Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

2026 Oscar törenleri son zamanların en az izlenen töreni oldu. İki yıldır "herkesin sevgilisi" Conan O’Brien’ın sunuculuk yapması da durumu kurtarmadı. Gerçi O’Brien bile dünyanın ve ABD’nin ağır gündemine hiç değinmeden edemedi. Uzun süredir hiçbir büyük ödüle aday çıkaramayan İngiltere’nin bu sene yine Oscarlarda olmasına atıfla onların "sözcüsünün" ağzından "en azından biz kendi pedofillerimizi yakalıyoruz" diyerek apolitik Oscarlar eleştirisine karşı kendisini savunacak ince bir hat çizdi. 

Ama programın ilerleyen bölümlerinde Javier Bardem lafı dolandırmadan “Özgür Filistin” deyince durum değişti. Son derece sönük Oscarlardan belki de en çok hatırlanacak şey Bardem’in bu çıkışı ve o sırada yanında duran Priyanka Chopra’nın herkesin başka anlam yüklediği bakışları olacak.

Sermaye, siyaset ve Oscar ekonomisi

Yıl boyunca Netflix ile Paramount-Skydance arasındaki koyun pazarlığını andıran satış süreci zamanla büyük bir siyasi dramaya dönüştü. En sonunda Trump’ın da açıkça desteklediği Ellison ailesine ait Paramount-Skydance, Warner Bros. Discovery’yi 110 milyar dolarlık dev bir teklifle satın almaya çok yaklaştı. Bu stüdyonun iki iddialı filmi One Battle After Another ve Sinners ise toplamda on Oscar aldı.

Toplam sayının yanında bu filmler en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi özgün senaryo, en iyi erkek oyuncu gibi önemli ödülleri topladı. En iyi kadın oyuncu ise Hamnet’e gitti. Bu arada küçük bir not Warner Bros.’un yeni muhtemel sahibi törende Özgür Filistin çağrısı yapan Javier Bardem’i kara listeye almış. Muhalif Susan Sarandon’ın da benzer sorunlar yaşadığını öteden beri biliyoruz.

Törene geri dönelim. İki filmin sadece Oscar promosyonuna toplamda 30 milyon dolar harcayan  stüdyonun istediğini aldığını gördük. Karşılaştırma için ihracat şampiyonu Türk dizi sektörünün 2024 yılı toplam ihracatının 600 milyon dolar civarında olduğunu söyleyebiliriz.

Ana akım sinemacılar aile draması dışında bir hikaye anlatabileceklerine olan inançlarını kaybettiler herhalde diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Farklı farklı pişirilerek de olsa bize tekrar tekrar sunulan bu kalıbın sınırları çok belli. Farhadi’nin A Separation filmindeki ya da Baumbach’ın Marriage Story filmindeki gibi nüanslı ailelere çok az rastlıyoruz. Zappa Zamanlar’da daha önce Ad Astra, Interstellar ve Everything Everywhere All at Once gibi filmler üzerinden sinemada aile temsilinin ne kadar yüzeysel bir konuma indirgendiğini tartışmıştık. Bu sene Oscar portföyü yine Sentimental Value ve Hamnet gibi aile dramalarıyla dolu. 

Aile ve daralan ufuklar

Senenin en çok ses getiren filmi One Battle After Another bazılarının Hollywood’un yeni Robert Altman’ı dediği (bazıları diyor, biz demiyoruz) Paul Thomas Anderson’dan geldi. Filmlerini ve sinemasını çok sevdiğimiz Anderson için eleştirel bir analize elimiz çok varmıyor ama bu filmin Oscar için yapıldığını da düşünmeden edemiyoruz. ABD’deki gizli örgütlerden (devrimci French 75’ten ırkçı Christmas Adventurers Club’a), kontrolden çıkmış kolluk kuvvetlerine, göç sorunundan Davos’tan dünyayı yöneten elitlere ABD’nin tüm güncel sorunlarını bir potada eritmeye çalışan potpuri tarzında bir film. 

Filmin bir babalık ve baba-kız ilişkisi draması ekseninde dönmesi Anderson filmlerinde alışık olmadığımız bir hat. Bir yanda biyolojik/psikopat baba diğer yanda kusurlu ama içten ve diğerkam baba arasında kalan bir kız çocuğu. Anne ise çılgın, sorumsuz ve hain. Filme özellikle Amerika içinden gelen eleştirilerin çoğu bu anne karakterinin cinsel bir objeye dönüştürülmesi, hikayeye giriş aracı olarak kullanılması ve hepsinden önemlisi filmdeki tüm ana karakterlerin (iki baba, kız, ve ihanete uğrayan tüm yoldaşların) nefretini havale ettiği bir paratoner olarak temsil edilmesi. 

Bunlar sorunlu evet ancak bizim odağımız filmin ana omurgası, çünkü bize göre film özünde bir aile draması olsa da otoritenin kaynağı başka yerde.

Çokkültürlülük mü, özcülük mü?

Kızın yani Willa’nın asıl baba figürü olarak gördüğü ya da hayatın gerçeklerini öğrendiği kişi Benicio del Toro’nun oynadığı sensei karakteri yani Sergio. Bob Ferguson kızı Willa’nın telefonu olduğunu bilmezken Sergio biliyor mesela. Çokkültürlülük güzellemesi olan filmde ana karakter Willa’nın doğruları öğrendiği hatta nasıl nefes almayı dahi öğrendiği karakter safkan bir Hispanik. Filmin ilerleyen sahnelerinde Willa’nın hayatını kurtaran karakter ise bir Amerikan yerlisi ve bu kimliğin ona verdiği ahlaki pusulası yüzünden kendini feda ediyor. Willa’yı teslim aldığında çeteye götürmek yerine istediği yere götürebilecekken kendini ölüme götüren bir yere gidiyor. Bunlar filmin kırılma noktalarını oluşturuyor. Bu karakterler çokkültürlülük timsali karakterler değiller. Aksine son derece özcüleştirilmiş karakterler. Etnik kimliklerinin onlara kazandırdığı varsayılan açıklanamaz bir iyilikle hareket ediyorlar. 

  • Filmin sonu en indirgemeci noktası sanırız. DiCaprio’nun oynadığı karakter en sonunda beyaz bir baba olabiliyor. Eline oyuncak verilmiş çocuk gibi mutlu bir yüz ifadesiyle selfie çekmeyi öğreniyor. Kızı ise muhalif ama sistem içinde. Yani neredeyse. 

Penn’in oynadığı Lockjaw karakteri ise Anderson’a yakışmayacak bir şekilde iki kere öldürülüyor. Box Office filmlerinde çok gördüğümüz bu numarayı Anderson filminde görmek üzücü. Saldırıdan kurtulan Lockjaw, kendisini açıkça öldürmeye çalışan örgüte son bir kez kendini kabul ettirmeye gidiyor. Yüzü deforme olmuş halde siyahi devrimci Perfidia ile ilişkisini ters tecavüz olarak adlandırıyor ve sonuçta örgüte kabul ediliyor. Daha doğrusu o öyle sanıyor. Örgüt silahla öldüremediği Lockjaw’u bu sefer gazla öldürüyor. 

Faşizan karakterleri birkaç kez öldürüp seyircinin "gazını alma" hamlesinin hafifliği bir yana Anderson aslında 3 saate yakın bu filmin ardından ABD’de hiçbir şey değişmez demiş oluyor. Irkçı örgütler varlığa devam, yoldan çıkmış kan düşkünü vigilante karakterler her yerde. Hispaniklere yönelik baskıya ise ne olduğunu bilmiyoruz. Herhalde devam ediyordur. Öte yandan onlara ihtiyaç da baki. Ne de olsa hispaniklerin çalıştığı tavukçu zincirinin sahibi bir “Christmas Adventurers Club” üyesi.

Sözün özü Anderson’un bu kadar nüanssız bir filme imza atması bizi izleyici olarak üzdü. Ama Oscar almayı kafaya koymuş birisinin Hollywood’un kodlarını herkesten iyi okuyup gerekeni yapabileceğini de görmüş olduk.

Duygunun gölgesinde tarih

Ailenin bu indirgemeci ana akım kalıplarla karşımıza çıkan görünümü diğer ödüllü filmleri de ele geçirmiş görünüyor. Hamnet’te günümüzün yaratıcılık krizlerini 400 yıl öncesine havale eden bir evlat acısı hikayesi çıkıyor karşımıza. Film bir yanda yaratıcılığını göstermek için kasabadan şehre gitmek isteyen Shakespeare’i diğer yanda otantiklik, saflık abidesi gücünü doğadan alan karısı Agnes’i anlatıyor. William’ın kaderinde katmanlarını ve derinliğini ortaya koymak için Londra’ya gitmek varken Agnes’in kaderinde saflığını korumak için taşrada kalmak var. Arada kalan çocuklar anneleriyle yaşıyor. Birini (Hamnet) amansız bir hastalık genç yaşta öldürüyor. Anne ve baba ise kendi tarzlarında yas tutuyor. Anne doğayla hemhal oluyor, baba ise Hamlet’i yazarak oğluna bir ağıt yakıyor. 

Hamlet’i bilenler hikayenin Hamlet’in Claudius ve Gertrude ile mücadelesinin bu hikayeyle pek örtüşmediğini gayet iyi bilse de bu detayın filmin zirvesinde bir önemi yok. Hayatında hiç oyun okumamış Agnes ilk izlediğinde Hamlet’in final monoloğunda kocası William’ın aslında oğluna ağıt yaktığını ve onun da üzüldüğünü görüyor. Onu affediyor.

Bu film yas tutmanın inceliklerini gösteriyor diyerek epey güzelleme ile karşılandı. Bize göre ise tipik Hollywood taktiğiyle iki bileşeni bir araya getiren bir duygu sömürüsü. Çok ünlü bir olay/figür bul (William Shakespeare), kimsenin dayanamayacağı bir hikayeye eklemle (evlat acısı). Gerisi parayla halledilebilecek prodüksiyon detayları. Üç sene önce Ridley Scott’ın Napolyonu üzerine benzer bir soru sormuştuk: biyografik filmler ne işe yarar? 

  • Satış garantili bir arka plan ve modası hiç geçmeyecek bir mesele ile (Hamnet’te evlat acısı) entegre et. Sonuç: gişe başarısı ve en iyi kadın oyuncu Oscar’ı ve adaylıklar. 

Amerika’yı kurtaran Amerikalı

Sırada yabancı film Oscarı var: Sentimental Value. Bir başka baba kız gerilimi. Stellan Skarsgård’ın her filmde oynadığı aynı rol burada da karşımızda: ikircikli bir adam, çekilmez birine benziyor ama iyi yanları da var. Bu rolü bizce mükemmel oynadığı film Our Kind of Traitor.  

Buradaki baba kız gerilimi üzerine söyleyeceklerimiz genelde tekrar olacağı için es geçiyoruz. Zaten filmi farklı yapan esas özellik bu değil. Bu filmin farkı Elle Fanning’in oynadığı Amerikalı oyuncudan geliyor. Filmde baba ile kızın birbirlerini görmesi, anlaması ve en önemlisi kabul etmesi Amerikalı oyuncunun samimiyeti ve hassasiyetinden geliyor. Normalde Amerikan figürlerin tek boyutlu karakterler olup aşağılandığı veya küçümsendiği bir ortamda Hollywood yıldızı tek sahici karakter olarak ortaya çıkıyor. O olmadan İsveç/Norveçli baba ile kızın birbirine yakınlaşması mümkün değil. 

İskandinav Avrupası bu filmle Amerika’ya kucak açıyor. Bu detay özellikle ABD’nin Trumpizm nedeniyle dünyada değişen algısına karşı belki de filmin Oscar almasında öne çıkan detay oldu. Sentimental Value’ya göre başka bir ABD mümkün: derin, duygusal ve saygılı.

Vampirler, kapitalizm ve kültürel alanın savunusu

Bu sene Oscar'da en çok ses getiren filmlerden biri Ryan Coogler'ın Sinners oldu. Film 1932 Mississippi deltasında geçen tipik bir Amerikan Güneyi, siyah kültürü, ırk ayrımcılığı filmi gibi başlıyor ama sonra birden vampirler giriyor işin içine. Yani film bir vampir filmi oluveriyor. Siyahi bir vampir filmi biraz ikircikli bir arkaplan üretiyor, tedirgin bir uyumsuzluk hâkim oluyor filme. Bu ikirciklilik ve tedirgin uyumsuzluk film boyu karşımıza çıkıyor. Bunlardan bir tanesi filmin büyük dans sahnesinde 1932 Mississippi'sinde birden 70'lerin rock gitaristi, 80'lerin hip-hop DJ'i ve Batı Afrika griotu aynı anda beliriyor olması mesela. Zaman eriyip gidiyor, siyah müziğin tüm çağları tek bir anda buluşuveriyor.

Her ikisini de etkileyici bir performansla Michael B. Jordan'ın oynadığı ikiz kardeşler Smoke ve Stack, Kuzey'de biriktirdikleri parayla köylerine dönüp bir juke joint yani siyahların işlettiği ve siyahların gittiği salaş bir müzik ve dans mekanı açmak istiyorlar. Filmin özü bu barın açılış gecesinde yaşanıyor: bir yanda siyah kültürünün, müziğin ve dayanışmanın mekânı olan bar, diğer yanda hem beyaz hem de siyah kilisenin ayrı ayrı koyduğu ahlaki yasaklar. En temel karşılaşmalardan biri bu bar ile kilise arasında. Yaşlı blues müzisyeni Delta Slim bunu en yalın haliyle söze döküyor bir sahnede: "Blues bize din gibi dayatılmadı, onu biz buraya getirdik, büyüdür, kutsaldır." Bar bu başka kutsalın mekanı.

Barı asıl tehdit eden ise vampirler… Ve filmde beyazlar yalnızca vampir tarafında yer alıyor. Başvampir Remmick bir İrlandalı göçmen, yanındaki iki vampir ise KKK üyesi bir çift. Vampirler bütün sınırları yok ederek her şeyi kapsamak, her şeyi kendine benzetmek isteyen modern kapitalizm diye anlamdırılabilir; vampiri kapital metaforu olarak kullanan Marx'ın ta kendisi. Filmde de kapital gibi vaatkarlar: Herkesin eşit olduğu, ayrımların ortadan kalktığı bir dünya vadediyorlar. 

Ama bu eşitlik aslında homojenleştirmedir: Özgün olanı, kolektif olanı, metalaşmamış olanı eriterek yok etmektir. Kulübe girmek için çaldıkları şarkının İrlanda ve İskoç folk geleneğinden devşirilmiş olması da tesadüf değil: kendi kültürlerini de bir cazibe aracına dönüştürüyorlar. Coogler'ın vampirleri böyle okunduğunda bar sadece bir eğlence mekanı değil, henüz içi boşaltılmamış özgün ve kolektif bir kültürel alan ve vampirler o alanı fethedecek olan her şeyin simgesi.

Sinemanın yeni sınırı: Tekrar ve tanıdıklık

Bugünün Oscar filmleri bize sadece sinemanın nereye gittiğini değil, aynı zamanda hayal gücümüzün sınırlarının nasıl daraldığını da gösteriyor. Hikâyeler büyümüyor; aksine küçülüyor, içe kapanıyor ve tekrar eden kalıplara sıkışıyor. Aile, bu daralmanın en güvenli limanı hâline gelmiş durumda: herkesin anlayabileceği, kimseyi fazla rahatsız etmeyecek, ama aynı zamanda hiçbir şeyi gerçekten dönüştürmeyecek bir anlatı alanı.

Oysa sinema bir zamanlar tam tersini yapardı. Dünyayı genişletir, bilinmeyeni görünür kılar, rahatsız ederdi. Bugün ise çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor; yerini kişisel travmalar, aile içi gerilimler ve bireysel yüzleşmeler alıyor.

Belki de mesele şu: Sinema artık dünyayı değiştiremeyeceğine ikna olmuş durumda. Ve bu yüzden hikayelerini küçültüyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

🎥 Hikayeleri küçülen sinema üzerine

Sinema artık dünyayı değiştiremeyeceğine ikna olmuş durumda. Ve bu yüzden hikayelerini küçültüyor.

29 Mar 2026

kapak

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet

Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.

26 Nis 2026

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.

12 Nis 2026

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.

08 Mar 2026

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.

15 Şub 2026

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Çıplak güç, yeni dünya düzeni ve faydalı kurgunun çöküşü

“Mış gibi” yapılan bir dünya sahteydi, kusurluydu, eşitsizdi. Ama yine de yaşanabilir bir dünyaydı. Onun yerine gelen bu çıplak güç dünyası ise daha “dürüst” olabilir ama çok daha tehlikeli.

01 Şub 2026

Çıplak güç, yeni dünya düzeni ve faydalı kurgunun çöküşü