Ömürsüz Bir Bahar İçindeyiz
Esrar bir, kokain iki, orain üç-Adalardan bir yar gelir-Bir bardak suya o kadar meze çok bile-Rakının itibarı başkadır
Mehmet Selahattin, 8 Kasım 1930
Her sokak başında bir çiçekçi:
“Haydi kasımpatı verelim, menekşe verelim, karanfil verelim!”
Tuhaf şey, acaba bahar geldi de biz mi farkına varamadık? Yanılmıyoruz, bu gelen bahardan başkası değil. İnanmazsanız işte şahitleri: Kıvırcık salata, turp ve bir sürü çiçek! Fakat neye yarar ki bu bahar çok ömürsüz. Kendini göstermesi ile aramızdan eksilmesi bir olacak. Baharın sonu bu. Adı üstünde sonbahar.
Yaprakların nasıl kızıla çalar bir renk aldığına, rüzgar altında nasıl dallarından kopup ayaklar altında sürüklendiklerine dikkat etmiyor musunuz? Siz bu havaların böyle sıcak gittiğine mi bakıyorsunuz? Çok geçmez kış eli kamçılı bir zorba gibi önüne geleni sürükleyerek kapılarımız önünde at koşturmaya başlar. Artık ne çiçek ne yaprak ne kuş sesi ne güneş! Bu ümitsiz günlere çok yaklaştık.
***
Cuma günleri eğer iki kadeh içki almak için uğramışsanız bilirsiniz. Beyoğlu caddesinde büyücek bir birahane vardır. Buraya ekseriya iş adamları gelir. Uzun koridoru akşama doğru tıklım tıklım dolar. Dün ben burada kısa bir durak yaparak birahaneye girenleri tamamıyla göz hapsine alabilecek bir yer seçip yerleştim. İlk dikkatimi çeken şey kapının önünde karides ve lakerda satan adamın azametli tokgözlülüğü oldu.
- Lakerda kaça?
- 400.
- Ya karides?
- Elli dirhemi 1 lira.
Herifte başka laf yok. Hemen başını öte yana çeviriyor. Bir aralık elleri paketle dolu birisi parlak camekana yaklaştı.
- Bana elli gram lakerda.
Lafını bitirmeden lakerdacı harekete geldi. İlk defa ayağa kalktı ve müşterisini selamladı.
- Başüstüne beyim! Elli dirhem mi dediniz beyim?
Başka işleri bırakıp istenilen bu elli dirhem lakerdayı pakete sararken sordu:
- Karides ne kadar olsun?
- Yüz dirhem de ondan ver.
Lakerdacı belli ki bal alacak çiçeği biliyordu! Müşterinin yüklü cüzdanından fazla gelmiş gibi düşen bir 50 liralık kağıt derhal reveranslarla sahibinin avucuna sayıldı. Halbuki ayakta deminden beri bu yağlı müşterinin işini bitirmesini bekleyen sarı iskarpinli, kuru yüzlü adam bir türlü o iki buçuk dirhem lakerdayı alamıyor. Tevekkeli “Zengin arabasını dağdan aşırır.” dememişler!
Yanımda biri var, bira içiyor. Bir aralık serçe parmağını kadehin içine sokarak yüzünü buruşturdu.
- Olur şey değil! Garson buraya bak! Biranın içinde sinek var!
Garson oralarda değildi.
- Oluyor bu zamanda. Hani ya bütün sinekler içerde!
Eğilip baktıktan sonra ilave etti.
- Bu sinek yok yaşıyor? Ölüdür.
- Ölüdür ama içinde ölmüş. Uçarken düştü.
- Canım getirdiğin zaman içindeydi!
Bu münakaşa böyle uzayadursun bir başka garson uzun tırnaklarını kadehe daldırıp sineği çıkardı. Titiz müşteri artık bu parmak sokulmuş birayı içer mi? Tabi geri gönderdi.
Deminden beri aramızda bir lostracı dolaşıyor. Ama bu lostracı bizim örneğine her gün rastladığımız lostracılara benzemiyor. Çok eksantrik tarafları var. Bir kere kundura boyarken uyuyor. Ama fırçaları elinden bırakmamak şartıyla. Çünkü hem uyuyor hem şarkı söylüyor hem de gülüyor. Bu meziyetleri için olmalı hiç de boş kaldığı yok, çağıran çağırana.
O kadar merak ettim ki bir ara ben de çağırdım. Bir taraftan boya sürüyor bir taraftan anlatıyor:
- Esrar bir, kokain iki, orain üç! Ama orain hepsinden antikası. Bir tutam çektim mi kendimi cin padişahının sarayında buluyorum.
- Demek üçünü de kullanıyorsun.
Bıyıklarını kıvırarak;
- Kimin için çalışıyoruz beyim. Esrar bir, kokain iki, orain üç!
- Rakı içmiyor musun?
Öyle güldü ki fırçalar elinden düştü.
- Sorduğun şeye bak! Beyefendi rakının esamesi mi okunur ki? Günde yarım okka rakı enfiye yerine geçmiyor. Eğer sadece rakıya kalsak halimiz dumandır. İcat edenin canına rahmet! Bizi orain dedikleri o toz aç buçuk açıyor.
- Demek şimdi dalgadasın?
- Dalganın kuyusuna düşmedik. Şimdi yalpalıyız. Baştankara etmeye vakit var. Sizin gibi beylerden daha birkaç kişinin kunduralarını boyarsak keyfimiz tamamdır.
- Günde kaç kuruş kazanıyorsun?
- 150 kuruşa fitiz.
- Arttırıyor musun bari?
- Artık para kullanmam. Haddim olmayarak arsızlığımız yoktur. Bugün kazan bugün ye! Para seni yiyeceğine sen parayı ye!
İşini bitirdikten sonra dudakları arasından bir şarkı tutturdu:
“Adalardan bir yar gelir bizlere,
Aman Allah gözlere bak gözlere!”
Nasıl olup da yürürken ayakları birbirine dolaşmadığına hayret ettiğim on kadar garson daracık koridorda mekik dokuyor. Fakat müşterileri memnun etmek ne mümkün!
“Garson yine pilaki getirmemişsin!”
“Turp kaldır, turp koy! Yahu sizin başka mezeniz yok mu?”
“Domates salatası istedik. Hala gelecek!”
Yanımdaki masada bira içen birisi yüksek sesle mezelerde bana şikayet etti:
- Peynirden başka meze bilmezler! Bir iki sıcak meze getirseler olmaz mı?
Ben cevap vermek üzereyken karşı masada rakı içen akşamcılardan biri atıldı.
- Bey birader! Darılma ama bir şey söyleyeceğim. Bir bardak suya o kadar meze çok bile! Bak şu bizim masaya. Heh heh heh! Gördün ya, kuş sütü hariç her şey var.
Canım şu rakının itibarı fazladır vesselam! Meğer mezeden şikayet eden genç bardak tüccarıymış. Diyor ki:
- Sanki rakı içmek daha mı kârlı? Şu kadehleri alın da diplerine bir bakın. İçleri bir yudum rakı zor alır. Çekoslovakya’dan sipariş ediyoruz. Her defasında da dipleri daha kalın rakı kadehi getirtiyoruz. Birahaneciler yine kanmıyorlar. Daha kalın olsun diyorlar. Ama işin içinde kurnazlık var. İlk kadehle ondan sonraki kadehi dibi geniş tarafından getirirler. Dördü beşi buldu mu artık dayarlar dipliyi!
Dışarı çıktığım zaman ortalık kararmıştı. Fitil gibi bir sarhoş adımlarının dengesini bulmaya çalışarak söyleniyor:
“Oğlan gidiyor şapka başında,
Bıyıkları terlemiş yirmi yaşında.”
Ve Beyoğlu caddesinin müthiş uğultusu arasında bu ses de bütün buna benzeyen sesler gibi birbirine karışarak boşlukta kayboluyor. Sinemaların kapısından dışarı dökülen bir insan kalabalığı mağaza vitrinlerinde gözlerini kırpan mini ampullerin önünde öbek öbek toplanmaya başlıyorlar.
Not: Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair çok zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
1930'larda, eski adıyla Cadde-i Kebir, yeni adıyla İstiklal Caddesi'ndeki bir birahanedeyiz...
23 Kas 2021

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


