Protestolar ve Amerikan elit üniversitesinin çöküşü

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Sosyoloji profesörü Todd Gitlin, 60’lı yıllarda ABD’deki öğrenci hareketinin önde gelenleri arasındaydı. Yazdığı The Sixties, Years of Hope Days of Rage (Altmışlar: Umut Yılları, Öfke Günleri) başlıklı kitap o dönemin ruhunu iyi yansıtan bir anı-analiz kitabıydı.
Kitabının ikinci baskısına yazdığı önsözde nelerin başarılıp nelerin başarılamadığının muhasebesini yaparken, ki bu muhasebenin önemli unsurlarından birisi o yıllara damga vuran “sol” ruhun değil sağcı düzen tercihlerinin siyaseten yükseldiğiydi, her şeye rağmen nelerin değişebildiğine de değinir:
Altmışlı yıllarda Amerikan toplumunun güç merkezleri toplumun hissiyatının derinlikleriyle bağlantılarını kaybetmiş ve reform dürtüsüne direnmişlerdi. O dönemde patlayan hareketler, çoğu zaman belirsiz de olsa, içten bir isyana dönüştü. Dünyanın pek çok yerinde—Paris ve Berlin'de, Prag'da, Mexico Kenti'nde—gençlerin paralel ayaklanmalarıyla birleşerek, her türden gayrimeşru otoriteye meydan okudular. Sadece gayrimeşru iktidarın altını oymakla kalmadılar, insan projesinin çeşitlilik içinde şekillenen birliğini de onurlandırdılar.
Marksizm'in dilini konuşurken bile, küresel olarak birleştirici bir değişim ideolojisi olarak Marksizm'in çöküşünü haber verdiler. Yeni isyan ilkelerine, yeni otorite kodlarına doğru el yordamıyla ilerlediler… (Bu meydan okumaya) toplumun güç merkezleri korkuyla ve hesapla karşılık verdi. İstilacıları geri püskürttüler ama bir ölçüde de reform yaptılar. Bu mücadele sırasında yeni bir siyaset gündemi şekillendi.
1960’lı yılların mirası hakkında, o yıllarda eylemci olanların sonraki serencamları konusunda söylenecek epeyce söz vardır aslında. Ve yapılacak bir değerlendirme her zaman o kuşağın efsaneleştirilen siciline layık görülecek sonuçlara da varmaz, varamaz.
Bireysel özgürlük tutkusunun ileriki yıllarda yol açacağı bireycilik ve bunun piyasacı ekonomi politikalarıyla bağlantısı, sınıfsal olanın bir kenara itilerek giderek kültürcü bir çıkmaz sokak siyasetinin tuzağına düşülmesi bugünün Amerikan siyasetinin ve sağcı kitlesel tepkinin sebepleri arasında sayılabilir örneğin. Ancak Gitlin’in de vurguladığı gibi o dönemin üçlü toplumsal mücadele hareketlerinin—siyahların medeni haklar hareketi, öğrenci hareketleri ve Vietnam savaşına karşı protestoların, Amerikan toplumsal kültüründe, cinsiyetler arası eşitlikte, her şeye rağmen ırklar arası ilişkilerde bir iyiye gidişi sağladığına şüphe yoktur.
Ne var ki siyasal-kültürel karşıdevrim de boş durmamış, örgütlenmiştir. Bugünün dünyasında sermayenin de artan desteğiyle Donald Trump’ta temsilcisini bulan otoriter/faşizan bir programla Amerikan siyasetini ele geçirme hedefine ulaşmasına da ramak kalmıştır.
Bugünkü protestolar
Her ne kadar Generation Lab adlı kuruluşun ülke çapında yaptığı bir araştırma üniversite öğrencilerinin ezici çoğunluğu açısından Gazze savaşının bir öncelik ya da onları pek de meşgul eden bir mesele olmadığını gösteriyorsa da yaşananların ölçülebilir verilerin ötesinde bir anlamı olduğunu söylemek yanlış sayılmaz. Sonuçta ABD’nin seçkin üniversitelerinde, bugüne dek kendilerinden başka hiçbir meseleyle ilgilenmedikleri için eleştirilen bir neslin bazı mensupları, kendi dar dünyalarından veya kimlik evrenlerinden daha geniş bir konuyla ilgili duyarlılık taşıyarak örgütleniyor ve eyleme geçiyorlar. Bunu yaparken konulara tam olarak hâkim olup olmamaları, ahlaki terazilerinin ayarının tam yerine oturmaması (örneğin Hamas’ın 7 Ekim'de yaptıklarını dert etmemeleri), ettikleri bazı lafların nereye gideceğini, ne anlama geleceğini tartamamaları ancak yaşanan anı küçümsemek isteyenler açısından büyük bir sorun olarak sunuluyor.
Özüne bakıldığında yaşananların anlamı ve mesajı hayli açık. Protestocu öğrenciler, naklen yayınla her gün izlenen bir katliamda kendi ülkelerinin payını ve sorumluluğunu eleştirerek bunun bir parçası olmak istemediklerini haykırıyorlar. 7 aydır süren çoğu çocuk ve kadın 40 bine yakın insanın hayatına mâl olan ve yakın zamanda bitecek gibi de gözükmeyen dengesiz bir savaşın durdurulmasını, bir insanlık krizinin sona erdirilmesini talep ediyorlar. Bunun da ötesinde öğrencisi oldukları üniversitelerin bu savaşın sürdürülmesinde payı olan şirketlerdeki yatırımlarını geri çekmelerini talep ediyorlar.
Bu talepleri öne sürerken 2006’dan 2014’e kadar dünyayı saran ve sarsan Gezi’nin de dahil olduğu protesto dalgasının en önemli unsuru sayılan barışçı, paylaşımcı, eşitlikçi kamplaşma yönetimini kullanıyorlardı. (Bina basmayı bu kategoride değerlendirmemek gerekir). Kongre’deki aşırı sağcı Cumhuriyetçilerin ağır baskıları ve tehditleri karşısında pısan, üniversite etiğine ihanet eden Columbia Üniversitesi rektörünün işinden olmamak için, öğrencilerle diyaloğa girmek yerine polisi üniversiteye çağırarak şiddetle bastırmaya çalıştığı büyük tehdit buydu. Dahası protestocuların hayatlarını kaydırması kesin olan tedbirleri alarak üniversite yönetimi/yönetimleri ancak otoriter sistemlerde tanık olunacak bir tavrı da benimsemiş oldular.
Tüm bunların sonucu olayların yaşandığı, protestocu öğrenci ve onlarla dayanışan hocalara karşı aşırı şiddetin uygulandığı üniversitelerde aslında bir sistemin ve son yıllara damgasını vurmuş kültürcü/kimlikçi solun yarattığı bir üniversite atmosferinin ağır hasar almasına da tanıklık edildi. 1968’de gene Columbia Üniversitesi'nde olaylar yaşanırken kullanılan şiddetin ardından bir değerlendirme yapan sosyolog Daniel Bell’in yazdığı gibi:
“Bir camiada otorite onu öne sürerek veya muhaliflere şiddet uygulayarak yeniden sağlanamaz. Otorite saygınlık gibidir. Otoriteyi yani öğrencilerinizin sadakatini ancak onlarla konuşarak kapsamlı tartışmalara girerek kazanabilirsiniz.”
Columbia Üniversitesi Öğrenci Birliği'nin akıllıca ve sakince yazılmış, olayları özetleyen bildirisinde vurgulandığı gibi üniversite yönetimi olayların sakince sona erdirilmesi, “otorite”nin diyalogla yeniden tesisi gibi bir yola başvurmayı düşünmemiş, meseleyi polisin bile hayret ettiği şekilde şiddet yoluyla sonlandırmayı tercih etmişti.
Modelin çöküşü
Geçen 7 ayın sicili ABD’de seçkin üniversitelerin işleyişi, sermaye ile ilişkileri ve bugünkü ortamda akademik sorumluluklarıyla maddi çıkarları arasındaki dengelerin nasıl ve nerede kurulduğuyla ilgili olarak da pek çok olguyu ortaya çıkardı. Şekillenen tablo, bu üniversiteler ve Amerikan akademyasının gelecekteki gücü açısından pek parlak sayılmaz. Üniversitelere büyük para bağışlarında bulunan zenginlerin kendilerine ters gelen siyasi görüşler öğrenciler tarafından dile getirildiğinde onların cezalandırılmasını talep etme cüretini göstermeleri, aksi takdirde bağışlarını çekeceklerini söyleyebilmeleri ve etkili olabilmeleri aslında meselenin özünü de ortaya koyuyor.
İktisatçı Branko Milanoviç’in yazdığı gibi bugünün Amerikan seçkin üniversitelerini yönetenler aslında üniversite yöneticisi değiller.
“Yanlış işteler. Rollerini geleneksel olarak üniversitelerin rolü sayılan özgürlük, ahlak, merhamet, kendini feda etme, empati ya da arzu edildiği düşünülen diğer değerleri genç nesillere aktarmaya çalışmak diye görmüyorlar. Kendilerine biçtikleri rol, üniversite adı verilen fabrikaların CEO'su olmak... Yöneticiler değerlerle değil, kârlılıkla ilgileniyorlar.”
Seçkin Amerikan üniversiteleriyle ilgili hayli sert bir rapor yayımlayan Economist dergisi de Gazze’ye bağlı olarak yaşanan krizin bu okulların geleceğiyle ilgili köklü müdahaleleri ve değişiklikleri gündeme getireceğini savunuyor. Geniş toplumdan giderek kopan ve güven yitiren üniversiteler, 1980’lerden itibaren piyasacı bir mantıkla varlıklarını artırmak için yatırımlarını çeşitlendirdiler, bu paraları yönetecek kişileri işe alarak hocalardan daha kalabalık ve iyi maaş alan kadrolar kurdular. Yalnızca 20 üniversite tüm Amerikan üniversitelerinin 800 milyar dolarlık varlığının (ana parasının/endowment) yarısına sahip oldu.
Aynı zamanda siyasi doğruculuk ve cinsiyet/kimlik siyasetinin etkisiyle tartışma ortamının kısıtlandığı bir döneme girildi. Üniversitelerde serbest tartışma ortamı, sureti haktan görünenler tarafından giderek daha fazla kısıtlandı. “Sözün şiddet olduğu” önermesi seçkin üniversitelerde açık tartışmanın, düşünce özgürlüğünün giderek akademik özgürlüğün tehdit altına girmesine yol açtı. Hocalar sınıfta yanlış kelimeyi kullanma korkusuyla dillerini ısırarak ders anlatmaya başladılar.
Sağcı siyasetçiler, liberallerin tekelinde olduğuna inandıkları (ki gerçekten üniversitelerde kendilerini muhafazakar diye tanımlayan hocaların oranı düşük) üniversitelere yönelik bir saldırıyı özellikle eğer Trump seçimleri kazanırsa başlatacaklardır.
Üniversitelerin sahip oldukları finansal ve emlak varlıklarının vergilendirilmesi, kendilerine tanınan finansal imtiyazların kaldırılması gündemdedir. Bu durumda üniversiteler ve giderek işe yaramaz bir kurum hâline gelen mütevelli heyetlerinin okulların asli işlevlerine yani akademik mükemmeliyetçilik, ifade özgürlüğü ve düşüncelerin serbestçe dile getirilebileceği, sermaye ile ilişkilerin makul ve kesinlikle şantaja maruz kalınmayacak bir düzeye indirileceği bir yolu mu tercih edecekleri Amerikan üniversitelerinin geleceğini de belirleyecektir. Baskıcı, sansürcü bir gelecek hiç de ihtimal dışı değildir.
Öğrenciler vicdani bir eylemcilik ortaya koyarak yalnızca ülkelerinin dış politikasını ahlaken sorgulamakla kalmadılar. Aynı zamanda üniversitelerin ulvi iddialarıyla gerçekte oldukları arasındaki derin uçurumu sergileyerek tehlikeli bir gidişatın durdurulabilmesi için tarihsel bir müdahalede bulundular. Onlarla üniversitelerin paracı yönetimleri, büyük şirketler, milyarder bağışçılar arasındaki kavgayı kimin kazanacağı da tam bu yüzden demokrasinin geleceği tartışmalarının en önemli konularından birisi hâline geldi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Hamas, ABD onayından geçen ateşkes anlaşmasını imzalarken İsrail Refah kentine saldırı başlattı. NATO ile Rusya arasında gerilim artıyor, Rusya bir kez daha nükleer kozunu masaya koydu. ABD'de protestolar.
08 May 2024

YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
Çin, Haziran 2026’da yayımladığı yeni “Beyaz Kitap”la küresel yönetişim vizyonunu daha açık biçimde ortaya koydu. Pekin, BM’nin güçlendirilmesini, Küresel Güney’in karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmasını ve ticaret ile tedarik zincirlerinin önündeki engellerin azaltılmasını savunuyor. Bu yaklaşım, Çin’in ABD ile rekabetinde doğrudan bir hegemonya arayışından çok, ekonomik yükselişini sürdürebileceği daha çok kutuplu ve daha az korumacı bir düzen talebine işaret ediyor.

BirGün muhabiri Ebru Çelik'in "figüran" haberi, gazetecilikte kimlik gizleyerek haber yapma yöntemini yeniden gündeme taşıdı. Peki bu yöntemin kökleri nereye uzanıyor, etik sınırı nerede başlıyor ve kamu yararı bu tartışmanın neresinde duruyor?

Çin’in siyasi partiler, düşünce kuruluşları ve yayıncılık faaliyetleri üzerinden Türkiye’de kurduğu ilişki ağı genişlerken, bu hattın yeni merkezlerinden biri DÜNYA-MER oldu. Merkezin Başkanı Prof. Dr. Semih Koray, Aposto’ya yaptığı açıklamalarda DÜNYA-MER’in Çin’in Küresel Medeniyet Girişimi’yle kesişen hedeflerini, güvenlik konferanslarını neden öne aldıklarını ve “yeni bir medeniyetin Asya’dan yükseldiği” tezini anlattı.

ABD yönetimi geniş çaplı bir İran işgaline hazırlanıldığı iddialarını doğrulamıyor. Ancak Hürmüz Boğazı’ndaki geçişi güvenceye almak, stratejik adaları veya askerî altyapıyı hedef almak amacıyla sınırlı kara operasyonları ihtimali gündemde kalmayı sürdürüyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ise rejim değişikliğine ve uzun süreli savaşa karşı çıkarken, gerektiğinde sınırlı askerî güç kullanılmasını ve diplomasinin açık tutulmasını savunuyor.

Yeni Parti kurucularından Utku Çakırözer ve Burhanettin Bulut’un Aposto’ya verdiği bilgilere göre, ilk olağan kurultayın Ekim sonu ile Kasım başı arasında yapılması planlanıyor. Kurultayda yalnızca yönetim organları değil, parti programı ve tüzüğüne ilişkin son düzenlemeler de ele alınacak. Kurultayın ardından ise Yeni Parti odağını tamamen seçim hazırlıklarına çevirecek. Önümüzdeki üç aylık süreçte örgütlenme çalışmalarına ağırlık verilecek.






