalmadan kendi içinde kırılgan hâle geliyor. Bu kırılganlık, askerî değil; psikolojik ve sosyolojik bir zayıflık olarak kendini gösteriyor.
- Yine ne yazık ki, Messner’e göre bunlar zayıfladığında, “Savaş çoktan başlamıştır sadece kimse adına savaş dememektedir.”
Tam bu noktada durup, üst üste birkaç kez düşünmek gerekiyor. Zira Messner’in teorisi bize şunu hatırlatıyor: Toplumsal dirençlilik, tankla, topla, tüfekle değil; adaletle, öngörülebilirlikle ve güvenle inşa edilir.
Ekonomik öngörülebilirlikle ilgili konuşmamıza sanırım gerek yok. Hepimiz farklı seviyelerde olsa da aynı ekonomik şiddeti yıllardır yaşıyoruz ve bu devam edecekmiş gibi de duruyor.
Diğer taraftan Saros Araştırma’nın Eylül 2025’te yaptığı bir ankete göre "Türkiye'de adalet sorunu olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna “Evet” diyenlerin oranı %81,5 iken “Kısmen” diyenlerin oranı %15.7. Yani katılımcılardan adalete güven sorunu yaşadığını belirtenlerin oranı %97!
Ziyadesiyle kutuplaşmış bir bilgi ortamından, gerçekler yerine komplo teorileriyle çöplüğe dönen sosyal medyadan, mutluluk ve gelecek beklentisi vs. gibi anketlerden ve bunların toplumsal dirençlilikle bağından bahsedip canınızı daha fazla sıkmayayım.
Hibrit tehditler ne kadar gerçek ve toplumsal dirençlilik neden önemli?
Bugün “hibrit savaş” kavramı altında tartıştığımız birçok başlık Messner’in metinlerinde onlarca yıl önce yer almış. Müttefiklerimiz de geleneksel rakiplerimiz de yeni durumda, özellikle bilişsel savaş alanında, bunları geliştire geliştire uyguluyor. Messner’in en önemli uyarısıyla ilgili durumumuz ise ne yazık ki yukarıdaki gibi. Ve bu bir millî güvenlik riski.
Hatırlamak gerekir: Geçen iki yıl içinde kuzeyimizde, doğumuzda, güneydoğumuzda ve deniz sınırımızda 6 sıcak çatışma çıktı. Bazıları sürüyor. Avrupa ve Karadeniz’de daha derinleşmemesi için çaba sarfettiğimiz bir gerginlik gitgide büyüyor. Doğu Akdeniz’de komşularımız “bölgenin güvenliği adına” açıktan bizim dahil olmadığımız pozisyonlar alıyorlar. Son dönemde başka birçok görünür ya da görünmez hibrit sınama güvenlikle ilgili endişelerimizi artırıyor.
- Sonra tam bunları yazarken insanın aklına Meclis’te geçen yılki bir resepsiyonda Devlet Bahçeli’nin oldukça babacan bir tavırla Özgür Özel’e “Bazen siyaseten söylediğimiz şeyler oluyor, kırılmıyorsun değil mi?” diye sorması geliyor.
Toplumsal yansımasını düşünüp içinden “E söyleme o zaman” diye geçiriyor insan.
Sonra akla bir soru daha geliyor? Siz, “biz”e ne yaptınız?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Utku Başar
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudu. Aynı bölümde yüksek lisans yaparken Mehmet Ali Birand’ın teklifiyle gazeteciliğe başladı. 32. Gün belgeselleri ile birlikte CNN Türk Dış haber servisinde çalışırken CNN International ve farklı uluslararası yayın organizasyonları için prodüktörlük yaptı. 2004’te muhabir olarak girdiği 32. Gün’ den 2013’te genel yayın yönetmeni olarak ayrıldı. 2013-2015 arası CNN Türk’te kendi haftalık belgesel programını hazırlayıp sundu. Ulusal ve uluslararası şirketler için kıdemli pazarlama iletişimi danışmanı olarak çalıştı. Maya Vakfı’nın diplomasi ve operasyon direktörlüğünü, Deniz Temiz Derneği Turmepa’ nın genel müdür yardımcılığını yaptı. Aralarında 140 Journos, Reflekt, Habertürk gibi kurumların bulunduğu geleneksel ve dijital yayıncılar için strateji - içerik - yayın danışmanlığı ve yöneticilik yaptı. Aralarında Al Jazeera, Maclean’s, DW/+90 ve 12 Punto’nun da bulunduğu çeşitli ulusal ve uluslararası yayın kuruluşlarına serbest gazeteci olarak katkıda bulundu. Kampanya bazlı siyaset ve stratejik iletişim danışmanlığı yapıyor, uluslararası ve ulusal askeri tatbikatlarda StratCom ve medya SME olarak çalışıyor. resaid’in kurucularından.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




