"Being the Ricardos": Modern bir 1950'ler Çifti, Komünizm ve Çöküş

Tüm başarısızlıklardan bir başarı doğar, ama bedeli ne olur?
"Being the Ricardos": Modern bir 1950'ler Çifti, Komünizm ve Çöküş

Bu yazıyı yazdığım gece Evlilikten Sahneler adlı bir oyundan dönüyorum. Evet, bildiniz! Ingmar Bergman'ın aynı isimli filminden uyarlanan bu oyun, yürümeyen bir evliliğin anatomisini çıkarmaya oynuyor. Arabama doğru yürürken romantik ilişkilerin, bilhassa evliliğin, ne kadar hassas bir dengede durduğunu düşünmeden edemiyorum. İnsan ömrü çokça değişken içeriyor. Bunun içine iş değişikliği gibi daha tahmin edilebilir şeyler de girebilir, hayata bakış açısında değişiklik gibi daha radikal şeyler de... Temel evlilik nosyonu bütün bu değişimler boyunca birbirinin yanında kalmaya söz vermek gibi; ama kişi bu sözü vermeden emin olabilir mi? Elde olan şeyler mi? Önemli mi? Evlilikten Sahneler ile Being the Ricardos'u benim için kesiştiren soru da aynen bu oldu. 

Oscar ve Emmy ödüllü yazar ve yönetmen Aaron Sorkin'in kaleminden çıkan Being the Ricardos, Lucille Ball ve Desi Arnaz'in gerçek öyküsünü konu alıyor. Kısaca dönemi ve karakterleri tanıtalım. Nicole Kidman'ın canlandırdığı Lucille Ball, 1950'li yılların en tanınan komedi aktrislerinden birisi. Javier Bardem'in oynadığı Desi Arnaz ise dönemin en sevilen, Küba göçmeni şovmeni. İkili tanıştıktan çok kısa süre sonra evleniyorlar ve hayatlarında bazı değişiklikler olması sonucunda ortak bir sitcom yapmaya karar veriyorlar. İsmi gerçek ismiyle uyumlu olan, I Love Lucy, isimli sitcom kısa sürede çok büyük bir hit oluyor ve 60 milyon izleyiciye ulaşıyor. Bir anda Arnaz ve Ball Amerika'nın en gözde çifti haline geliyorlar.

Kidman ve Bardem | Kaynak: Glamour

Peki bu dümdüz bir aşk hikayesi mi? 

Kesinlikle evet ve kesinlikle hayır. Filmin başında bir kriz ile karakterleri tanıyoruz. Lucy radyo dinlerken kendisinin komünist partiye üye olduğuna dair bir haber duyuyor ve film bundan sonraki bir haftalık süreci anlatıyor. Bunun üzerine Kübalı kocasıyla birlikte dehşete düşen Lucy, bir sonraki adımın ne olacağını düşünür. İlk iki ila üç gün hiçbir gazete bu konuyu basmazken Lucy ve Desi gergindir. Dikkatinizi çekerim sene 1952. II. Dünya Savaşı yeni bitmiş ve Soğuk Savaş devri başlamış. Dünya iki kutba bölünmüş vaziyette: Komünizm ve kapitalizm. Bu noktada da ABD'de Amerikalı Olmayan Aktiviteler Komitesi (HUAC) vatandaş üzerinde gözetim sağlıyordu ve komünist partiye destek verdiği anlaşılanların başına pek hoş şeyler gelmiyordu. HUAC, sadece politik eylemerde bulunan vatandaşların ötesinde, Hollywood'a da epey dadanmıştı. Stüdyolar ve yıldızlar da her an mimlenebilirlerdi.

Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta şu: 60 milyon kişinin severek takip ettiği bir televizyon yıldızının ışığının sönmesi, politik spektrumdaki kayışıyla doğru orantılı. Bir gün öncesinde Ball'un demokrat veya cumhuriyetçi olması arasında ayırt yapılmazken, birden bire komünist ilan edilme durumunda tüm hayatının yıkılacağı ve biteceğinden korkar oluyor. Komünizm, 1950'lerde ABD'de böyle büyük bir belaya dönüşebiliyordu. 

Kaynak: Independent

Aaron Sorkin ve Senaryo Yazım Dehası

Aaron Sorkin, bana kalırsa diyalog yazımı ve dramatik gerilimi ayarlamada gerçek bir üstat. Bu filmde de bize bir haftalık bir süreç içerisinde hem Hollywood'un komünizm ile yaşadığı imtihanı, hem bir evliliğin neredeyse tüm yüzlerini, hem de bir ortaklığın arka yüzünü göstermeyi başarıyor. Bütün bunları da izleyiciyi sıkmadan vermeyi başarıyor. 

Hatırlatma: The Social Network filmi ile en iyi adaptasyon dalında Oscar almıştı. 

Sorkin anlatımında flashback yani geriye dönüş tekniğine de çokça yer veriyor. Bu şekilde Lucy ve Desi'nin nasıl tanıştığını ve bugünkü noktaya geldiğini de bize paralel bir kurgudan veriyor. Bir yandan hafta içerisinde olan olaylara tepki verirken, diğer yandan neden Lucy'nin verdiği tepkilerin bu denli büyük olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Bir diğer ustaca eklenti ise yan rollerini etkili bir şekilde kullanıyor. Sadece bir sahnede belirip, önemli bir şey söyleyip kaybolan karakterlerdense, Sorkin davranışlarıyla da hikayeye katkıda bulunacak karakterler seçiyor. 

Komünizm, Evlilik, Çıkarlar...

Filmin izleyiciye sunduğu en temel çelişkilerden biri, bana kalırsa dizinin finansörünün Phillip Morris olmasıydı. Mega bir sigara şirketinin bir diziyi komple finanse etmesi bugün akıl alır bir şey değil. Ancak belli ki 1950'lerde bu çok daha olağan bir durumdu. Filmin ilk sahnelerinde Lucy, yönetim kurulu ve yapımcıları toplamış, komünizm haberiyle ilgili bilgi almaya çalışıyor. Bu sahnede de Chesterfield sigara içiyor. Phillip Morris'teki kodamanlardan biri tam o anda isyan ediyor ve şu kelimeleri sarf ediyor: "Bari Phillip Morris'in sunduğu 9 markadan bir tanesini içsin!".

Diğer temel çelişki ise film ilerledikçe bize sunulan bir düşünce olarak Desi'nin Lucy'nin gördüğü ilgi altında ezilmesi meselesi var. Aslında I Love Lucy'yi beraber yaratmalarına ve beraber yönetmelerine rağmen, Desi daha arka planda kalıyor ve Lucy'nin sert mizacı altında eziliyor. Buna çare olarak da Lucy'yi aldatma yoluna girmiş ama asla itiraf etmiyor. Filmin bu noktasına geldiğimizde aslında Desi'nin de oyuncu olmak istediğini ama yaşı büyük olduğu için kimsenin ona rol vermediğini öğreniyoruz. Yaşının geçmiş olmasının sebebi de Küba'dayken savaşa gitmiş olması. Aynı şey Lucy için de geçerli. Kariyeri boyunca bir noktada büyük bir film yakalıyor ve beğenilen bir performans sergiliyor. Ancak onun da yaşı geldiği için sonrasında stüdyo Lucy'nin kontratını feshediyor. "Yapamazsın!" diyenlerden sıkılmış olan Lucy ve Desi ise kendi dizilerini çıkarmaya yöneliyorlar. Yani aslında Lucy ve Desi hayallerini var ederken evliliklerini kullanıyorlar. Ancak bu planda şöyle bir eksiklik oluyor ki evlilikleri sadece stüdyoda var olan ve stüdyo dışında hissedilmeyen bir yapay mükemmelliğe kendini bırakıyor.

Dizinin ana ironisi de buradan geliyor. Amerika'nın en mükemmel çifti, Lucy ve Desi'ye göre hiç mükemmel değil. Lucy çoğunlukla evde yalnız, Desi teknede kaldığını söylüyor. Set dışında birbirini görmeyen bir çiftimiz var. Ancak bu sadece mahrem medyumda bilinen bir gerçekti. Komünist haberi çıktıktan sonra ise bu namükemmellik umuma açık bir bilgiye dönüşüverdi. Lucy'nin sıklıkla kullandığı bir diğer kalıp ise "Evliliğimi kurtarmama yardım etmen gerek." ve bunun ağırlığını ancak filmin sonunda fark ediyor. Lucy aslında hep "evliliğini kurtarmak" için adımlar atmış. Önce bu sitcomu yapmak, şimdi ise kocası kendini ezilmiş hissetmesin diye ona yürütücü yapımcı kredisi kazandırmaya çalışmak. 

Ancak varacağımız nokta şuydu ki, Sorkin bütün bunları öyle bir yedirmiş ki izleyiciye sadece her saniyesinde gelen sürprizlere hazırlıklı olmak ve karakterler ile derin bir bağ kurmak düşüyor. Aaron Sorkin'in yazımını anlatması zordur zira ben de yaza yaza bitiremedim. Ancak Being the Ricardos'u şiddetle tavsiye ederim! Amazon Prime Video üzerinden izleyebilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Show BusinessShow Business

BÜLTEN SAYISI

Kırık Kalpler Durağı: Sinema

Oyun dünyasının sinemaya intikali, bir garip aşk hikayesi "Being the Ricardos", haftanın haberleri, öneriler ve daha fazlası.

16 Mar 2022

Warner Bros.

YAZARLAR

Show Business

Yeni dijital eğlence sektörüne dair gelişmeler, analizler ve öneriler her çarşamba saat 13:00'da gelen kutunuzda.

İLGİLİ OKUMALAR