Poor Things’e "feminist bir anlatı" demek neden popüler oldu?

Daha Mart ayındayız ve Poor Things'in şimdiden 94 ödülü ve 497 adaylığı; dünya medyasına yansıyan yüzlerce değerlendirmesi ve "devrimci ve feminist" bir anlatı olduğunu düşünen yüz binlerce izleyicisi var. Tabii bir o kadar da tersini düşünen. Yani Poor Things, popüler olacağı kadar oldu. Peki filmle ilgili kim ne diyor, neler oluyor da popüler oluyor?
Poor Things’e "feminist bir anlatı" demek neden popüler oldu?

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Bugün, yalnızca eleştirmenler tarafından değil, neredeyse bütün Twitter ve FilmTok halkları tarafından konuşulan bir filme odaklanacağım. Hayır, bu film Oppenheimer değil. Barbie? Hiç değil. Biraz düzelteyim: Bir filme değil, bir kitabın film adaptasyonuna odaklacağım. Evet, Poor Things. Postmodern bir Frankenstein anlatısı olan, evet. Ve feminist olan veya olmayan, tam olarak o.

Son birkaç haftadır internete girmediysen bile, bir şekilde birinin gelip “Sence Poor Things feminist bir anlatı mı?” diye sorduğunu tahmin ediyorum. O sorulmadıysa Yorgos Lanthimos’u sevip sevmediğin üzerine düşünmek zorunda bırakıldığını seziyorum. Emma Stone ve Mark Ruffalo’nun oyunculuklarını beğenip beğenmediğini merak eden olmadı mı cidden? Peki set tasarımı, renkler ve prodüksiyon hakkında fikir belirtmedin mi? Şaşırtıcı.

Bir popüler kültür baskısı: Poor Things

Jacobin, film için “Viktorya dönemi İngilteresi'nin kapitalist sömürüsünü ve teknolojinin kötüye kullanmasını hicvetmiş” diyor. Time ise filmi “feminist bir yeniden yorumlama” olarak ele alıyor, birçok kişi gibi. Ödül ardına ödül toplayan bu film, kafamı öyle meşgul etti ki ilk önce izlemekten vazgeçmek istedim. Geçen Ekim ayından beri “İzlemen lazım”lardan filmi “devrim niteliğinde” diye tanımlayan Twitter kullanıcılarına; oradan “Buna feminist anlatı diyen kim ya?” tepkilerine, Poor Things’i izlemeden popüler kültürle ilgilenemiyordum.

Açıkçası, bu konuyu irdelerken şunu fark ediyorum: İlk defa bir film veya kitap hakkında herhangi bir şey düşünmekte bu kadar zorlandım. O kadar zordu ki, önce insanların bu kadar merak etmesinden sıkıldım. Anlıyorum, yönetmenin son filmi 2018’de çıkmıştı ve aradan 5 yıl geçmişti. Ve ayrıca, The Favourite, şahsen, Lanthimos’un sevdiğim tek filmiydi. Ama boğucuydu bu dönem işte. Bu kısma geri döneceğim.

Sonra FilmEkimi geldi; Poor Things, yalnızca bir veya iki gösterim yapabildi. O kadar “yılın beklenen filmi”ydi ki festivalin ilk basım gösteriminde direktör Kerem Ayan, konuşmasında bu durumdan bahsetti. Yani izleyebilen şanslılar vardı da çoğunluk yine bekledi. 

Sonra film yorumları başladı: Set tasarımı yakından incelendi. Emma Stone’un oyunculuğu, kendi aşmıştı. Lanthimos kimseyi hayalkırıklığına uğratmamıştı. Bu film, Frankenstein’ın feminist yorumu olabilir miydi? O ayların ortak kararını hatırlamıyorum ama konuşmalar benim için boğucu olmasına rağmen yine de daha kimse film üzerinden birbiriyle ters düşmüyordu. 

Kendi bakış açımı şöyle özetleyeyim: Poor Things’i beğenmemek o kadar mümkün değildi ki bir süre izlemekten kaçtım—çünkü beğenmemekten korktum. Böyle sorumluluklar alıp film izleyemediğim için artık Wes Anderson da tüketmiyorum mesela.

Sonra beklenen oldu ve tam ödül sezonu esnasında, Şubat ayında, Poor Things vizyona girdi. Filmin şu an—not düşeyim, 2024 yılında ve Mart ayındayız—94 ödülü ve 497 adaylığı var. Dolayısıyla bu konuda soru uzun: “Poor Things, popüler olacağı kadar oldu, kim ne diyor veya neler oluyor da popüler oldu?”

Bella Baxter ve Duncan Wedderburn

Frankenstein’ın canavarı, artık kadınlık atanan bir bedende

Geçen hafta Twitter’a girdiğimde Poor Things’i sevmeyenlerin muhafazakar olduğu konuşuluyordu. Sevenlerin ve feminist bir anlatı olduğunu söyleyenlerin ise hiçbir şeyden anlamadığı. Hangisine katıldığımı elbette belli edeceğim. Yoksa dayanamam. Ama konu nasıl ve neden buraya geldi? Önce onu konuşalım.

Alasdair Gray’in romanından uyarlanan yeni Lanthimos filminde her şey, Godwin Baxter isimli doktorun, intihar eden ve hamile olan bir kadının bedenini çalmasıyla başlıyor. Sonra ölü kadının bedenine doğmamış çocuğunu yerleştiriyor. Ve bu deneyden ortaya Emma Stone’un oynadığı Bella Baxter çıkıyor. Kimseye bir şey mansplain’lemeden “Frankenstein’ın canavarı” diyerek özetleyelim bu kurgu akışını.

Bella, yetişkin bir kadının bedenindeki cenin olarak, deneyin ilerleyişi bağlamında gözetim altında tutuluyor. Bu süreci önce yürüyüşünden ve kelimelerinden takip ediyoruz. Sonra aslında bütün konuşulanların çıkış noktasına geliyoruz: Bella, bedenini keşfettikçe haz aldığı hareketleri öğreniyor; bunu “onu mutlu eden hareketler” olarak betimliyor. Mastürbasyondan aldığı zevkin, toplum içinde ifade edildiği zaman, “kaba” bir şey olduğunu öğreniyor.

Bu bireysel keşiften sonra Mark Ruffalo’nun oldukça yetişkin karakteri Duncan Wedderburn’le tanışıyoruz. Bella, onunla birlikte evden kaçarak Lisbon’da başlayan bir büyüme hikayesine adım atıyor. Bella, evde kalıp Max’le evlenmeden önce dünyayı keşfetmek istiyor. Ve bu noktadan itibaren hikaye, bir coming-of-age (erginleşme) anlatısına dönüyor; Bella’yı izlemek de nöroçeşitli bir karakterin maskesizce konuşmasına dönüyor benim için.

Bence filmin en güzel kısmı da, sanıyorum herkesi “Feminist mi değil mi?” tartışmasına yönlendiren de burası zaten: Lanthimos’un postmodern anlatısı, artık “Eğer söz konusu canavar, kadınlık atanan bir bedendeyken dünyayı keşfetse olsaydı ne olurdu?” sorusunun cevabına dönüyor. 

Yorumlamaya geçmeden şurayı kesinleştirelim: Lanthimos’un dünyası, zamanını neredeyse hiç belirtmeyen bir şekilde “Var olmayan bir ülkede, evvel bir zaman içinde” anlatılmış gibi. Bu masalsı anlatıda, bildiğimiz şehirler ve kapitalizm de var, patriyarka da. Dolayısıyla çağdaş dünyanın eşitsizliklerini kadın bedenindeki tetiklenmelerden ve “arzu”lardan “utanmayan” bir karakterden izliyoruz. Ve etraf rengarenk, fütüristik ama klasik, her yer büyülü bir gerçeklik.

Kadın cinselliğini eril bakış ile aktarmak

Herkesin konuştuğu, çoğu sinema salonlarında izleyicileri “güldüren” sahneler, Bella’nın bedeniyle çeşitli hareketler yaptığında mutlu olduğunu yansıtmasıyla başlıyor zaten. Bir kadın, mastürbasyon yapmayı keşfediyor; filmde de erkek partnerleri için bunun bir önemi yok. Bu da oldukça “gerçekçi” bir gerçeklik: Kadın cinselliği, tarih boyunca erkek perspektifinden ve erkeğe verdiği zevk üzerinden anlatılmadı mı?

Twitter’da insanların ikiye ayrıldığı durum buradan kaynaklanıyor. Bir kısım, ki bu kısım dediğim kesimin içinde ben de varım, “Emma Stone’un seks sahneleri”nden rahatsız olanları muhafazakar diye eleştiriyor. Çünkü evet, filmde Bella, kadınların da cinsel güdülerinin olduğunu kanıtlıyor. O, klişe bir kadınlık anlatısının karakteri değil; o, kendi bedenine odaklanarak her pozisyonda orgazm olabilen biri. İşte sanıyorum Lanthimos’u “feminist devrimci” olarak görenler, bu kısma tutunuyor. Oldukça da sıkıca...

Doğru, Bella bedeniyle istediğini yapıyor. “Evden kaçacağım; bu adamla sevişeceğim” gibi kararları kendi veriyor. İyi de dünya, bildiğimiz dünya; kadın bedenine evinde de dışarıda da otonomluk verilen bir yapı değil. Film de Bella’nın bedeni üzerindeki kontrolünün kısıtlı olduğunu, en azından toplumun bunu istediğini, Bella’nın karşısına çıkan erkekler üzerinden veriyor.

Bella, kitap okudukça ve felsefi tartışmalara girdikçe karşısına “histerik kadın” betimlemeleri çıkıyor. Duncan’dan “Eskiden daha eğlenceliydin” gibi yorumlar işitiyor. Her ilişkilendiği erkek partneri konuyu bir şekilde “evliliğe” getiriyor. Ve evet, film bunu romantik bir anlaşma olarak sunmuyor. Anlatı, evliliğin kadının üzerinde hak sahibi olma güdüleriyle ilerlediğinin gayet farkında.

Yalnız ben burada bir kadın olarak “devrimci” bir anlatı göremiyorum. İnsan, her gün yaşadığı gerçekliği görünce “ilk defa” tepkileri veremiyor. Lanthimos, bu olasılığı sunan ilk yönetmen değil ve bu işi gayet de eril bakışla yaptığı yerler var.

Eril bakışın temsili: Seks sahnesi mi şiddet pornosu mu?

Şimdi gelelim, bazılarını “muhafazakar” veya “sinemadan anlamayan, sığ insanlar” yapan yorumlamaya. İnternet, filmin grotesk imgelerinden rahatsız olanlarla dolu. Seks sahnelerini “şiddet pornosu” olarak betimleyen de var ve bu nedenle filmi “feminist bir anlatı” diyerek övmüyorlar. Evet, film bütün imge dünyasını “aşırı”lıktan almış; ancak her gün kadınlık deneyimiyle yaşayanlar için heteroseksüel cinsellik deneyimleri zaten korkunç. Geçen gün birinin filmden çıktığı gibi “Poor Things’i izledim. Filmi beraber izlediğim herkes korkunç sahnelere güldü” yazdığını gördüm. O yüzden bu korku filmini male-gaze’den izlemenin, seyirciyi güldürmesine şaşırmıyorum. Evet, evet, o eril bakış, devrimci Lanthimos’a ait. 

Madem film bir kitap uyarlaması, edebiyattan bir örnek vereyim. Charlotte Perkins Gilman’ın Sarı Duvar Kağıdı hikayesi, histeri tanısı alan bir kadını anlatır. Ve hikayede kadın, sağlığına iyi gelsin diye şehirden uzakta kocaman bir eve kapatılır. Bu, sözde onun iyiliği içindir ama “düşünmesine engel olmak” için kısıtlanan kadın, elbette tırnak içinde delirir.

Lanthimos’un Bella’sı “histeri” teşhisiyle onu eve kapatmak isteyenlerle dolu. Ve Bella, bu dünyanın içinde tek başına mücadele etmek zorunda. Ama karşısına Toinette dışında onu sömürmek istemeyen kimse çıkmıyor. Bunun neresine güleceğimi kestiremiyorum; kadınlar için bu, bilindik bir hikaye değil mi?

Bahsi açılmışken söyleyeyim: Filmde “cinsel içerikli” olarak betimleyebileceğim tek bir sahne var. O da Bella’nın Toinette’le paylaştığı sahne. Kadın kadına cinselliği ilk defa işlemiyor Lanthimos. The Favourite’ta da bu sahnelerden çokça vardı. Ama hiçbirinde Poor Things’in eleştirilerini almamıştı çünkü kadın bedenine sömürü, male-gaze üzerinden verilmiyordu. En azından bu kadar tartışma yaratacak şekilde değil.

Bir kadın ve Poor Things’i “devrimci ve feminist” bulmayan biri olarak, kadın cinselliğinin özgürce ifade edilmesinden rahatsız olmuyorum. Bir kadın olarak bu sahnelerin bende “devrimci” bir his yaratmamasına odaklanıyorum ve sanıyorum filmi “feminist” olarak betimlemeyenler de bunu düşünüyor. Bir Hollywood filminin statükoyu eleştirmediğini düşünenler ne zamandan beri “muhafazakar” oluyor?

Bir özet: Poor Things olsa olsa beyaz feminist bir Frankenstein anlatısı

Şimdi bütün konuşulanları birleştireceğim. Bella, cinsellikten alınan zevki kendisi üzerinden tanımlıyor; dünyanın kadın cinselliğini erkekler üzerinden yorumladığını görünce bundan rahatsız oluyor. Bu deneyimi sadece “seks pozitif” olmakla neden sınırlayalım ki? Tek başına bu, cinselliğin tabularını kırmaya yetiyor mu, emin değilim. 

Sosyal medyada filmi “Feminist sex for dummies” diyerek betimleyen var. Anne ve kızın tek vücutta buluşmasını seven de var. “Bazı kısımlarda yaşlı ve hiperseksüel bir erkeğin fantezisini izliyormuş gibi hissettirse de gayet güzeldi” diyen de. Bir filmi bir sürü yerden sevip sevmemeye karar verebiliyoruz yani. Bana kalırsa arkadaşım Melisa’nın dediği gibi “Filmdeki tüm erkeklerin öyle ya da böyle kadınları bir yere kapatma arzusu güzel işlenmiş.”

İnsanların, Poor Things’in feminist olup olmadığı üzerinden yaptığı tartışmalara söyleyecek çok şey var. Bu anlamda filmin neden popüler olduğu çok basit: Film, direkt olarak toplumu yansıtıyor. Ve bence de filmde bir erkeğin fantezisini görselleştirdiği yerler o kadar bağırırken pek de “devrimci ve feminist” bir anlatı değil. Bu beni muhafazakar yapıyorsa sorguladığım şey yeni güç dinamikleri olur, Lanthimos’un Twitter’da düşüncelerini paylaşanlardan daha feminist olduğuna yine de inanmayacağım.

Grotesk bir büyüme hikayesinin ardından: Bella bir nöroçeşitli temsili mi?

Bella’nın bu büyüme hikayesinden nasıl sağ çıktığına şaşırıyorum ve kadınlık deneyimine sahip olan herhangi birinin şuna katılacağını düşünüyorum: Hepimiz, gündelik hayatta bu “korkunç”lukları yaşıyoruz. Ve hiçbiri bu filmdeki kadar estetik şekilde yaşanmıyor. En azından Poor Things’in renk skalası güzeldi. Barbican’da açılan film kostümleri sergisi de bunu kanıtlıyor sanki.

Konuyu Bella’nın nöroçeşitli olmasına ve maskesizliğine bağlayacağımı söylemiştim. Bence onu hapsetmek isteyen eski kocasının şiddetinden kurtaran da, erkek egemen dünyada bir şekilde hayatta tutan da bu.

Demek istediğim, Bella’yı izlemek, çoğunluk için “enteresan” bir deneyim oldu çünkü Bella, kendini maske takmadan regüle edebiliyor. Çocuk ağlamasından rahatsız olduğu için gidip bebeğe yumruk atmak istediğini de beden hareketleriyle gösteriyor; “hızlıca zıplamak” diyerek betimlediği cinsel deneyimleri de öyle. Poor Things, “devrimci ve feminist” bir anlatı değil. Olsa olsa “Nöroçeşitlilerin maske takmazsa hayatta daha rahat edeceğini gösteriyor” diyerek övebilirim bu filmi.

Time’ın filmi “Frankestein'ın feminist bir uyarlaması” olarak ele aldığını söylemiştim. Şimdi Frankenstein, şu nedenden dolayı olabildiğince “feminist”: Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi’ni kaleme alan Mary Wollstonecraft’in kızı Mary Shelley’nin bir iddia üzerine yazdığı metinle bilimkurgu janrını başlatması, hayatımda duyduğum en cool şeylerden biri. 1818 yılına ait bir metni, bu bağlamda düşündüğümde, her şeyi çok tutarlı buluyorum. Ancak Poor Things için aynısını söyleyemeyeceğim. Bu film, olsa olsa patriyarkal korkunçluğu görkemli bir şekilde verdiği için bir yerden feminist; ancak olsa olsa “beyaz feminizm”in bir temsili.

Toparlayayım artık: Bir filmin bu yakın okumalara sebep olması eğlenceli aslında. En azından Barbenheimer gündemi beni bu kadar eğlendirmemişti. Ne yalan söyleyeyim, bu tartışmaların Twitter’a yansıyış şekli de komiğime gidiyor. Özür dileyerek her şeyi ikili düzene sıkıştırarak bunu yansıtacağım: Özellikle erkeklere ait hesapların, kadınların seks sahnelerinden rahatsız oluşlarını açıklamalarına “muhafazakar” etiketi yapıştırması baya komik. 

Özetle, eğer bir kadının anlatısını, bir kadın tarafından dinlemek istiyorsan Priscilla’yı öneriyorum. Poor Things’in zaten gündelik hayatın parçası olan korkunçluklarını yüksek bütçeli bir prodüksiyonla vermesi, beni o kadar heyecanlandırmadı. Ama Emma Stone’un Manic Pixie Dream Girl’ler arasındaki en Akademi hak eden temsilini ise kutluyorum.

Poor Things baya popüler ve açtığı tartışma konularıyla da baya çağdaş. Orası kesin.

📻 Editörün notu: Bölümün podcast kaydını buradan dinleyebilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Alara Demirel

Editor in Chief @ Universal Friend Publishing

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR