Ne kutsal bir geçmiş ne hayali bir gelecek: 'Sosyal çürüme' söylemi neyi gizliyor?

“Çürüme” retoriği, aslında hiç varolmamış bir geçmişe yönelik nostaljik özlemlere dokunarak gerçek nedenlerin üstünü örten muhafazakar anlatıyı da besliyor. Böylece gerçek nedenler yerine birtakım ahlaki çıkmazlar öne çıkarak, çözümün hayalî bir geçmişte olduğu fikri yayılıyor.
Ne kutsal bir geçmiş ne hayali bir gelecek: 'Sosyal çürüme' söylemi neyi gizliyor?

13 Ekim - Paribu - Gündem
Paribu ile birlikte

Kripto Bilinirlik ve Algı Araştırması sonuçları açıklandı Kripto Para Bilinirlik ve Algı Araştırması nedir? Paribu ’nun, iki yıldır FutureBright Group iş birliğiyle yürüttüğü ve 2020 yılından beri her yıl düzenli olarak gerçekleştirdiği ve alanında en kapsamlı olan bu araştırma, Türkiye’de kripto paralara yönelik bilinirlik ve algıdaki değişimleri gözlemliyor. Ne amaçlıyor? Araştırma , Türkiye’de kripto para ekosisteminde yaşanan gelişmelere ayna tutmak, elde edilen verileri kamu ve paydaşlarla paylaşmak, kripto paraya dair beklentileri, motivasyonları ve bariyerleri tespit etmek ve çıkan sonuçlar nezdinde yapılabileceklere dair doğru bir yol haritası çıkarma amacını taşıyor. Araştırmadan öne çıkanlar neler? ● Kripto paraların duyulma oranı %99’a ulaştı. ● Bitcoin, en çok tercih edilen kripto para olmaya devam ediyor. ● Kripto para ile işlem yapanların oranı her yıl artıyor. ● Kripto paraların en çok kısa vadeli alım satım işlemleri için kullanıldığı düşünülüyor. ● Kripto paralar ile işlem yapanların 4’te 1’i son 6 ayda bu alana adım attı. ● Her 10 kişiden 4’ü kripto para cüzdanı kavramını biliyor. Araştırmanın detaylı sonuçları ve raporun tamamı için ParibuLog ’u ziyaret edebilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme adlı çalışmasında İngiltere'de 12 yaşındaki iki çocuğun bir bebeği öldürdüğü haberi üzerine bir infialin yaşandığını ve toplumun dehşete sürüklendiğini aktarır. Eagleton’a göre burada asıl şaşırtıcı olan, böyle korkunç olayların daha sık yaşanmamasıdır. Çünkü yetişkinlere ait süper-ego ve ahlaka sahip olmayan çocukların bize bir taraftan benzeyen ama bir taraftan da benzemeyen bir tekinsizlikleri vardır. Ancak burada Eagleton başka bir pencere daha açar. 

  • Ona göre o çocuklara atfedilen kötülükle beraber onları şeytanileştirmek, gerçek nedenleri ve toplumsal koşulları irdelemenin önüne bir set çeker. Çünkü “Bir eyleme kötü demek, onun kavrayışımızın ötesinde olduğunu söylemektir.”

Son dönemdeki kadın cinayetleriyle ilgili sürekli önümüze düşen haberler de toplumun her kesiminde bir infiale sebep oluyor. Kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere toplumun önemli bir kesiminin kendilerini güvende hissetmediği, geleceğe dair beklentilerin giderek karamsarlaştığı, felaket ve dehşet retoriklerinin baskın olduğu bir denklemin içinde yaşıyoruz. Bu denklemde bazı kavramlar diğerlerine nazaran daha çok kullanılıyor. Bunlardan biri de "sosyal çürüme."

Herkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu değildir

Her toplumsal infialin ardından refleksif olarak ortaya çıkan bu kavram, fiziksel dünyada canlı bir organizmanın organik bir şekilde yok oluşunu ifade eder. Gündemin dehşeti karşısında ise toplumsal bir çöküşü, geri dönüşsüz bir bozulmanın başlangıcını ve nihai sona çok yakın olduğumuza dair bir yakınmayı ifade edecek şekilde kullanılıyor; sürüklendiğimiz bir felakete karşı uyarma amacını taşıyor.

Buna benzer gündemlerde mutlaka bir sokak röportajı dolaşıma giriyor ve orada birisi Türkiye’nin “sosyal çürüme”den muzdarip olduğunu söylüyor. Kapitalin kendini yenileyeceği, ekonomik krizin tali olduğu gibi kolay yanlışlanabilecek argümanlarla örülü bu söylemlerdeki kültürel huysuzluk ifadesi, aslında yakınmayla birlikte geçici bir tatmin duygusu da sağlıyor. 

  • Çünkü bu retorik, mücadele edilmesi gereken maddi, kültürel ve nesnel nedenler yerine, tam olarak sınırını bilmediğimiz, muğlak ve biçimsiz bir kötülük karşısındaki eylemsizliği meşrulaştırıyor.

Buradan hareketle “sosyal çürüme” ifadesinin, sorunları ortaya çıkaran koşullarla yüzleşememe, neden-sonuç ilişkilerini görmezden gelme ve yine o sorunları muğlak bir noktada bırakma konforu sağladığı için bu kadar fazla kullanıldığını söylemek mümkün. Örneğin, internet ortamında sistematik kadın düşmanlığı yürütenlerin de bu ifadeye hemen sarılması şaşırtıcı değil. Çünkü “çürüme” ifadesi, kriz anlarında bireysel sorumluluktan kaçmak veya saklanmak için kullanışlı bir dekor işlevi görüyor. 

Herkesin suçlu olduğu yerde aslında kimse suçlu değildir.

Toplumsal dayanışma ağlarının ve alternatif politik yolların silindiği; sorunları ortaya çıkaran koşulların muğlak sınırların arkasındaki karanlığa itildiği bu gibi ifadeler, uzun vadede kayıtsızlığı da besliyor. İnfial dönemlerinde her ne kadar toplumsal bir konsensüs sağlanıp kötümser yargılarla felaket şemsiyesinin altında ortaklaşılsa da kadınlara yönelik çevrimiçi nefret kampanyaları, hak mücadelelerine yönelik “sjw”, “woke” gibi küçümseyici yargılar ve kadın mücadelesine yönelik çeşitli itibarsızlaştırma çabaları, bu dönemlerin ardından tekrar olağan seyrine dönebiliyor. 

  • Zira böylesi kestirme yargılar, kamusal imkanları tamamen kısıtlayıp kıyametvari bir manzara sunduğu için, günün sonunda “çürümeye” atfedilen kötülük harekete geçmeyi ve mücadele etmeyi yararsız kılıyor.

“Çürüme” retoriği, aslında hiç varolmamış bir geçmişe yönelik nostaljik özlemlere dokunarak gerçek nedenlerin üstünü örten muhafazakar anlatıyı da besliyor. Böylece gerçek nedenler yerine birtakım ahlaki çıkmazlar öne çıkarak, çözümün hayalî bir geçmişte olduğu fikri yayılıyor.

Henüz çürümemiş hayali bir geçmişin özlemi

Nostalji, geleceksizlik fikrinin yaygınlaşmasında önemli bir rol oynuyor. Henüz “çürümeye” uğramamamış kutsanmış bir geçmişin icadı, yapay bir konfor alanı sağlarken, şimdinin çelişkilerine odaklanmayı da engelliyor. 

Teorisyen Mark Fisher da benzer bir noktadan hareketle, kültür endüstrisinin bizi gelişimden yoksun bir tekrara bağımlı hâle getirdiğini vurguluyor: 

  • Nostaljiye kapılıyoruz, çünkü şimdinin potansiyeline inancımız yok. Bu inanç eksikliği, felaket ve dünyanın sonu anlatılarını pazarlamanın hiç olmadığı kadar kolay hâle gelmesine neden oluyor.

Pazarlanabilir korkular ve kaygılar, uzun erimli bir uyuşukluğu beslerken bizi geleceksiz bir dünya tahayyülünün ortasına bırakıyor ve mücadele etmek için gereken araçları görünmezleştiriyor. Nitekim son yılların en popüler kültürel ürünlerinin “dünyanın sonu” ve “kıyamet” anlatılarına dayanması bu anlamda şaşırtıcı değil. Bu anlatılar da hep bir çeşit çürümeyi, yok oluşu ve yavaş yavaş ilerleyen bir bozulmayı merkeze oturtuyor. 

Temelsiz bir kötümserlik ve toptancı karamsar yargılar, içinde bulunduğumuz korku ortamını beslerken, infialin ardından iktidarın yarattığı normale de keskin bir dönüş sağlıyor. Esas sorunların kıyısında köşesinde duran yasaklar ve günah keçileri infialin ardından bir çeşit arınma pratiği olarak karşımıza çıkıyor. 

  • Böylece “sosyal çürüme” gibi yargıları bir sonraki infiale kadar çekmeceye kaldırırken hızla kayıtsızlığın bir huzursuzluk yaratmadığı o "normal"e dönüyoruz. 

Yazının başına dönersek infial zamanlarında ortaya çıkan “sosyal çürüme” ve "kötülük" gibi kategoriler, Eagleton’ın dediği gibi bizi yaşananları kavrayışımızın ve eyleme geçme kapasitemizin ötesine sürüklüyor. Baktığımız yerde gördüğümüz felaketler veya popüler ismiyle çürüme, doğal olarak o durumu kabullendiğimiz bir eylemsizlik hâlini beslemeye yarıyor. 

Sadece sonuçlarla ilgilendiğimiz ve sonunda “Her şey bitti, buradan dönüş yok, çürüyoruz” gibi toptan yargılarla karşıladığımız bu problemlerin açık nedenleri için mücadele eden birçok insan var. Umutsuzluğu besleyen kötümser yargıların ürettiği apolitizm içinde bu mücadelelerin görünmezleştirilmesi ve kenara itilmesi, içinde bulunduğunuz koşulları da yeniden üretiyor.

Çürümüyor, bozulmuyoruz; geri dönüşsüz bir yolda da değiliz. Burada sorulması gereken esas soru şu: Tüm bu felaketin ortasında biz ne yapıyoruz?

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto GündemAposto Gündem

BÜLTEN SAYISI

📬 The Cure'dan yeni tekli, kitap şenliği

İstanbul Edebiyat Evi’nin Asmalımescit’teki binasında düzenlenen Kıraathane Kitap Şenliği'nde 26 yayınevi okurlarla buluşuyor. The Cure'un 1 Kasım'da çıkacak yeni albümünden ikinci tekli yayınlandı.

13 Eki 2024

Paribu ile birlikte

YAZARLAR

Enes Köse

Aposto'da sorumlu editör.

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

18 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta