Olumsuzluk Bekçileri

Yapamazsın, edemezsin, yapsan ne olur ki?
Olumsuzluk Bekçileri

Ekim ayının bu ilk sayısında, içimden referanssız, olduğu gibi bir şeyler karalamak geldi. Uzun süredir aklımda dönüp duran bir konu var; etrafımızdaki “yapamazsın, edemezsin, yapsan ne olur ki” insanları. Ben onları olumsuzluk bekçileri olarak adlandırdım.

Şimdi böyle ilk bakışta, benim etrafımda yok öyle biri diyebilirsiniz. Ama dikkat edin. Bu bekçiler, öyle ıslığı kulağınızın dibinde öttürmüyor olabilirler. Daha ziyade, geriden geriden, uzaklardan fısıltılarını duyuyor olabilirsiniz. 

Hepimiz şu tek hayatımıza, en azından şu anki beden ve benlik kombinasyonundaki tek hayatımıza, bir şekilde uyum sağlamaya çalışıyoruz farkındaysanız. Çalışıyoruz diyorum, çünkü hayatımız sürekli değişiyor, dönüşüyor, puzzle parçaları oynuyor, kayboluyor bulunuyor ve puzzle bazen tamamen değişiyor. Dolayısıyla müthiş dinamik bir ortamda, müthiş öngörülebilir yaşamlara sahip olmayı istemek, üzerine çalışılması gereken bir durum oluyor. Neticesinde de zaten öngörülerin yarısı çöpe gidiyor. 

Peki ne yapalım, önümüzü görmemiz tam olarak mümkün değil diye, bırakalım yan gel yat Osman, başıma ne gelecekse durduğum yerde gelsin mi diyelim? Bence hayır; aksine yaşamın içine karışalım ki, dalgalar durduğumuz yerde yüzümüze yüzümüze çarpacağına en azından biraz yüzmüş, biraz sörf yapmış olalım (Mindfulness camiasının mottosu: Dalgalarla sörf yap!). 

Neyse başladık sörf yapmaya, tahtamıza hakim olabiliyor muyuz, olamıyor muyuz ayrı mesele; beğenilir miyiz, kırılır mıyız, çiftleşir miyiz, ayrı mesele; zaten işimiz başımızdan aşkın. Bir de böyle arada yandan gelip geçen tekneler var. Kimi sandal, kimi yelkenli, kimi yat. Küçüklü büyüklü teknelerden sesler yükseliyor; düşeceksin…önüne bak…hava çok soğuk…yağmur yağacak…üşüyeceksin…kaybolacaksın…üzerindeki niye pembe?..altındaki niye parlak?…göze çarparsın…göze gelirsin…

Bit-mez! O eleştiriler, o olumsuz düşünceler bitmez. Göz değmesin, nazar olmasın diye boncukları boy boy dizen bir topluluğuz biz. Ama durup da iki kelime etmek hep daha zor gelir: Sana ne? 

Çünkü ayıp olur, çünkü yakışık almaz, çünkü kötü biliniriz. Hem olumsuz lafları kabul etmek, hem de olumsuz değillermiş gibi davranmak bizleri daha erdemli yapar. O yüzden susarız. 

Şöyle bir düşündüğünüzde, hem zaman hem de etraf olarak çok uzağa gitmeden, herhangi bir konuda cesaretinizi, şevkinizi, ümidinizi kırmaya yönelik kaç kelime ya da bakış hatırlıyorsunuz? Korkum o ki, bunlara maruz kalmaktan dolayı zihnimiz bir süre sonra o kadar normalleştiriyor ki, olumsuzluk bekçilerine maruz kaldığımızı anlamak mümkün olmayabiliyor. İçimizdeki o huzursuzluk kırıntısının nereden düştüğünü anlamaksızın, o sıradaki durumun içinde gittikçe siniyor ve belki de bazı şeylerden vazgeçiyoruz. Bu şeyler bazen kendimize çok yakıştığını ve içinde iyi hissettiğimizi fark ettiğimiz bir kazak olsa bile. Nerede giyeceksin ki onu?!

“İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon” (Pascale Chapaux-Morelli ve Pascal Couderc tarafından yazılmış.) isimli bir kitap okumuştum. Manipülatör erkek ve kadın örnekleri arasında, şöyle bir tipleme vardı: Kaygılı kişi. Bu bölümde annesinden bahseden bir kişi şunları anlatmıştı:

Annem son derece kaygılı bir insandır. Ona göre her şey sorun kaynağıdır. Her şeyi karanlık görür. Sistematik karamsarlık onun ikinci doğasıdır! Ben küçükken ne zaman elime bir şey alsam, -Dikkat, kıracaksın!- derdi. Bardağıma su koysam, hemen bitmek bilmez -Dökeceksin!-ler işitirdim. Her şey için bu böyleydi. Bugün kendimden hiç emin değilsem, buna kuşkum varsa, çocukluk yaşamımı belirlemiş olan bu sözde felaket uyarılarının da etkisi vardır. 

Paris’te falanca yere arabayla gideceğimi söylediğimde, hep aynı cümleyi işitiyorum: -Park edemezsin!- 

Sanırım ömrümü, sembolik olarak anneme park edebileceğimi ve bardağımı devirmeyeceğimi kanıtlamakla geçiriyorum.

Yazımın başlarında da demek istediğim gibi, mutlaka çok büyük olumsuzluklarla karşınıza gelinmiş olmasına gerek yok. Mutlaka yargılarla, eleştirilerle cesaretinizin kırılmış olmasına gerek yok. Sistematik olarak yapılan olumsuz ya da kaygı içerikli düşünceler de bizi “yapamama” “cesaret edememe” noktasına sürükleyebilir. 

Ya da belki, kendimiz bir olumsuzluk bekçisi olup çıkmışızdır ve farkında değilizdir. Yaşadığımız çağ, o kadar çok kaygı ve zorluğu barındırıyor ki, dalgalarla sörf yapmaya koşacağımız yerde, denize bakan evin perdesini bile ya tsunami olursa endişesiyle açmamaya müsaitiz. Her ne durumdaysak, şöyle bir dikkat kesilelim hayatlarımıza. Sorumluluğunu almaktan kaçtığımız neler var? Sorumluluğu almaktan bizi alıkoyan düşünceler neler? Olumsuzluk bekçileri oralarda volta atıyor mu? Kendimizi ya da yanımızdakileri olumlu, kaygısız, geçmiş ve gelecektense “şimdi”yi daha ön plana koyacak şekilde hareket etmeye nasıl yönlendirebiliriz? Bu bedende ve benlikteki tek hayatımızı nasıl “canlı” sürdürebiliriz? 

Bu sorularla biraz kalalım, bir sonraki sayıda biraz şimdimize bakmak üzere…

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

İçimdeki Dünyaİçimdeki Dünya

BÜLTEN SAYISI

EKİM ' 1

Belki çok da şey yapmamak lazım...

06 Eki 2021

EKİM ' 1

YAZARLAR

İçimdeki Dünya

İçimizdeki dünyaya yakınlaşabilir miyiz? Onu merakla keşfedebilir miyiz? Pratikler, ilhamlar, motivasyonlar ve şifa dünyasından haberler iki haftada bir posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR