Prof. Dr. İsmail Hakkı Öz: Bozkır'dan Dresden'e bir mühendisin öyküsü

Konya’nın Bozkır kasabasında 1920'de dünyaya gelen Prof. Dr. İsmail Hakkı Öz, 2. Dünya Savaşı yıllarında eğitim için gönderildiği Dresden'de bombardımandan sağ çıkmış; İTÜ'nün en saygın makine mühendislerinden biri olarak Necmettin Erbakan'dan Özdemir Bayraktar'a pek çok isme hocalık yapmış; sevgi dolu bir baba ve hayat dolu bir arkadaş olarak iz bırakmıştı. Kızı Hülya Öz anlatıyor.
Prof. Dr. İsmail Hakkı Öz: Bozkır'dan Dresden'e bir mühendisin öyküsü

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İTÜ’nün saygın makine mühendisliği profesörlerinden babanız İsmail Hakkı Öz’ü sizin ağzınızdan dinlemek isteriz. 

Merhaba, duyarlılığınız ve başlattığınız bu yazı dizisi için size teşekkür ederim. Sorularınıza cevap vermeden önce size babam hakkında bir ipucu vereyim. Babam Almanya’daki eğitim sürecinde maruz kaldığı savaş koşulları veya yaşadığı zorluklar hakkında bizlerle konuşan biri olmadı. Bu konuda üç kardeş aynı fikirdeyiz. Yani, "Şöyle gittik, böyle okuduk, bu zorlukları yaşadık" gibi şeyler evimizde konuşulmazdı. 

Ancak hepimiz Almanya’da birlikte okuyup, Türkiye'de de yollarını hiç ayırmayan arkadaşlarının birbirlerine duydukları derin sevgi ve bağlılığa şahit olduk. Büyük çoğunluğu İTÜ'de hocalık görevleri dolayısı ile aynı koridorları paylaştıkları hâlde eşleri ile de her ay toplandılar ve bu âdetlerini neredeyse yaşam boyu sürdürdüler. 

Dresden’den 28 Mayıs 1940 tarihli ‘‘oğlunuz Hakkı Öz‘‘ olarak imzalanmış bir fotoğraf. Öz Ailesi Hususi Arşivi.

Mustafa Bayram, Turgut Boduroğlu, Muhittin Dilege, Emin Ünalan, İzzet Gönenç, Ziya Suder, biraraya gelmek ve sosyalleşmekten son derece keyif alırlardı. Mesleki paylaşımlarının ötesindeki muhabbetlere dalarlardı. Senenin belli zamanlarında evlerde toplanma sırası bizim evimize geldiğinde bu atmosferi bizler de yaşardık. Yeniden delikanlı, hatta çocuk reflekslerine döner, birbirlerine sürekli takılırlar, çocukça eğlenirlerdi. Ben bayılırdım o hâllerine. 

Ailesi ve çocukluğundan bahsedebilir misiniz?

1920 doğumlu olan babam İsmail Hakkı Öz, kendisinden önceki bir ve sonraki dört kardeşi ile Konya’nın Bozkır kasabasında dünyaya geliyor. Büyükbabam Bozkırlı, babaannem ise Aksekili bir yörük kızı. En büyük halam, kız çocuklarının o dönemde okula gönderilmesi âdetten değil diye sadece ilköğrenimini tamamlamış. Babam altı kardeşin iki numaralı çocuğu, büyük ailede anlatıldığına göre hem çok zeki hem de epey hareketli bir çocuk. İlkokulu Bozkır'da başarı ile tamamlamış. Büyükbabamızın öngörüsü ve babaannemizin 11 yaşındaki oğluna ancak tatillerde kavuşabilecek olduğunu bildiği hâlde, bağrına taş basan sağlam duruşu ile Konya'ya ortaokula gönderilmiş. Leyli meccani (devlet burslu yatılı) olarak ortaokulu üstün başarı ile tamamlamış. 

Bu noktada babamın çocuk olarak evini ve ailesini çok özlemesiyle ilgili bir hikayesini anlatmak istiyorum. Hatırlatmak istediğim, 11 yaşındaki bir çocuğun doğal ve sağlıklı arzusu. Okullar tatil ve ilk kez bayram tatilindeler. İlk kez aileden aylardır ayrı kalan babam evine gitmek istiyor, okuldan izin var. Bozkır kasabasına giden bir vasıta buluyor ve sevinç içinde evin yolunu tutuyor (kış aylarına denk gelen bir tatil bu). 1930lar, İç Anadolu'da yol ve ulaşım koşullarını canlandırın gözünüzün önünde. Yolculuklar pek elverişli şartlarda yapılamıyor o tarihlere. Dedem Mehmet Öz, akşam eve gelip babamın Konya'dan eve geldiğini görünce canı sıkılıyor ve babaanneme "Karnını doyuralım, ihtiyaçlarını tamamlayalım ve yarın Konya'ya hareket edecek ilk vasıta ile oğlumuzu okuluna geri gönderelim" diye karar veriyor. Baba otoritesi karşısında yapacak bir şey yok tabii, ama çocuk olan babamın içine oturmuş bu sürpriz karar. 

Babam bu anısını yetişkin, hatta yaşlandığı dönemlerde dahi hüzünlenerek anlatırdı. Ama gelin görün ki daha babamın okuluna dönebildiği akşam şiddetli bir kar yağışı başlıyor ve sonrasında da yollar bir ay süreyle kapanıyor. Kısacası dedem, kendisi için de zor olan böyle bir kararı vererek babamın eğitim bursunu kaybetmeden okuluna devam etmesi konusuna öncelik verip duygularını kontrol etmiş ve hayat babam için daha sonra Haydarpaşa Lisesi ve devamında Dresden'de yüksek öğrenim ile devam edebilmiş. 

Babam yüksek öğrenimini makina yüksek mühendisi olarak Almanya'da tamamlıyor. İyi bir makina mühendisi olmak için çok iyi fizik ve fizikte iyi olmak için çok iyi matematik bilgisine sahip olunması gerektiğini düşünmüş. Bu nedenle doktorasını Cahit Arf ile matematik üzerine yapmış. Askerliğini de Heybeliada'da bahriyeli olarak yapmış ve deniz âşığı biri. 

Çocukluğunda yaz tatillerini kardeşi Mustafa Öz ile eğlenerek ve kısmen de kasabadaki esnafın yanında çalışarak geçirirlermiş. Babam bir terzinin yanında çalışmış ve güzel düğme dikmeyi öğrenmiş. Teknik bilgiyle el becerisinin birlikte olmasının değerine inanan bir insandı. Yelken sporunu, balık tutmayı sever, denizi saatlerce yüzerek gezer, şnorkel ile dalar, gençlerle spor yapar, organizasyon yeteneği güçlü olduğu için etrafına insanları toplar ve eninde sonunda ister bahçe yapmak ister balık tutmak ister voleybol maçı yapmak olsun çevresini daima hareketlendirirdi.

Yurt dışına gönderilme serüvenini anlatabilir misiniz? Hangi kurumun bursu ile gönderilmiş? 

Milli Eğitim Bakanlığı'nın açtığı Avrupa imtihanlarını başardıktan sonra doğrudan devletin verdiği burs ile yurt dışına gönderilmiş. Bursunun bir bölümünü kardeşlerinin eğitimi için ülkeye geri göndermeyi sürdürmüş. Hâlâ hayatta olan halam Prof. Dr. Latife Gürer (mimar) babamın Atatürk'ün yurt dışına gönderdiği beş altın çocuktan biri olduğunu söyler. Bunun ne anlama geldiği konusunu doğrusu bilmiyorum. Diğerlerinin de Emin Ünalan, Lütfullah Ulukan, Mustafa Bayram ve Turgut Boduroğlu olduğunu söyler. Bu sürekli okul birinciliği gibi bir silsileyi tarif ediyor olabilir. Önce Vapurla Varna'ya oradan da trenle Almanya'ya ulaşmışlar. 

Dresden'deki mühendislik eğitimi dönemi nasıl geçmiş?

Önce staj dönemi ile Almanca öğrenip sonrasında da yüksek öğrenimlerine başlamışlar. Kendisinden daha önce Almanya‘da tahsile başlayan başka bir Türk öğrenci ile aynı evde pansiyoner olarak yaşamışlar. Ne yazık ki bu öğrenci Dresden bombardımanından sağ çıkamamış. 25.000 kişinin öldüğü bu bombardımanı ve yaşananları babamdan hiç dinlemedik. Tıp literatüründe PTSD denen ya da Türkçe karşılığıyla "travma sonrası stres bozukluğu" ihtimalinden tıp doktoru kuzenim Dr. Mehmet Öz söz etmişti. 

Burada bir parantez açmak istiyorum. Amerika'da doğup büyüyen ve yaz aylarında Türkiye'ye geldiklerinde bizim evimizde kalan Mehmet Öz, ilk kitabını yayımladığında babam İsmail Hakkı Öz'ün kendisinin rol modeli olduğunu yazmıştır.

Genç Cumhuriyetin genç bursiyeri İsmail Hakkı Öz Dresden’de. Öz Ailesi Hususi Arşivi.

Babam bilgi, şefkat ve vericiliğiyle yakınında olan herkese ışık saçmıştı. Bu niteliği öğrencileriyle sınırlı değildi doğal olarak. Babamın Almanya'daki öğrencilik döneminde kazandığı opera ve klasik batı müziği sevgisi, spora olan düşkünlüğü, giyimi konusundaki titizliği, patates ve Schnitzel sevgisi, öğrenmeye çalışıp da sürdüremediği ne yazık ki bombardımanda kaybettiği keman sevgisini söylemek isterim. İlginçtir ki babam gibi burslu öğrenci olup onunla birlikte Almanya'da okuyanların çocukları ile kurduğum grupla haberleşip sohbet ettiğimde hepsinin ortak yönü olmuş patates sevgisi. 

Fotoğraf albümlerinden görüyoruz ki giyim-kuşam anlamında çok titiz, özenli, düzgünler hepsi de. Spor müsabakalarında çekilmiş birçok fotograflarından sporda kendilerini geliştirdiklerini de izleyebiliyoruz. Ailelerinin herhangi birine gönderilmiş gıdaları hemen biraraya gelip o gün tükettiklerini biliyoruz. Oysa aileler birkaç gün kendilerini beslesin diye hayaller kuruyor belki de. Öylesine bir dayanışma ve bütünleşme bilinci içinde geçiyor öğrencilikleri. 

İkinci Dünya Savaşı esnasında Dresden’de bulunmak çok riskliydi. Babanızın başından çok tehlikeli ve ilginç bir hadise geçmiş diye biliyoruz. Sizden dinleyebilir miyiz?

Öncelikli şunu söylemeliyim ki babam, ne zorluklardan ne de savaş koşullarında yaşadıklarından bahsetti bizlere. Babamın vefat ettiği gün evimize gelen Prof. Dr. Lütfullah Ulukan çok değerli bir anı olarak anlattı ve biz de ancak o tarihte şimdi bahsedeceğim olaydan haberdar olduk. 

Dresden’deki Türk öğrencilerle ders esnasında bir fotoğraf. Yanındaki kişi eski bakanlardan Serbülent Bingöl’dür. Öz Ailesi Hususi Arşivi.

Savaş sırasında uçaklardan önce yangın bombası daha sonra tahrip etkili bombalar atılıyor. Dresden'de Lütfullah amca ile o sırada birlikte bulundukları binaya bomba isabet ediyor. Ortalık toz duman, yangın yeri, çığlıklar… Dışarıda mahşerî bir kalabalık sağa sola kaçışıyormuş. Değişik kaynaklardan da okudum ve öğrendim ki havadaki oksijeni emerek büyüyen yangın fırtınalarından pek çok kişi boğularak ölmüş. Kent merkezi alevlerden kaçan veya canını kurtarmayı başaramayan insan bedenleri ile doluymuş. 

Babam ve Lütfullah amca, önce refleks olarak binalarının sığınağına inmişler. Bir süre bodrum katındaki bu alanda diğer sığınanlar ile birlikte kalmışlar ancak yangın, ortamdan oksijeni çektiğinden bir süre sonra nefes alma imkanı kalmayacağına kanaat getirmişler. Sığınakta havasız kalıp ölmektense dışarıda ufak bir ihtimal de olsa kaçıp uzaklaşma olasılığını denemeye karar vermişler. Binadan fırlamışlar. Üstlerinde pardesüleri var. Binadan ve sağda soldaki yangın öbeklerinden uzaklaşmaya çalışırlarken önlerinde arkalarında yığınlar hâlinde insan bedenleri arasından koşup canlarını kurtarmaya çalışmışlar. 

Babam güçlü kuvvetli, üniversitenin atletizm takımında olan bir öğrenci, futbol da oynarmış. Atletik bir yapıya sahip. Hatta çok etkileyici bir fotografı gözümün önünde üç adım atlarken havada bir pozunu yakalamış bir arkadaşı. Bu albümü bende. Hayatı boyunca da spordan vazgeçmedi. Ta ki felç geçirene kadar... Ancak gözleri hassastı ve bombaların tahrip ettiği binalardan ortama dağılan toz zerrecikleri ve duman gözlerini etkilemiş. Bir süre sonra gözlerini açamaz hâle gelmiş. 

Dresden’de Hakkı Bey’in de yer aldığı Türk ve Alman öğrencilerden oluşan bir futbol takımı. Hakkı Bey, ön sırada soldan ikinci. Öz Ailesi Hususi Arşivi.

Kaçacaklar ama kentin merkezini sarmış bu büyük yangından etkilenmeden nasıl uzaklaşabilecekler? Öte yandan Lütfullah amcanın bacakları çözülmüş ve yürüyemez olmuş. Babama "Hakkıcığım benim bacaklarımda derman kalmadı" deyince, babam da "Ben de gözlerimi açamıyorum" demiş. "Lütfullahcığım, ben seni omzuma alacağım. Sen gözümüz ol yönlendir beni, ben de bacak olayım, birlikte çıkalım bu arbededen" diyerek o korkunç durumdan birlikte sağ olarak kurtulabilmişler. 

Bu arada yangından etkilenmemek için pardesülerini önlerine çıkan bir süs havuzunda ıslatıp bedenlerini yangının yarattığı aşırı sıcaklıktan koruyabilmişler. Bu bombardıman 1945’in Şubat ayında oluyor. Benzer biçimde bu gecenin diğer sağ kalanları farklı mahallelerden uzun süre yürüyerek kent dışına yönelmişler. Aç, susuz ve sefil hâlde onlara en yakın kasabada ikram edilen bir somun ekmeği paylaşarak bir karakola sığınmışlar. 

Daha sonra İsveç'te onları bekleyen bir Kızılhaç gemisine tren ve çeşitli vasıtalarla ulaşmayı başarmışlar. Babam bombardıman sırasında yerde gördüğü bir bombayı alıp Türkiye'ye getirmek istemiş. Lütfullah amca "Hakkıcığım sakın! Patlamamış bir bomba o, delirdin mi? Bırak onu, taşınmaz" demiş babamı engellemiş. Demek ki çılgın bir karakter.

Türkiye’ye döndüğünde İTÜ’de görev aldığını biliyoruz. Akademisyenlik hayatından biraz bahsedebilir misiniz? 

Babam Almanya'dan döner dönmez İTÜ Makina Fakültesi'nde asistanlık görevine başlamış. İlerleyen süreçte de kadro gelmesi için beklediği için bir-iki yıl gecikmeli olarak 34 yaşında profesör olmuş. Babam, içten yanmalı motorlar ve termodinamik branşlarını tercih ediyor ve bu alanda profesörlük kadrosu bekliyor. 

Uzun süren bekleyişinin ardından bir akşam Maçka'da yaşadıkları eve Ord. Prof. Dr. Cahit Arf gelmiş. Profesörlüğünün ileriye atılmasını doğru bulmadığını, o nedenle esas tercihi olmasa da profesörlüğünü Ziraat Makinaları kadrosundan almasını salık vermiş. "Sen çalışkan ve zeki bir çocuksun, hangi alan olursa olsun geliştirir ve ilerletirsin, kadro açılmasını bekleyip durma bir an evvel profesörlüğünü al artık" diye öğüt vermiş. Babam böylelikle İTÜ Ziraat Makinaları Araştırma Merkezi'ni kurmuş ve üniversite adına 105 dönüm arazi satın aldırmış. Mevcut binayı çok yakın zamanda müzeye dönüştüreceğiz.

Annemin aktardığı ilginç bir anı vardır. Fakültede bir uçak varmış. Babam ve sevgili büyüğümüz, babamın yakın arkadaşlarından rahmetli Prof. Dr. Nimet Özdaş, ders dışındaki zamanlarında bu uçağın motorunu söküp mekanizmayı öğrenmek için üzere sık sık birlikte çalışırlarmış. 

Hakkı Öz (soldan üçüncü) Almancasını geliştirmek için üye olduğu bir tenis kulübünde. Öz Ailesi Hususi Arşivi.

Hikmet Binark, Lütfullah Ulukan, Nimet Özdaş, Teoman Özalp ile İTÜ Makina Fakültesi ortamında hocalık görevlerini birlikte sürdürdüler. Arkadaşlıkları emeklilik yaşlarında da Datça'daki Aktur sitesinde devam etti. Hepsi o siteye yerleştiler; yaz aylarında eşleri ve imkan buldukça zaman zaman bizlerin de katıldığı emeklilik yıllarını birlikte yaşadılar. Hep birlikte denizin tadını çıkarttılar ve eski günleri anarak bizlerin de katıldığı çay saati muhabbetlerinde Almanya'da bursla okuyan bu grup (Nimet amca hariç) hem meslekî hem güncel muhabbetlerini sürdürdüler. Fransız ekolünden olduğundan (Galatasaray'lıydı) sevgili Nimet Özdaş ile Almanca bilmemesi üzerinden şakalaşır, aralarında çocuk gibi Almanca konuşup onu kızdırmaya çalışır, güler eğlenirlerdi.

Emekli olmadan iki yıl süreyle, emekli olduktan sonra da dört yıl (1982-1988) Suudi Arabistan Cidde'de hocalık görevini King Abdülaziz Üniversitesi'nde sürdürmüştü.

Hakkı Bey, birçok İTÜ mezununun hocalığını yapmıştı. Bazı tanınan isimlerden bahsedebilir miyiz?

1951 yılında İTÜ Makina Fakültesi'nden mezun olan Alarko Holding kurucu ortağı Üzeyir Garih babamın öğrencisiydi. Babama sevgisi ve saygısı büyüktü. Babam kısmi felç geçirip de Alman Hastanesi'nde yatarken ziyaretlerini hiç ihmal etmedi.

Özdemir Bayraktar babamın öğrencisiydi. 1972 yılındaki mezuniyetinin ardından babamın asistanlığını yaptı; yüksek lisans çalışmasını da içten yanmalı motorlar konusunda hazırladı. Babam, öğrencileri ve asistanlarını evimizde ve İTÜ adına kurup yönettiği Ziraat Makinaları Muayene ve Araştırma Merkezi'nde toplar, bizlerle de tanıştırıdı. Evimizde de yemekli sohbetli vakit geçirirdik birlikte. Özdemir Bayraktar ile babam birbirlerini çok sever ve meslekî tartışmalar ile zaman zaman tatlı tatlı kapışırlardı. Özdemir ağabey henüz drone kelimesi anlam olarak Türkçe literatürde yerini dahi almamışken tasarımını yaptığı ve İHA'nın (İnsansız Hava Araçları) atası olacak prototipleri babama anlatırdı. Bu genellikle Haluk (Bayraktar) ve daha o tarihlerde çocuk yaşlarında olan Selçuk'un da katıldığı pazar ziyaretlerinde olurdu. Babam felç geçirdikten sonra ders kitabı olarak halen okutulan İçten Yanmalı Motorlar kitabını yazma kararı aldı. Bu kitabı yayımlandıktan sonra Internal Combustion Engines adıyla İngilizcesini de yazdı.

Hakkı Öz, bir kış günü bir Türk öğrenci arkadaşı ile. Öz Ailesi Hususi Arşivi.

Zihinsel ve bedensel olarak aktif bir kişilik beden aktivitesinin kısıtlandığı süreçte ne yapar? Bu kitapları yazmak suretiyle, zihinsel verimliliği ile kendini ruhen ayakta tuttu. Bilgisayarların hayatlarımıza yeni yeni girdiği o dönemde, öncelikle bilgisayar programlarını öğrenmeye karar verdi. Bu iradeyi gösterdiğinde yaşı 80'e yaklaşmıştı. Babam, hafta içi çalışma masasında yazma pratiklerini sürdürür; hafta sonlarında da bilgisayar programı ile ilgili sorularını ziyaretine gelen Özdemir Bayraktar ve oğlu Haluk Bayraktar'a sorardı. Bazı bazı bana da sorduğu ve benim yarım yamalak cevaplarım karşısında tatmin olamadığı da olurdu. O kadar yoğun bilginin ve karmaşık formülün insan zihninde nasıl depolandığını hep merak etmişimdir. 

Necmettin Erbakan da babam asistanken İTÜ'de öğrencisi olmuştur. Daha sonra İTÜ'de Erbakan'ın fakültede olduğu süreçte ikisi aynı odayı paylaştılar. 

THY ve TUSAŞ Genel Müdürlüğü yapmış olan Temel Kotil de babamın öğrencilerindendi; babam çalışkanlığını ve zekasını överdi.

Babanızın akademisyenlik yönünü nasıl gözlemlediniz?

Evimizde tatil zamanlarında plaklardan operalar dinlenir, zaman zaman daha ritmik müzikler eşliğinde annemle babam spontane dans ederlerdi. Hayatlarımızdan spor, özellikle de denizle bağlantılı sporlar eksik olmazdı. 

Evimizde her birimizin kendine ait rahat çalışma ortamı tasarlanmış ve yaratılmıştı. Herkes kendi köşesine çekilir bol bol ders çalışılırdı. Babamın kitaplığının bir kısmı ve çalışma masası, geniş planlı yatak odalarındaydı. Gecenin geç saatlerine kadar sürekli çalışırdı. Evimizdeki tık-tık-tık çalışan guguklu saati durdurup o sesin konsantrasyonunu bozmasına izin vermezdi. Programına yeni konular eklemek ve yenilenmiş olarak öğrencilerinin karşısına çıkmak gibi bir disipline sahipti. Annem de uykusundan fedakarlık ederek kendi kitaplarını okuyup, babamın ders ya da yazı hazırlama rutinine eşlik ederdi.

Almanya’daki bir gezintiden bir kare. Öz Ailesi Hususi Arşivi.

Bizler sınav öncesi fen derslerinden, özellikle matematikten bir konuda takıldığımızda babama başvururduk. Ancak bu alışkanlık, zaman zaman uykusuz kalmakla sonuçlanabilirdi. Babam alt bilgilerden hazmedilmemiş bir konu yakaladığı anda, hemen o konunun köküne iner, o alanda çözümü sağlamadan da esas soruya cevap üretmeye yanaşmazdı. Bu elbette sorunun cevabından uzaklaşıp yeniden yaklaşmak gibi bir süreye yayılır, uykumuz gelir, peşpeşe esnemeler arasında perişan olunur, ama konu da hazmedilirdi. Burada babamın temelsiz yapı kurulamayacağı inancı ve mükemmeli arayan karakterine de vurgu yapmış olayım.

Peki Hakkı Bey bir aile babası olarak nasıldı?

Babamın aile bağları çok kuvvetliydi. Özellikle geniş ailemizle çocukluğundaki bağı bizlere de aktaran, bu bağın sürdürülmesini önemseyen temel figür babamdı. Büyük halam genç yaşında vefat ettiğinden babam ailenin en büyüğü olarak ailenin birlikteliğini sürdüren kişiydi. Kuzenlerimizle bugün de ilişkilerimiz sımsıkı sürmekte. Çok geniş bir aile olduğumuz için dünya yüzeyinde yayılmış hâldeyiz. Bu nedenle biraraya gelmek için pratik metotlar kullanır, birbirimizle iletişimi ve görüşmeyi sürdürürüz. Bu durumun yardımlaşma, birbirine destek olma ve birliktelikten zevk alma gibi doğal uzantılarının tadını nefis bir şekilde çıkartırız.

Dresden’den aldığı yüksek mühendislik diploması. Öz Ailesi Hususi Arşivi.

Babam bilgi paylaşımını seven, çalışkan ve ileri görüşlü bir karakterdi. Bizlerin çocuk olduğu tarihlerde (1968 ve sonrası) İstanbul’da modern bir mahalleye Ataköy'e yerleşme kararı almışlardı. O dönemin koşullarında yapılı çevre, bireysel çaba gerektiriyordu. Yeni yapılaşmakta olan Ataköy'de çevremizin güzelleşmesi, medenileşmesi için imkan, bilgi ve gayretini ortaya koyan babam, sadece bizleri değil, konu-komşuyu da motive ederek bahçelerde çam ağacı dikme ve çimlendirme operasyonunu üstlenmişti. Bugün beş katlı yapılardan da daha uzun boya ulaşan çam ağaçlarının varlığını babamın çabalarına borçluyuz. Bunu yaparken biz çocukları da çalışmaya ekleyip komşularımızın çay, kek, kurabiye ikramları eşliğinde çalışıp hem birbirimizle kaynaşır hem doğa ile bütünleşirdik. Çocukluk arkadaşlarımızla o ağaçları gördükçe her zaman babamı saygı ve sevgiyle anıyoruz. 

Kendisi de korkularını yenmeyi başardığı için, bizlerin de korkusuz bireyler olmamızı istemiş olmalı. Mesela üç kardeş, üçümüze de teknenin arkasından sallandırdığı halatı belimize dolayıp düşük hızda giderken oyunla karışık azıcık da su yutarak yüzme öğretmiş ve deniz sevgisini aşılamıştı. Birlikte keyifle balığa, yelkene çıkardık. Mutlaka komşularımız ya da kuzenlerim de bizlerle birlikte olurlardı. 

1957’de tamamladığı doktora tezi. (Belgeyi İTÜ Makina Fakültesi Kütüphanesinden bulup bizimle paylaşan Doç. Dr. Uğurcan Eroğlu’na teşekkürler)

Benim, ağabeyimin ve ablamın zihinsel ve sosyal gelişimimizde, annemin olduğu kadar babamın da azımsanamayacak etki ve yönlendirmesi var. Kendine yeten, milletini, vatanını seven, sporcu, çalışkan, sorumuluk sahibi, kendini donatmayı ve geliştirmeyi durmadan sürdüren, tabiatla bütünleşen bireyler olduk. 

Babamın Dresden gibi bir kültür kentinden edindiği alışkanlıklarla evimizde daima Batı müziği dinlenir. Bizler de bu modeli doğal olarak sürdürerek, kendi çocuklarımıza çokyönlü bilgiye dayalı eğitim ve kültürel donanım vermeye çalıştık. Onları dünya vatandaşı olan, insan sevgisi ile dolu, çokyönlü bireyler olarak yetiştirebildik.

Hakkı Öz’ün kızı Hülya Hanım’ın hatıra defterine yazdığı bir not. Öz Ailesi Hususi Arşivi.

Babamın çalışkanlığı, iyi ahlakı, düzen ve disipliniyle sporcu ruhumuza, doğaya ve müziğe yatkınlığımıza tam bir rol modeli olduğunu farkettim.

Eklemek istediğiniz başka bir konu var mı?

Babam Dresden'deki öğrenciliğinde hocası olan Prof. Hans List ile tanışıyor ve daha ilerideki tarihte birlikte üzerinde çalışıp dizayn ettikleri motor için Türkiye'de fabrika kurmaya teşebbüs ediyorlar. Çalışmalar sürerken Necmettin Erbakan, politik bağlantılarını kullanarak ve babamı bypass ederek bu projeyi hayata geçiriyor ve Konya'da fabrikayı kuruyor; pancar motoru üretiyor. H. List ile birlikte üzerinde çalışılan motor, pancar motorun atasıdır.

Daha fazla bilgi için: 

  • Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri projesi
  • Bi’ Dünya Kıvılcım Derneği
  • 24 Kasım'da başlattığımız "Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ilk röportajında Prof. Dr. Selçuk Şirin cumhuriyetin eğitim vizyonunu, yurt dışına gönderilen öğrencileri ve dönüşlerinde Türkiye'nin her alanda büyük bir atılımlara imza atmasına nasıl yardımcı olduklarını anlatmıştı. Prof. Dr. Dursun Koçer'in hocası Nüzhet Gökdoğan'ın Türkiye'de astronomiye katkısını anlattığı röportaja buradan, Dr. Orhan Veli Özbayrak'ın "Türk Beşleri"ni anlattığı söyleşiye buradan, dünyanın ilk doktoralı bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı'nın hikayesine buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca Bülent Eczacıbaşı, babası Nejat Eczacıbaşı'nı anlatmış; Prof. Dr. Nilüfer Öndin ise Türkiye'nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Bengütaş üzerine konuşmuştu. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın yapısını ortaya koyan jeoloji profesörü İhsan Ketin'i, Celal Şengör'den dinlemiştik. Dizinin son yazısında ise Türkiye arkeolojisinin büyük hazinesi Ekrem Akurgal'ı, mühendislik alanında önde gelen isimlerinden olan oğlu Ali Akurgal anlatmıştı. Genç Cumhuriyet'in ilk uçak mühendislerinden Fuat Dörtbudak'ın hayatını ve Cumhuriyet'in sanayi gelişimine verdiği emekleri kızı Tomru Önalp'ten dinlemiştik. Son yazıda ise Türk Eğitim Vakfı'nın kurucu üyesi, eski bakanlardan Şahap Kocatopçu'yu kızı anlatmıştı.
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta