🪦 Mezarlıkta Mezcal

Oaxaca yolunda otobüsteyiz. Yol arkadaşım Burak’la yaptığımız yolculuğu sorguluyoruz. Ölüler Günü ile ilgili “Kesin abartılan, sosyal medyanın şişirdiği bir etkinlik.” diye aramızda konuşuyoruz.
Pek umutsuzca Oaxaca’ya varıp kalacağımız yere yerleşiyoruz. İlk işimiz kendimizi şehrin sarı sokaklarına atmak oluyor. Yürüdükçe ön yargılı davrandığımız şehirle aramız düzeliyor. Ölüler Günü’ne rengârenk süslerle hazırlanmış şehir kısa sürede sempatimizi kazanıyor. Bir ara sokaktan çıkarken yüzleri kuru kafa makyajlı ufak çocuklardan oluşan bir kortej önümüzü kesiyor. Yüzlerce çocuk özel kıyafetler ve makyajlarla merkeze doğru yürüyorlar. O anda 31 Ekim tarihinin çocuk ruhlara ait olduğunu öğreniyoruz. Öncelik bu pagan geleneğinde olması gerektiği gibi çocukların olmuş. Masumun önceliği elinden alınmamış.

Öğleden sonra sokak sokak gezip makyaj yaptırmak için bir güzellik salonu buluyoruz. Kadınlarla dolu bu salonda meraklı bakışlar altında yüzlerimiz boyanıyor. Hâlâ gece karşılaşacaklarımızla ilgili şüphelerimiz var. Cadılar Bayramı kutlamalarının farklı bir versiyonu ile karşılaşacağımızı tahmin ediyoruz. Ancak şehrin bizi soktuğu ruh hâli bizi bu güzellik salonuna sürüklüyor. Yüzümüzde renkli kuru kafa makyajlarıyla gün battıktan sonra şehrin dev mezarlığı Xoxo’nun yolunu tutuyoruz. Mezarlığın girişine kurulan dev sahnede büyük bir orkestra klasik müzik çalıyor. Mezarlığın çevresindeki sokaklar yemek ve içki tezgâhlarıyla dolmuş. Büyük kalabalık yüzünden yollar tıkalı.
Mezarlığa girer girmez sanki bir film setine düşüyoruz. Mumlarla aydınlatılan kabirler sarı kadife çiçekleri, ufak fenerler, yemekler, içkiler ve renkli kağıtlarla süslenmiş. Başlarında duran insanlar bir şeyler yiyip içiyor. Burak ile mezarlığın farklı noktalarını dolaşmak için ayrılıyoruz. Kısa süre sonra bir kabir önünde duruyorum. Bir anne ve oğlu oturuyor. Mezarda yatanın çocuğun babası, kadının ise kocası olduğunu öğreniyorum. Beni evlerine gelmiş bir misafir gibi ağırlıyorlar. Yiyecek bir şeyler ikram edildikten sonra bir anda mezcal şişesi çıkıyor ve bir shot bardağı doldurulup bana ikram ediliyor. Bu ikramı reddetmek kabalık. Bir dikişte ev yapımı mezcal'i mideme indiriyorum. “Ölmüşlerinin canına değsin” lafının İspanyolcası nedir acaba diye geçiriyorum içimden.
Bir süre muhabbet ettikten sonra o kabirden ayrılıp dolanmaya devam ediyorum. Kendimi başka bir kabirde buluyorum. Kovboy şapkalı bir erkek epey düzgün bir İngilizce ile beni mezar başına davet ediyor. Karısı ve kızıyla mezarı süslemiş, oturuyorlar. Annesinin orada yattığını öğreniyorum. Her yıl Ölüler Günü için Amerika’da yaşadığı Denver’dan Oaxaca’ya geldiğini söylüyor. “İnsan son nefesini verdiğinde değil; sevdikleri tarafından unutulduğunda ölür.” diyerek aslında tüm Ölüler Günü felsefesini tek cümlede özetliyor. Sürekli boşalan bardağım bu defa viski ile dolduruluyor. Bir yandan telefondan yaptığı çalma listesinden annesinin sevdiği şarkıları çalıyor.
İnanışa göre Ölüler Günü hayatını kaybedip diğer dünyaya geçenlerin dünyaya geri döndüğü bir süreç. Hazırlanan altar'lara fotoğrafları konan kayıplar hatırlandıklarını görüp dünyayı ziyaret ediyorlar. Bu ziyaret nedeniyle de onları unutmayanlar ölülerin sevdikleri yemek ve içkileri mezarlarına getiriyorlar. Mezarlıkta dolaşırken karşılaştığım, kocasının mezarı başında ateş yakıp üstüne yerleştirdiği kazanda kocasının en sevdiği yemeği yapıp insanlara dağıtan teyze bunun en canlı örneği oluyor.

Yürümeye devam ettikçe mezarlar başında müzik çalan bando ekipleriyle karşılaşıyorum. Ölülerin yakınları bu ekiplere onların sevdiği şarkıları çaldırıyor. Ölülerin ziyaretlerinin mutlu geçmesi için her şey düşünülmüş. Mezarlıkta adeta yok yok. Bir anda kulağıma uzaklardan tanıdık bir melodi geliyor. Yıllardır dinlediğim geleneksel bir Meksika şarkısı olan La Llorona bu. Mezarlar arasından geçerek sese doğru ilerliyorum. Bir genç annesinin mezarının başında akordeonla bu harika eseri çalıp söylüyor. Yanında ise diğer akrabaları var. Hep beraber bu hüzünlü şarkıyı dinliyoruz. Mumlarla aydınlanan ortama derin bir huzur hakim. Şarkı bitiyor, yeni bir şarkı başlıyor. Sanki bir mezarda değil de bir barda samimi bir ortamda bulunuyoruz. Bir süre sonra çocuğun babası olduğunu öğrendiğim bir erkekle tanışıyorum. Çat pat konuşarak anlaşıp birbirimize şakalar yapıyoruz. La Llorona’yı çok sevdiğimi ve duyduğuma ne kadar mutlu olduğumu anlatıyorum. Gülüyor. Oğluna seslenip tekrar çalmasını istiyor. Bu anma gecesine katılıp onların kültürüne dahil olma çabalarım hoşlarına gitmiş olacak ki hemen klanlarına dahil oluyorum. Bir anda elime mezcal shot'lar tutuşturuluyor. Hep beraber erkek ve çevresindeki arkadaşları ile içmeye başlıyoruz. Bu esnada yakından geçen Burak’a seslenip onu da klana katıyoruz. Hep beraber içip, sevdiğimiz şarkıları dinleyip bu ailenin acısını paylaşıyoruz.
Burak ile bir ara göz göze gelip tüm önyargılarımıza gülmeye başlıyoruz. Bu defa hiç beklemediğimiz, gerçeküstü bir filmin içine düştüğümüzü fark ediyoruz. Bardağımı boş gördükçe sürekli yeni içki dolduruyor. Gecenin sonuna kadar oğluna herhâlde 17 defa La Llorona çaldırıyor. Kaybettiklerim aklıma geliyor. Kafamı göğe kaldırıyor ve el sallıyorum. Bizi gittikleri yerden izleyip mutlu olanları unutmadığımı bir şekilde göstermek için aklıma gelen yol bu. Aklıma sorular geliyor: Ölüm denen mevzuya ölen kişinin daha yaşayabileceklerini düşünüp mü üzülüyoruz yoksa ölen kişiyle yaşayabileceklerimizi mi düşünüp üzülüyoruz? Eğer birincisiyse ona yapacak bir şey yok. Ancak ikincisiyse, neden erteliyoruz?
Mezarlıkta Kerimcan ve tanıştığı aile
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Yüzleri kuru kafa makyajlı ufak çocuklardan oluşan bir kortej önümüzü kesiyor... ☠️ Oaxaca'da Ölüler Günü'ndeyiz! ☠️
02 Kas 2022

YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR


