
Artık nereden nereye gittiğimi karıştıracak kadar uzun süredir araba kullanıyorum. Gece İzmir’den çıkıp Çandarlı’ya Aykut’un daveti üzerine çay içmeye uğruyorum. Acaba yolda nerede yatsam ne yapsam diye düşünürken hoşuma giden bir sahile çadır kurup uyuyorum. Ege’de sonbaharın sıcaklığına güvenerek çadırın yağmurluğunu bile geçirmiyorum. Bu tercihin bedeli sabah 5 gibi sağanak yağmurla uyanmak oluyor. Ne kadar hızlı toplanabilirse çadırı toplayıp arabaya atıyorum. Gözümden uyku akıyor. Bir benzincide koltuğumu yatırıp uykuya olan borcumu ödüyorum.
Birkaç saat sonra güneş en güzel alarm saati olarak yüzümü okşayarak beni uyandırıp yola koyulma vaktinin geldiğini söylüyor. Gaza basıp yola çıkıyorum. Ayvalık, Burhaniye, Altınoluk isimlerinin yazılı olduğu mavi tabelalar arkamda kalıyor. Çanakkale il sınırı tabelasını gördükten sonra Küçükkuyu geliyor. Onu da geçip saatlerdir varmayı beklediğim sapaktan içeri dalıyorum. Eylülün sonları en güzel mevsimi olmasına rağmen tatilci kalabalığı çoktan elini ayağını çekmiş Kuzey Ege’den. Isınmayan denize, akşamları üşüten serinlik eklenince tatlı su tatilcileri yerini Kuzey Ege severler derneğine bırakmış. Assos yolunda tesislerin bir kısmı kapalı, bir kısmı ise az insana rağmen açık. Yol sakin. Çevremi saran zeytinlikler içinden denize paralel ilerliyorum. Gece beni uyandıran fırtınanın bulutları açıkta görülüyor.

Burada tesisler daha basit. Güneyden kuzeye çıktıkça mekânların görkemi yerini mütevazılığa ve sadeliğe bırakıyor. Yalnız araba kullanmak adeta bir terapi. İnsan düşünüyor. Vücut koordine hâlde aracı yönetirken beyin belleği tarayıp yoldaki gözlemlerle öğrenilenleri harmanlıyor. Özellikle uzun yolda insan düşünüyor, düşündükçe üretiyor ve kendini daha iyi hissediyor. Kısa süre sonra karşımda Assos’un antik tepesi karşımda beliriyor. Birkaç çarpık yapılaşma örneğini saymazsak uzaktan surlar içindeki bir orta çağ kenti havası var. Veya ben öyle görmek istediğim ve yola daha fazla anlam katmak için öyle düşünmek istiyorum. Seyahatin özgürlüklerinden biri de bu görecelilik hâli. Herkes gördüğü her şeye her anlamı yükleyip onu sevebilir veya kötüleyebilir. Havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez Aristo'nun zamanında bir felsefe okulu kurduğu Assos’tan geçmek bile kafamı çalıştırıyor. Zeytin ağaçlarının arasından geçerken fark ediyorum ki bu bereketli deniz ve verimli toprak tarih boyunca insana ihtiyacından fazlasını verdiği için hep düşünmek için boş vakit sağlamış toplumlara.

Hedefim Assos değil, o nedenle yola devam ediyorum. Aristo'nun okulunu, Athena tapınağını veya antik tiyatroyu başka zaman ziyaret ederim. Daha önemli bir randevum var. Rüzgârla ve güneşle buluşmam gerekiyor. Köylerden geçiyorum. Aristo’ya yarenlik eden Assosluların torunlarından birinin keçileri yolu kapatmış. Sürüyü izliyorum. Çobanla selamlaşıp yola devam ediyorum. Asfalt bitiyor, toprak yol başlıyor. Bir süre sonra deniz görünüyor. Bulutlar dağılırken güneşin etkisiyle Ege o kendine özel rengine bürünüyor. Antik Yunan’da “mavi” kelimesinin olmadığını; göğe bronz, denize ise şarap rengi dendiğini anımsıyorum. "O koyu mavilik şarap gibi insanda içinde kaybolma hissini tetiklediğindendir belki" diye geçiyor zihnimden. Denizi görmenin insan üstünde rahatlatıcı etkisi var. Yolun, özellikle zor bir yolun getirdiği gerginliği sadece görünerek bile azaltabiliyor. Kalenin önünde durduğumda yıllardır merak ettiğim bir yere varmanın huzuru kaplıyor içimi. Hemen Babakale’ye adını veren yapının içine giriyorum. Girişte bilet kesen genç kadın elime bir sertifika tutuşturuyor. Bir tebrik barındırıyor bu kalın kağıt; Asya kıtasının ve Anadolu’nun en batı noktasında olduğumu söylüyor. Asya kıtasının sınırlarını tartışabiliriz belki ama “Doğu Ülkesi” anlamına gelen Anadolu’nun bittiği yerde olduğum doğru. Kalenin burçlarından denize bakıyorum. Babakale’nin meşhur rüzgârı yüzümü okşuyor. Piri Reis boşa buraya rüzgârın doğduğu yer dememiş. Bulutların dağılmasıyla iyice ortaya çıkan güneş yavaştan mesaisini bitirmeye hazırlanıyor. Gök turunculaşmış. Zamanında korsan yatağı olan bu sularda emniyeti sağlamak için inşa edilen kale, sanki gündüz ile gece arasındaki kapı görevini görüyor. İnsanın kendini sürekli geliştirmesi gereken, dünyanın en eski mesleklerinden birini icra etmek için bir taş bulup oturuyorum: Günbatımı avcılığı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Aristo, Piri Reis, uzun bir yolun sonunda günbatımı avcılığı.
26 Oca 2022

YAZARLAR

Kerimcan Akduman
Turizm profesyoneli, yazar, fotoğrafçı. İstanbul'da doğdu, yetişti. Reklamcılık yapmaktan sıkılıp 1,5 sene dünyayı dolaştı. Eve dönüp öğrendikleriyle turizm sektörüne girdi. Dünyanın uzak bölgelerinde deneyim odaklı turlar düzenliyor.

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR



