
Adına tavlanıp oturduğum London Pub’ın pavyon ışıkları altındayım. Yanımdaki masada kılıksız birkaç adam sert aksanlarıyla bir şeyler tartışıyorlar. Belki de insan kaçakçıları diye geçiriyorum içimden. Biraz ilerideki masada iki arkadaş kahkahalar eşliğinde bir şeyler konuşuyorlar. İki dünyanın birleştiği, yüzlerce yıldır Avrupa ile Afrika’nın köprüsü olmuş Tanca’nın arka sokaklarında girdiğim bar ortam olarak aradığım hiçbir şeyi sağlamıyor. Oysa akşamın başında gemicilerin sığındığı bir liman barını düşlemiştim.

Bağıra çağıra şarkılara eşlik ettikleri, her limanda bir tane olan sevgililerinden Tanca’da olanlarla eğlendikleri, gaza gelip birbirlerine içkiler ısmarladıkları köhne bir bardı aradığım. Bu hayalimi sadece köhneliğiyle destekleyen bar en azından müzikleri konusunda beklediğimden iyi. Tam bir kültürel zenginlik içeren çalma listesi bir anda Fas ezgilerinden Oasis’e uzanan çizgide ilerliyor. Bir anda tarihî bir liman kentinde dinlenecek şarkıların bir numaralı sahibinin sesi Charles Aznavour çalınıyor kulağıma. La Boheme’nin sözlerine karga sesimle eşlik edip bardan atılmak istemiyorum. O nedenle hafifçe mırıldanıp hatırlamadığım kısımlarda biramdan bir yudum alıyorum.
Günün yorgunluğu bastırınca London Pub’ın kasvetli ve loş ortamını terk ediyorum. Anlamsızca sokakları arşınlamak niyetim. Liman şehirlerinin arka sokaklarına ait o keyifli tekinsizliğin insana verdiği hafif ürpertiyi istiyorum. Bir bakkala giriyorum kırık Fransızcayla verdiğim siparişe İspanyolca cevap alıyorum, teşekkürü de Arapça yapıyoruz. Gürültülü sokaklarda bir aşağı bir yukarı gidiyorum. Gözümün kestiği bazı ara sokakları yokluyorum. Açıkçası kaybolmaya çalışıyorum. Ne kalabalık caddeler ne de kuytu ara sokaklar aradığım hisse cevap vermiyor. Korsanların yatağı, Afrika’nın bittiği yer, denizcilerin okyanustan sığındığı liman Tanca hızlı bir gençlikten sonra memuriyete başlayan biri gibi.

Sabah parlak Akdeniz güneşinin odama doluşuyla mesaim başlıyor. Görevim Akdenizle Atlas Okyanusu’nun buluştuğu Spartel Burnu’na gitmek. Burunda güzel bir fener var. Kim bilir kaç denizci yıllar boyu Atlas Okyanusu’nun sert dalgalarından Akdeniz’e sığınma hayaliyle yol alıp bu feneri görünce rahat bir nefes aldı diye düşünüyorum. Okyanusun ehlileştiği nokta burası. Eve, Akdeniz’e varış noktası. Hani mahallene girip, o tanıdık sokaklara kavuşunca bir oh dersin, eve varmana gerek yoktur. İşte okyanustaki denizci için onu dediği yer. Öte yandan böyle coğrafi kırılma noktalarında bulunmak bana iyi geliyor. Dünyanın sonuna varmış gibi hissediyorum. (Düz dünyacı değilim, bir kürede yaşadığımızı biliyorum : ) Sadece kendime mutlu olacak nedenler üretiyorum.)
Spartel Burnu’nun kuvvetli rüzgârını ve mutluluğumu heybeme koyup medina eski şehre dönüyorum. Boyaları kısmen dökülmüş ve solmuş; beyaz, mavi, yeşil evlerin arasında uzanan dar ve düzensiz sokaklarda yolumu bulmaya çalışıyorum. Hedefim pirim İbn-i Batuta’nın evini bulmak. Yokuşlu sokaklarda nefeslenmek için durduğumdan çevreme bakıyorum. Napoli, Beyrut veya Marsilya’da da olabilirim. Akdeniz’in yarattığı kültürel dominasyona içten içe hayranlık besliyorum. Fenikelerin mirası, gelen tüm medeniyetlere rağmen yüzlerce yıldır bu eski şehirlerden silinemiyor. Endülüs, Roma, Osmanlı, Fransa kim geçerse geçsin taban sabit kalıyor. Dinlenince hedefime doğru yeniden yola koyuluyorum.

21 yaşında hacca gitmek için Tanca’yı terk eden İbn-i Batuta’nın tam 29 yıl sonra döndüğü evinin hâlâ var olması bile yeterince heyecan verici. 14. yüzyılda muhtemelen yapılabilecek en uzun ve en zorlu yolculukları yapan Batuta’nın yaşadıklarını dünyada başka bir seyyahın yaşadığını sanmıyorum. Hükümdarların himayesine giren, gemisi batan, soyulan, savaşlarda bulunan; Afrika sahillerinden, Çin’e karış karış gezen Batuta’ya yaklaştığımı sokaktaki tabeladan anlıyorum. Batuta Sokağı’ndayım. Sokağın sonunda ufacık kulübe gibi bir yapının üstündeki tabela aradığım şeye ulaştığımı anlatıyor. Tanca’nın en zengin insanlarından biri olan Batuta’nın küçücük evi sadece namaz saatlerinde açıldığı için içeri giremiyorum. Girmeme de pek gerek yok, üstadın geçtiği sokaklardan geçip ben de kendi yoluma gideceğim. Yola çıkarken ilk adımı attığı eşiğe bakıyorum uzun uzun. Aklıma bir atasözü geliyor:
“Yola çıkmanın önündeki tek engel kapının eşiğidir.”
O eşiği aşanların pirine selam edip Tanca’nın eski sokaklarında kayboluyorum. Bu kaotik ve renkli liman kentinde yol doğal olarak deniz kenarında bitiyor. Balıkçılar ağlarıyla uğraşıyor, tepelerinde uçan martılar rızkını kovalıyor. Güneşin son saatlerini değerlendirmek için deniz gören bir banka oturuyorum. Rüzgâr denizin tuzunu yüzüme taşıyor. Akdeniz’de yapılacak en güzel şeyi yapıyorum; aylaklık.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Avrupa ve Afrika arasındaki köprüye uzanıyor, Tanca'yı keşfe çıkıyoruz.
16 Şub 2022

YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR


